16 Ağustos 2006

Masal

Masal 
Çocuktum her şeyi anladığımı sanıyordum
Sonra büyüdüm, bombaların ve bankaların
Dağlardan ve ırmaklardan daha fazla olduğunu gördüm
Bahçıvanlar generallerden
Menekşeler mermilerden daha azdı
Yenilmişti dünya
Yenilmişti dünya
Duanın özgürleştiren rüzgarı
Çekilmişti yüzlerden
İnsanlar dua değil
Yönetmelik okuyordu
Nükleer artıklar ve çok uluslu yalanlarla kirlenmişti yüzümüz
[Mevlana idris Zengin]

28 Temmuz 2006

Fetvalarla savaş

Önce Batı Şeria'da toplanan hahamlar fetva yayınladı. İlaf haber ajansının verdiği bilgiye göre bu fetva, Yahudi hahamların icmaını ifade eden bir fetva idi. Fetvayı dünya medyasına taşıyan muhtevasıydı. Sözkonusu fetvaya göre, Tevrat, savaş sırasında kadın ve çocukların öldürülebileceğini söylüyordu. Dolayısıyla İsrail ordusunun Filistin ve Lübnan'daki sivillere yönelik saldırılarında dini açıdan hiçbir mahzur yoktu. Hatta bu saldırılar artarak sürmeliydi. İşte mezkur fetvadan bir bölüm:
"Tevrat, savaş sırasında kadınların ve çocukların öldürülmelerini caiz görmektedir. Gazze'de ve Lübnan'da kadınlara ve çocuklara acıyanlar, İsrail'deki kadınlara ve çocuklara vahşi bir gözle bakıyorlar demektir."
İnsanlığın tüm zamanlar ve mekanlardaki değişmez değerlerini temsil eden İslam'ın yoldan çıkarılmış bir versiyonu olan Yahudi ilahiyatını bilenler, hahamların bu icmaının dayandığı yamuk tasavvuru iyi bilirler.
Bu yamuk tasavvur, doğuştan ve asla aşılamaz bir "biz ve diğerleri" ayrımına dayanmaktadır.
"Diğerleri", yani "öteki". İbranca'da "goyim" bu anlama geliyor. "Yahudi olmayanı" ifade ettiği gibi, "kafir", dolayısıyla kafirin müstehak olduğu her şeye müstehak, Yahudi'nin ehak olduğu her haktan mahrum olmaya müstehak, bir adım ileride "Yahudi'ye kul köle olmaya mahkum" vurgusu kazanıyor.
Yahudilikte Hıristiyanlıkta olduğu gibi misyonerlik, İslam'da olduğu gibi davet yok. Çünkü, bir tarihten sonra baskın yorum haline gelen görüşe göre, İbrani kanı taşımayan Yahudi de olamaz. Bu yüzden Yahudilik "etnik merkezli bir akide"dir.
Keskin bir ayrımla yetinmeyip "ötekini" ontolojik olarak aşağı ve doğuştan kaybetmiş zavallılar olarak görünce, yukarıdaki türden fetvalar vermek işten değil. Madem ki, tahrif edilmiş Kutsal Kitap'ta "sana kulluk etmeyen millet ve ülke yok olacak" (İşaya, 60/12) denilmişti, gereği yapılmalıydı.
Allah'ın İsrailoğulları'nı Tevrat vahyinin indiği çağda dünya milletleri arasından vahyi hayata taşıma görevi yükleyerek seçmesi, Kur'an'da da vurgulanır. Tevrat'ın da tasdik ettiği gibi, bu bir "sınav" ve "sorumluluk" seçimidir (Amos, 3/1-2). Fakat Yahudileşen İsrailoğulları bu sınav ve sorumluluk seçimini doğuştan bir ayrıcalığa dönüştürdü. Sonuçta, "seni sevmeyen", dahası "sana baş eğmeyen" çocuk, kadın ve ihtiyar da olsa ölsün noktasına ulaşıldı.
