10 Temmuz 2005

Hülya’mı aradım ama heyhât!..

Merhaba sevgili günlüğüm!
Nasılsın? Umarım iyisindir! Beni sorma, nasıl anlatabilirim ki? En güzeli “Elhamdülillah” demek gibi geliyor bana.
Cumartesi günü İstanbul’a gittim günlüğüm. İstanbul ki, aşkların ve hüzünlerin şehri… İstanbul ki ne İstanbul!
Çok sıcak bir gündü. Kapıkule’den Süleymaniye’ye çıktım. Süleymaniye’nin muhteşem sütunları altında, bağdaş kurdum, diz çöktüm; oturdum. İkindiye dek, o civardaki işlerimi gördüm ve ikindi ezanı okunurken Harem’e yüzdüm! Harem’de bir otobüs yazıhanesinde, erkek gibi duran bir bayandan bilet aldım! Peh bee ki, ne yalanlar söyledi kadın! En sonunda sözlü kavga ettim! Yine başardım bunu. Sonra saatlerce ettiğim kavgayı düşündüm. Dedim; “Ey Abdurrahman! Pekâlâ bir güzel sopa yiyebilirdin ve HİÇKİMSE sana sahip çıkmayabilirdi.” Sonra dedim; “Olsun, haklıyken dayak yemek, bir şerefi yok mu bunun yani?” Bir Allah’ın kulu bile çıkıp “Haksızlık yapılıyor” demedi, benim gibi tepkisini koymadı ortaya sevgili günlüğüm biliyor musun? Bil artık! Üstüne üstlük bir sakallı amca çıkıp “Bu haksızlıkların 100 yıldır süregeldiğini, ses etmemem gerektiğini” anlattı bana! Daha ne olsun?
Yolculuk güzel, a benim güzel günlüğüm; yolculuk çirkin de aynı zamanda lâkin. Araçlar yenileniyor, 15 bin cc gücünde motorlarla, ultra süper klima ve ses sistemleriyle ve dahî enva-i çeşit teknolojilerle beslenen taşıt araçları çıkıyor yollara her geçen gün! Ama insanlar sanki hep aynı ve hatta daha da kötüye doğru yol almakta! İstanbul pis kokuyordu çok, çoook hüzünlüydü! Gezdiğim bütün şehirler öyleydi günlüğüm! Her yer, yerlere tükürülmüş yerlerden ibaretti! Bir tane bile bulamadım, hülyalarımdan/özlemlerimden, her geçen saniyede biraz daha ufkumdan kaybolan güzelliklerden!
Ruhum haykırmak istedi. Bağırmak/çağırmak istedi! Döndü, dolandı, yuvarlandı, koştu, süründü, uçtu ve döndü yine zındanına!
Hava sıcaklığı 30 santigrat dereceyi aşsa ne? Benim yüreğimdeki yangınlar ne olacak? Hangi ellerini öpesim gelen meteorolog bana müjdeli haberi, gönlümün cennet yazını, gül baharını haber verecek?
Gülüşlerime şaşıp kaldı bazıları, sevgili günlüğüm! Kınadılar beni içlerinden, bunu hissedebiliyorum! Ama onlar ne kınanası bir hâl üzereler, bir bilseler? Benim ruhum sadece gülüşlerimde bulabiliyor, illegal haykırışlar için istediği izni!..

“Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur!
Bir mumun ardında bekleyen rüzgâr
Işıksız ruhumu sallar da durur!”

“Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık
Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi
Sana da Mona Roza, taş bebeği bıraktık…”

“Ne güzel seni bulmak bütün yüzlerde
Sonra seni kaybetmek her gün her yerde!..
Ne güzel bineceğim vapuru kaçırmak
Yapayalnız kalmak iskelelerde!..”

“Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi
Sırrımı söylüyorum vefakâr balıklara
Onlar tutacak bu dünyada yerimi…”
“Zaman ne de çabuk geçiyor Mona, saat 12’dir.
Uyu da turnalar gelsin rüyâna
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar!”

Saat 02:00’ye doğru uyudum ve Pazar günü yine “yollar beni bekliyor anne”ydi… Sözün özüne gelmek gerekirse çok sevgili günlüğüm; eve kendimi zor attım; hemen Aykut Kuşkaya’dan KALDIRIMLAR’ı dinledim, “BİRLİKTEYİZ İŞTE”yi bir kez daha hüzünle dinledim, Eşraf Ziya’dan HÜZÜN TÜRKÜSÜ’nü sonra ve oradan BEYAZIT MEYDANI’na geçtim!

En sonunda Mustafa Cihat’tan NE GÜZEL’e verdim kulağımı. Ne güzeldi o da. Bana yetmek zorunda, yetinmek zorundayım KALDIRIMLAR’la, Selçuk Küpçük’ten Mona Roza’yla!
Nefis boş durur mu hiç? “Seni de vururlar bir gün, sen de ölürsün ey acı”dan bir başladı, “beni ağlatanlar umarım ağlatılırlar”a kadar yürüdü. Dur dedim, yeter artık!
Ben de gitgide öğreniyorum ki yetmez artık ama… İşte öyle..
Sevgili günlüğüm ve son olarak; bir uykuya daldım. İkindi vaktiydi. O vakitteki rüyalar daha çok hangi kategoride yer alır dersin? Şeytanî miydi Rahmânî miydi bilmiyorum rüyamı elbet ama kalktığımda kalbimin atışlarını, tenimin tam kalbimin üzerindeki kısmından görebiliyordum!
Rüyamı da sana yazayım mı dersin kıymetli günlükçüğüm? Rüyamda bir nişan töreni vardı sevgili günlüğüm. İki yüzük vardı. Yüzüklerden biri altınmış biri gümüş… Öyle başlıyordu işte…
Ve atışlarını dışarıdan “görebildiğim” kalbime bakarak düşündüm; bir gün bu kalp şimdi kimyasal anlamda sıkıştığı gibi belki bir gün fiziksel anlamda da ..: sıkışacak :.. ve diyecek ki; "Yeter artık senden çektiğim!" (ya da "benden çektiğin" mi der?)
Sonra, son sözüme fırsat kalmaksızın, göçüp gideceğim şu dünyadan!
Rabbim biliyor ya arkada kalacak bir gözüm yok zaten lâkin henüz pek iyi birşeyler yapamamış oluşum ürkütüyor beni!
İyi birşeyler yapabilme hayali, hasreti, duası, özlemi, aşkı ve gayreti içerisinde olabilmek ve kalabilmek ümidiyle, hoşçakal sevgili günlüğüm...
10 Temmuz 2005 / 21:20