Oysa ki, kendilerine gönderilen peygamberlerden Hz. Yeremya, onların bu sapmalarını daha o günden reddediyor ve yüzlerine beraber şu gerçeği haykırıyordu:
"İşte siz faydasız sözlere bel bağlıyorsunuz. Çalmak, adam öldürmek ve zina etmek ve yalan yere yemin etmek ve Baal'e buhur yakmak ve bilmediğiniz başka ilahların ardınca yürümek, bütün bu pis işleri yapmak için de gelip adımla çağrılan bu beytte önümde duruyor ve "kurtulduk" diyorsunuz, öyle mi? Adımla çağrılan bu beyt sizin gözünüzde haydut ini mi oldu?" (Yeremya, 7/8-11).
Yeremya peygamberin reddettiği, İsrailoğulları'nın "kutsal ırkçılık" anlamı yükledikleri "seçilmiş topluluk" düşüncesiydi: "yüreğinden der: Ben sarsılmam ve hiçbir devirde felakete düşmem." (Mezmurlar, 10/6) Der demesine de, böyle büyük laflarla ortalığı kan ve ateşe verdiği her seferinde, felaketin hem öznesi hem nesnesi olur.
Yahudi hahamların icma ile verdiği bu fetvaya karşı, İsrail ordusunun laik generalleri bir muhtıra vermediler. Bildiğimiz kadarıyla İsrail'in laik kesimlerinden de ciddi bir itiraz yükselmedi. Kimi Yahudi askerler, başlarında kippalarıyla, artık Filistinli ve Lübnanlı çocukları ve kadınları daha rahat öldürüyorlardır herhalde. Yahudi pilotlar Filistinli ve Lübnanlı ailelerin başlarına bomba yağdırırken, şimdi daha bir ibadet aşkı ve şevkiyle yapıyorlardır katliamlarını.
Bu Yahudi saflarında verilen fetva.
Bu savaşta bir de Müslümanlar safında verilen fetvalar var. Filistinli ve Lübnanlı çocukları ve kadınları fetva ile öldüren bu sınır tanımaz Siyonist güruha karşı "birlik olun" fetvası değil bu fetva. Suudi Arabistanlı Abdullah b. Cebr'in verdiği fetvada olduğu gibi, Sünni Müslümanlara "Aman ha aman, Hizbullah'ı İsrail'e karşı yalnız bırakın! Ona sempati beslemeyin! Destek olmayın! Onu kınayın!" fetvası.
Vahhabi Cebr, bu fetvayı Sünnilik adına veriyor. Bilmiyor ki, bizdeki mezhepçi holiganlar da bu akla ziyan fetvayı yayımlayan Vahhabi'yi ve onun mezhebdaşlarını Sünni saymak şöyle dursun, sapık olarak görüyor. Şu durumda, Güney Lübnan'ın Şii Müslümanlarını bombalayan İsrail ve onu tüm gücüyle destekleyen ABD, "hayırlı" bir iş yapmış oluyorlar. Bu hamakat şahikası fetva sahibine, "İsrail ve ABD'ye, "Bomba atıp kadın çocuk demeden Müslüman öldüren ellerin dert görmesin!" diye dua da edelim mi?" diye sorsak, ne cevap verirdi dersiniz?
Zalim yöneticilere elbise diken bir terzi, büyük İslam alimi İbn Mübarek'e "Onlara elbise dikmekle ben zalimlere yardımcı oluyor muyum?" der. "Hayır!" der İbn Mübarek, "Sana iğne iplik satanlar zalime yardımcı oluyor. Sen ise, doğrudan zalim olmuş oluyorsun!"
Dünün alimiyle bugünün zalim fetvacısını kıyaslarken, şu soruyu kendinize sormayı ihmal etmeyin: Sizce hahamların fetvası mı, Abdullah b. Cebr ve onun gibi düşünenlerin fetvası mı daha büyük felaket?
(Sami HOCAOĞLU, 28 Temmuz 2006)

05 Temmuz 2006

İsrail terörü ve Erich Fried’in şiiri

Batı Kudüs’ü, kurulduğu günden beri elinde tutan Siyonist terör devleti, 1967 yılında Doğu Kudüs’ü –yani Mescid-i Aksa’nın bulunduğu mıntıkayı-, Gazze’yi ve bütün Batı Şeria’yı –yani Nablus, Ramallah, El-Halil, Tulkarim, Beytullahim gibi şehirlerin bulunduğu geniş bölgeyi- de işgal etti. Birleşmiş Milletler bu işgali yasa dışı ilan etti ve İsrail’i Doğu Kudüs ve Batı Şeria’dan derhal çekilmeye çağırdı. Bu yönde bir sürü karar çıkardı Birleşmiş Milletler. Fakat bu kararları uygulatmak için İsrail’e yaptırım uygulamak kimsenin aklına gelmedi. Ambargonun “a”sı, boykotun “b”si bile telaffuz edilmedi. İsrail de işgalini gönül rahatlığıyla derinleştirdi. Uluslararası yasalara göre işgalci bir devlet, işgal ettiği yerlere nüfus transfer edemez. İsrail bunu da yaptı. Dünyanın dört bir yanından getirdiği Yahudileri, Müslümanlardan gasp ettiği topraklara yerleştirdi ve bunları silahlandırdı (yani bize “sivil yerleşimci” diye kakalanan adamlar aslında işgalcilerin milis kuvvetleridir). Dahası, 1980 yılında, Doğu Kudüs’ü topraklarına kattığını açıklayıp, birleşik Kudüs’ü “İsrail’in ebedi başkenti” ilan etti. Bu, Birleşmiş Milletler’e ve uluslararası hukuka eşsiz bir meydan okumaydı. Fakat yine kimse oralı olmadı. “Uluslararası hukuk”, “savaş hukuku”, “insan hakları” deyip duran Batılılar, İsrail vahşeti sözkonusu olunca dut yemiş bülbüle dönüyordu. İsrail, gayri meşru olduğunu kağıt üzerinde herkesin kabul ettiği işgalini muhkem kılmak için Gazze’yi, Batı Şeria’yı, Doğu Kudüs’ü kana bularken, binlerce Filistinli’yi hunharca katlederken de seslerini çıkarmadılar. İşkenceler, aç bırakmalar, ev yıkmalar zaten hiç umurlarında değildi. Filistin topraklarında yaşananlarla yakından ilgilenmeleri için, Filistin halkının şaha kalkması gerekiyordu. Filistin halkı şahlanıp işgal kuvvetlerine karşı destansı bir direniş sergilemeye başlayınca, Batılılar da ayağa kalktı; ama zalimlere karşı değil, haklarını arayan mazlumlara karşı! “Durun!” dediler mazlumlara, “Terör yapmayın!”. Türkçesi: Cellatlarınıza el kaldırmayın, kelleyi paşa paşa verin! Filistin topraklarındaki İslami direnişin organizatörleri seçimleri kazanıp Gazze ve Batı Şeria’daki özerk hükümeti ele geçirince, iyice kudurdular. İsrail’in işgal terörüne karşı kullanmaya yanaşmadıkları boykot ve ambargo silahını, bu terörle mücadele eden HAMAS’ın kurduğu hükümete yani Filistin halkına karşı kullanmaya başladılar. Öyle bir hava oluşturdular ki; mazlum ve mağdur tarafın Filistinliler değil İsraillilerin olduğu intibaı uyandı! Dünyanın dört bir yanından gelen Siyonist Yahudiler Filistinlilerin topraklarını işgal etmediler de, Filistinliler onların topraklarını işgal ettiler sanki! Filistinliler saldırıyor, İsrailliler direniyor sanki! Akıl almaz bir manipülasyon. İsrail zindanlarında işkenceden kırılan Filistinli savaş esirlerini yok sayıp, Filistinlilerin esir aldığı bir (1) İsrail askerine odaklanmak da akıl almaz bir şey. Hele o İsrail askerini kurtarmak için Gazze”yi bombardımana tutup yine bir sürü masum Filistinli’yi öldüren ve üstelik Filistinli bakanları ve milletvekillerini rehin alan İsrail’e tek kelime etmeden yine Filistinlilere ve sadece Filistinlilere yüklenmek!

Fransa’da, İtalya’da veya Yunanistan’da direnişçiler bir eylem yaptığında işgalci Naziler bunun acısını sivil halktan çıkarır, sivil halkı direnişçilere karşı koz olarak kullanırlardı. Psikiyatride “identification with the agressor” (saldırganla özdeşleşmek) diye bir şey var. Siyonistlerin ‘halet-i ruhiyesini’ böyle bununla açıklayabiliriz. Onun için Yahudi kökenli Alman şairi Erich Fried, “İsrail, dinle!” adlı şiirinde şöyle der:

Yok edilmek istenen bir halk olduğunuzda

Sizden biriydim ben

Şimdi siz başka bir halkı yok ederken

Nasıl sizden olabilirim?
01.07.2006 Hakan Albayrak Milli Gazete

25 Haziran 2006

BEN TÜRK DEDİYSEM EĞER

Türkler dediğimde göndermelerim
Süprüntüleri şırfıntıları hamamoğlanlarını
Kapsadı kapsayacak
Sanıyorsan yanılırsın
Türklük şiir
Türkün eni Türkün boyu
Müslümanlığı kadar

Baksan bulacak mısın
Koskoca İstanbul’da
Nef’î diye bir semt
Ama Bayram Paşa var.

(İsmet ÖZEL)

20 Haziran 2006

SEN VE BEN

Ben
sen de benim kadar
çıkmaza girmeyesin diye girdim
çıkmaza.
Şimdi senin felaketini istemedikçe
kendimi felâketten kurtaramayacağımı
görüyorum.
Anladım ki benim felâketimi tatmamış olan benim
hangi felâkete uğradığımı bilemez. Benim
kurtuluşum ancak benim gibi, benim kadar
kurtuluşu özleyenin bana el vermesiyle mümkün.



Senin felâkete uğramanı istemem. Çünkü seni
öldürürsem (seni kendi duygu ve düşüncelerim
içinde eritip, kendime benzetirsem) bana yardım
edemezsin. Sen ölmezsen (benim alter ego’m
olmazsan), benim ölümümün sona ermesi
gerektiğini anlayamaz, bana yardım için bir şey
yapamazsın.
Seni öldürürsem kendi kurtuluş yolumdaki ışığı
söndürmüş olurum.

Seni öldürmezsem kendi kurtuluşuma
açılan yolu tamamen tıkamış olurum.

(İsmet Özel, Tahrir Vazifeleri)

04 Haziran 2006

Hem suçlu hem güçlü

Bazı resmi ağızlar ile TÜSİAD gibi sivil toplum örgütlerinin sözcülerinden sık sık şuna benzer sözler işitir olduk: "Dünya ve ülkemiz çok nazik bir dönem yaşıyor, ülkenin huzur ve istikrara, kalkınmaya, işsizlik, açlık, terör gibi problemlerin üstesinden gelmeye ihtiyacı var; bu durum içinde ikide birde başörtüsü, İmam Hatip Okulları, laiklik gibi konuları gündeme getirmek, tartışmak ülkeye zarar veriyor, hem başörtüsü ve İHL mesele olmaktan çıkmıştır..."


Önce bir Yahudi hikayesini hatırlayalım.


Yahudinin biri incik boncuk satarak para kazanırmış. Çocuklarımızdan biri arkadaşlarına "Bu adam bizi kandırıyor, bir boncuk, bir şeker karşılığında çok şeyimizi alıyor, bundan alış veriş yapmayalım" demiş. Yahudi, çocukların bu sözden etkilendiklerini görünce kimse görmeden çocuğa bir çimdik atmış, canı yanan çocuk ağlayacak iken kendisi yüksek sesle ağlamaya ve bağırmaya başlamış, büyükler gelip durumu anlamak isteyince de "Bu çocuk bana çimdik attı ve hakaret etti" diye şikayetçi olmuş, büyükleri çocuğa bir tokat atıp oradan uzaklaştırmışlar.


Kıssadan hisse: Kim çimdik atıyor, kim ağlıyor; kim o problemleri çıkarıyor ve kim durmadan gündemde kalmasını ve asla çözülmemesini istiyor ve çözüm isteyen mağdurları susturmak için "Bunlar hala konuşuyor?" diyerek şikayetçi oluyor? Bu soruların cevapları üzerinde düşünmemiz gerekiyor.


Halk İmam Hatip gibi bir okul istedi, zamanın hükumetleri de bu okulları açtılar. Halk bu okullarda okuyan çocukların hem dinlerini öğrenip uygulamalarını hem de isteyenlerin din görevlisi, isteyenlerin de başka tahsiller yaparak başka bilgi, iş, bürokrasi ve meslek dallarına intisap etmelerini istediler. Dine veya dindarlaşmaya kaşı olanlar ise bu okullardan mezun olanların yalnızca din görevlisi olmalarını istediler. Bu isteklerden biri meşru (demokratik, hak) oluyor da diğeri niçin olmuyor? Biri hakkında konuşmak, tartışmak caiz oluyor da diğeri hakkında niçin caiz olmuyor?


İmam Hatiplerden mezun olan veya başka okullardan mezun olup da dindar olan kızlarımız başlarını örterek okumak istediler, bir süre de okudular, hiçbir problem çıkmadı; başını örtenler ile örtmeyenler kamplara bölünüp kavga etmediler, aralarında dost ve arkadaş oldular, başını örtenler çetesi hiçbir zaman oluşmadı... Ama ülkede huzur, hak ve hürriyet olmasından rahatsız olanlar başörtüsünü yasaklayarak fitili ateşlediler; yani çimdiği attılar, çimdik yiyen çocuklarımız (başörtüsü mağdurları) ağlayacak olunca da kendileri daha yüksek sesle ağlamaya, bağırıp çağırmaya, "Bunlar durup dururken mesele çıkarıyorlar, huzur ve istikrarı bozuyorlar" demeye başladılar. İHL için de durum aynıdır.


TÜSİAD sözcülerini dinlerken, bunca okumuş yazmış insanların nasıl bu hale geldiklerini düşünmeden edemiyor insan. "Ülkenin kalkınmasından başka hiçbir şey konuşulmamalı, tartışılmamalı, problem edinilmemeli" imiş. Tabii kalkınmadan maksatları da ekonomik; yani maddî. Peki insan yalnızca maddeden mi ibaret; insanın yeme, içme, giyinme ve çiftleşmeden başka bir ihtiyacı yok mu? Ahlak, san'at, din yalnızca insanlara ait değil mi ve insanların bu alanlarla ilgili ihtiyaçları, talepleri, problemleri olmaz mı? Eğer insanlar farklı din, ahlak, san'at anlayışları içinde bir arada yaşayacaklar ve buna rağmen huzur ve istikrar olacaksa bunun da bazı kuralları olması gerekmez mi? Bu kuralları yalnızca bir taraf (kesim, görüş, yaşayış ve inanış sahipleri) belirler, diğerlerini susturmak ve bastırmak isterlerse bunun sonu neye varır?


Diyelim ki ortada bir hasta var, ağrı çekiyor ve inliyor, biri de sağlıklı, dinlenmek için uyumak istiyor ve inleyenin sesinden rahatsı oluyor. Şimdi çözüm nedir? Tabii birçok çözüm yolu söylenebilir ama insafı ve vicdanı olanların "Ey hasta inleme, sesini çıkarma, ben uyuyacağım, sus" demeleri mümkün müdür? En makul çözüm hem hastanın acısını dindirmek hem de sağlıklının uyumasını sağlamak değil midir? İmam Hatip mezunları, İlahiyat öğrencileri, başörtüsü mağdurları memlekette huzursuzluk çıksın diye mi inleyip ağlıyorlar, yoksa acı çektikleri, mağdur oldukları için mi? Sebebi apaçık ortada iken "Biz sizi yaraladık ama inleyip ağlamaya hakkınız yok, huzurumuzu bozmayın" demek hangi kitaba sığar?


Bu minval üzere devam edeceğim.
(Hayrettin KARAMAN, Yeni Şafak, 04.06.06)

02 Haziran 2006

Üç Borcu Allah Öder

Abdullah b. Amr (r.a.) anlatıyor: "Resûlüllah (a.s.) buyurdular ki:
"Şüphesiz, borç sahibi (ödemeden) ölünce, borcu Kıyamet günü ondan alınır. Fakat şu üç sebeple borçlanan kimse bu hükmün dışındadır:
1. Adamın gücü Allah yolunda (savaşta) zayıflar, o da Allah düşmanına ve kendi düşmanına karşı kuvvetlenmek için borçlanır,
2. Bir adamın yanında bir Müslüman ölür, onu kefenleyip gömecek parası olmaz, bu maksatla borçlanır,
3. Bir adam, bekârlık sebebiyle nefsinden Allah'a karşı korku hisseder. Dinine zarar gelir endişesiyle (borçlanarak) evlenir. Allah Teâlâ hazretleri, Kıyamet günü, bunların borçlarını kendisi öder."
(Bizim Anadolu Takvimleri, 30 Mayıs yaprağı arkasından...)

30 Mayıs 2006

Türk medyası YOK!

İnsan hakları Türk medyasını neden ilgilendirmez?
İstanbul'da Akgün Hotel'de üç gün süreyle sessiz sedasız "İnsan Haklarında Yeni Arayışlar" başlıklı çok önemli sempozyum düzenlendi. Sessiz sedasız diyorum; çünkü sempozyuma Türk medyası hemen hemen hiç ilgi göstermedi.

Binlerce faili meçhûl cinayetin yaşandığı, Müslüman bir toplumda, İslâmî duyarlıkları gelişkin, dünyayı da İslâm'ı da iyi bilen, özgüveni sahibi insanların ülkeyi yönetmesini engellemek amacıyla başlatılan "irtica cadı kazanı"nın ülke insanının kahir ekseriyetinin fişlenmesine, itilip-kakılmasına, aşağılanmasına yol açan bir insan kıyımı ürettiği, spesifik olarak da "başörtüsü"nün (başörtüsüyle ülkenin yönetimine aday olmaya kalkışan ülke insanının) bütün kamu kurum ve kuruluşlarından "irtica yaygaralarıyla" ilkel yöntemlerle uzaklaştırıldığı bir zaman diliminde, İstanbul'da düzenlenen böylesine önemli bir sempozyuma Türk medyasının hemen hiç ilgi göstermemesi oldukça düşündürücü.

Türk medyası, "tavşan kaç, tazı tut" oyunlarıyla, bu ülkenin gerçek sahiplerine, bu ülke için canını, malını, ruhunu vermekte bir ân bile tereddüt etmeyen ve etmeyecek kendi halkına bu ülkeyi nasıl dar edeceğine ilişkin türlü tuhaf andıç haberleriyle meşguldü ne de olsa, öyle değil mi?

Oysa, Mazlum Der ve EDAM işbirliğiyle düzenlenen ve yalnızca Türkiye'de değil, dünyada da insan hakları söylemini tartışan, yeni kavramsal ve kurumsal öneriler sunan ilk kapsamlı sempozyumlardan biri oldu bu sempozyum. Avrupa'dan, Amerika'dan ve Türkiye'den çok sayıda yazar, aktivist, akademisyen, dünyanın insan hakları sorunlarını masaya yatırdılar ve bütün yönleriyle tartıştılar.

Ama Türk medyası yoktu orada. Elbette olmayacaktı. Nasıl olsundu ki? Laik misyonerlik işleriyle uğraşarak, Batılıların gönüllü acentalığını yaparak, siyaseti, kültürü, üniversiteyi, eğitimi, bütün kamu kurum ve kuruluşlarını bu milletin has çocuklarına nasıl dar ederiz'in hesaplarıyla meşguldüler.

Laik aydınların ölüleri üzerinden bile rant temin eden ruhu ve vicdanı kararmış; gladyatörlere dönüşen medyatörlerin insan haklarıyla ne gibi bir ilgisi ve alakası olabilirdi ki! Onlar, ceplerine ve tabii ki, keyiflerine keyif katacak çıkarlarına bakıyorlar ve andıç hikâyeleri icat etmekle uğraşıyorlardı sadece.

Türk medyası, tam bir sömürge medyası gibi çalışıyor: Batılıların, bu ülkeyi savaşmadan kolaylıkla içerden teslim almalarını sağlayacak zemini oluşturmakla, bu milleti birbirine düşürecek işlere imza atmakla meşgul. İslâm'ı şeytanlatırmakla, İslâm'ı hayatımızın her alanından silip süpürmekle meşgul. "Topyekûn savaş" manşetleri ve senaryoları geliştirmekle meşgul. Bütün kutsallarımızı, bizi ayakta tutan bütün dinamiklerimizi bombardıman etmekle meşgul. Medya plazalardan Türkiye'nin kaderini değiştirecek türlü tuhaf senaryolar geliştirmekle meşgul. Bu ülkeyi laik-dinci ayırımıyla bölecek andıç hikayeleri üretmekle meşgul.

Türk medyası diye bir şey yoktur. Çünkü bu ülkenin en temel sorunlarından biridir insan hakları ihlalleri. Bu ülkenin kahir ekseriyetini oluşturan toplum kesimine bu ülke cehennem ediliyor. Bu ülkenin medyası, dünya çapında insan hakları sorunlarının tartışıldığı önemli bir sempozyuma kör ve sağır kalabiliyor.

Ama mesela, bir Hrant Dink'in, bir Orhan Pamuk'un, Türkiye'nin altını oyacak türlü tuhaf konferansların (mesela Ermeni konferanslarının) haberlerini birinci haber olarak, manşetlerden vererek zorla gündemimize sokmakta bir sakınca görmüyor. Hrant Dink'in, Orhan Pamuk'un davalarını medya, elbette ki görecek. Ortada habere konu olacak bir mesele var çünkü. Ama neden bu tür davaları Türkiye'nin meseleleri katına yükseltir ki bu medya. Yabancılar, Batılılara malzeme sunmak için mi? Yabancıların, Batılıların Türkiye'yi köşeye sıkıştırmalarını kolaylaştırmak için mi?

Evet, Türkiye'de Türk medyası tam bir sömürgeci medyası gibi hareket ediyor. En önemli görevini, yani sivil toplumun haklarının ve özgürlüklerinin alanlarını genişletmesi gerekirken, daraltmakla uğraşıyor. Güç ve çıkar çevrelerinin güçlerini ve çıkarlarını meşrulaştırmakla ve pekiştirmekle iştigal ediyor.

Türkiye'de Türk toplumunun ve dünyanın en hayatî sorunlarını tartışan dünya çapında bir sempozyum düzenleniyor ama Türk medyası, ortalıkta yok.

Bu kadar çaplı ve düzeyli bir konferansın gerçekleştirilmesinde kilit rol oynadıkları için Mazlum Der yöneticilerini, özellikle de öncü çalışmalarıyla pek çok işe imza atan Cevat Özkaya ile EDAM'ın genç ve parlak beyinlerinden Lütfi Sunar'ı kutluyorum.
[Yusuıf Kaplan, 30.05.06, Yeni Şafak]

13 Mayıs 2006

‘Vatanı boşver, laiklik sağ olsun!’

Bayım, küresel kapitalizm / emperyalizm ülkemizi tehdit ediyor mu?
- Ediyor.
- Cumhuriyetin kuruluş yıllarından kalma korkuların bir türlü aşılamaması ülkemizde bir bölünme potansiyeli oluşturuyor mu?
- Oluşturuyor.
- Başörtüsü yasağı gibi sorunlar devletle millet arasına psikolojik bir duvar örerek ülkenin birliğine-dirliğine zarar veriyor mu?
- Veriyor.
- Cinayet, ırza tecavüz, gasp, soygun, kapkaç furyaları ufkumuzu karatıyor mu?
- Karartıyor.
- İlkokulları bile etkisi altına alan uyuşturucu ve fuhuş salgını istikbalimizi tehdit ediyor mu?
- Ediyor.
- Bu gidişle Türkiye’nin kendi kendini tüketeceği aşikar değil mi?
- Aşikar.
- Ee? Ne diyorsunuz peki?
- Laiklik diyorum.
- Başka?
- Yine laiklik.
- Sonra?
- Yine laiklik.
- Vatan gidiyor, millet gidiyor, geriye laiklik lafından başka bir şey kalmıyor desem?
- Yine laiklik.
- Bayım, dikkat buyurun, faşizan laiklik saplantınız yüzünden memleketin can çekiştiğini söylüyorum.
- Olsun. Yine laiklik.
- Siz vatan haini misiniz?
- Olabilir. Laiklik sağ olsun.
(Hakan Albayrak, 13.05.06, Milli Gazete)

07 Mayıs 2006

Amerikalılar yenilgiye doymadılarsa İran onları doyuracaktır

ABD’nin İran’ı istila etmeye kalkışması mümkün görünmüyor.
Bana sorarsanız, İran’ın stratejik tesislerinin bombalanması da çok uzak bir ihtimal.
Bombalanırsa ne olur?
Her şeyden önce, Irak’taki Amerikan birlikleri duman olur.
Amerikalılar Irak’ta hâla nefes alabiliyorlarsa, Şiilerin buna izin vermeleri sayesinde alabiliyorlar.
İran’a ilk bomba düştüğü anda Mehdi tugayları başta olmak üzere Irak’taki bütün Şii milis grupları ve İran’dan gelecek yeni birlikler, Amerikan işgal kuvvetlerine aşk ve şevk ile saldıracaktır.
Afganistan da Amerikalılar için cehenneme dönecektir o zaman.
Unutmayalım ki Amerikalıların Afganistan’da tutunabilmelerinde de İran’ın ‘pasif desteğinin’ büyük payı var.
*
10 yıl kadar önce, dönemin ABD Başkanı Bill Clinton, körfez adalarındaki füzelerini geri çekmemesi halinde İran’ı cezalandıracaklarını ilan etmişti.
O günlerde İstanbul’da dönemin İran Büyükelçisi ile görüştük.
Aramızda şöyle bir konuşma geçti:
- Saldırıyı nasıl göğüslemeyi düşünüyorsunuz?
- Merak etmeyin, Amerika bize saldırmayacak.
- Füzeleri geri mi çekeceksiniz yani?
- Hayır.
- Fakat Amerikalılar çok bağlayıcı açıklamalar yaptılar. Bu onlar için bir şeref meselesi haline geldi. Dünya kamuoyu nezdinde küçük düşmeyi göze alamazlar. Sizin boyun eğmeyebileceğinizi de hesaba katmış ve açıklamalarını ona göre yapmış olmalılar.
- Amerikalıların aptallık edebileceği hiç aklınıza gelmedi mi?
- Efendim?
- Aptallık ettiler. Yanlış hesap yaptılar. Sonunda geri adımı onlar atacak.
*
George Bush ve ekibinde rasyonellik hak getire.
Protestan/Siyonist militanlıkları onları İran’da da çılgınlığa sevk edebilir.
Bazı manipülasyon ajanslarından “Amerikan ordusu Irak’ta çiçeklerle karşılanacak” gibi yanlış istihbaratları İran konusunda da alıyor olabilir ve bu yanlış istihbaratlara dayanarak yeni bir maceraya sürüklenebilirler.
Ne olursa olsun, dünya Müslümanlarının ‘korkulu bir bekleyiş’e girmelerini gerektirecek bir durum yok ortada.
Dibe vuracağımız kadar vurmuşuz zaten; bundan sonrası yükseliştir inşaallah.
Irak işgali öncesinde “Amerikalıların geleceği varsa göreceği de var” demiştik.
Geldiler, gördüler ve çatır çatır yeniliyorlar.
Yenilgiye doymazlarsa, İran onları doyuracaktır inşaallah.
[Hakan Albayrak, 01.05.06, Milli Gazete]