Dün Leiden'da bir kanal kenarında oturup dinlendim. Kütüphane'den istasyona kadar iki kez oturup dinlenmek zorunda kaldım. Yorulduğumdan değil, terlediğimden... Hollanda'nın havasına hiç güven olmuyor. İstanbul'unkinden bile daha değişken. Bazen 15 dakika arayla yağmur, kar ve güneş birbirinin peşi sıra arz-ı endam ederler.
Oturduğum yerde küçük bir kano ve hemen onun yanında bir de tekne bağlıydı. Suyun içinde telaşlı bir arkadaşın koşturup durduğunu fark ettim azıcık nefeslenince... Ürkütmeden seyre daldım ördek kardeşi... Kanalın şurasından burasından nilgülü yaprakları taşıyor bir yere... Usulca sokuldum... Yazık... Tam da teknenin arkasındaki merdivenin dibine yuva yapıyor zavallı. Tekne belki birkaç gün orada duracak daha. Sonra sahibi gelecek, motoru çalıştıracak ve ördeğin yuvası suya gark olacak. Ördek bunu bilmiyor. Ona göre işte burada sabit, sapasağlam bir barınak var. Üç beş yaprak, çer çöp daha taşıdı mı, yuva tamam demektir.
Ördek kardeş fotoğrafın bütününü göremiyor. Görmesi mümkün de değil. Suyun içinde, her zaman oradaymış gibi sabit duran demirlerin, bir süre sonra çekip gidecek bir teknenin merdivenleri olduğunu kavraması mümkün değil... Bazen o ördek gibi davrandığımızı düşünüyorum. Ördekten farklı olarak, biz insanlar, bir şekilde seziyoruz tutunduğumuz dalın bir gün elimizde kalacağını... Yine de tutunuyoruz. Güvendiğimiz dağlara kar yağacağını bile bile güvenmeye devam ediyoruz. Batı geleneğinde buna trajedi diyorlar.
"Bir gün bana darağacı olacak bu söğüdü sulamak zorunda kalışım/ Çaresizliğim, çaresizliğim!" diyor doğulu şair.
* * *
Bugün odama gelip, çiçekleri suladıktan ve bilgisayarı açıp ördeğin yuvasını yazmaya başladığım sırada bir vızıltı duyarak başımı pencereye
çevirdim. Pencere, eski zaman usulü çift camlı... İçteki cam, gerektiğinde yukarı doğru kaydırılarak aralanabiliyor. Dıştaki cam ise tam kapandığında en altta dört parmak açıklık kalıyor. Açmak isterseniz, her iki yandaki kancalarını çıkarıp panjur gibi ileri itiyorsunuz. Pencerenin altındaki aralıktan bir eşek arası iki camın arasına girmiş. Bir türlü oradan çıkamıyor. Yukarılarda dolaşıp duruyor, kafasını camlara çarpıyor, bir türlü kurtulamıyor.
Çıkış yolu hemen orada durduğu halde vızıldayıp duruyor. Sanki halinden dert yanıyor ve yardım istiyor. İçine düştüğü gülünç hal, gittikçe kızgınlığını artırıyor. En yukarılara çıkarak bu kapandan kurtulacağını sanıyor olmalı... Oysa acziyetini anlayıp, çırpınmaktan yorulup da kanatlarını indirir,
en aşağıya konarsa zaten çıkış yolunun tamamen açık olduğunu görecek. Aslında kapana filan kısıldığı yok, sadece panikliyor. Sadece, kendini köşeye sıkıştırılmış hissediyor.
Bazen aptal bir böcek gibi davrandığımızı düşünüyorum. Böcekten farklı olarak biz insanlar, kendimizi kuşatılmış hissedince komplo teorileri üretmeye, mehdiler beklemeye, 'biz adam olmayız abi' edebiyatı yapmaya başlıyoruz.
Oysa annemin masalları ne güzeldi... Annemin masallarında çaresizlik, çözümsüzlük, imkânsızlık diye bir şey olmazdı. Masalın kahramanı en müşkül bir duruma düştüğünde iyi kalpli bir ihtiyar teyzeye misafir olur, teyze kahramanımızın bütün hikâyesini dinledikten sonra ona şöyle derdi:
- Evlâdım, hele sen şimdi istirahat et! Allah büyüktür. Gün doğmadan neler doğar!
* * *
Ördek ve eşek arısı fotoğrafın bütününü göremiyor. İnsan da fotoğrafın bütününü görmekten aciz. İnsanın farkı içindeki peygamber: akıl ve dışındaki akıl: peygamber ile desteklenmiş olması...
İnsana yakışan, resmin bütününü göremediğini kabul etmesi... Ressama inanması, güvenmesi... Gaybe iman etmek bu işte! Göremediğin halde güvenmek. Ördeğin elinde "buraya yuva yapılmaz" bilgisini içeren bir talimatname yok. Olsaydı bile ördeğe onu kavrayacak bir yeti bahşedilmemiş olduğundan hükümsüz kalacaktı. İnsanın elinde ise bir yol haritası, pusula, önünde bir rehber ve bütün bunlar arasında bağ kurmasını sağlayacak akıl gibi bir nimet var.
Ördek ve eşek arısı, kanal ve pencere oyunun dekorunun bir parçası; insan bu oyunun baş rol oyuncusu. Bu oyun bir sınav aynı zamanda!
Bu oyundaki performans hak dünyada sonuçlar doğuracak.
Şükür çaresiz değiliz. Şükür rehbersiz değiliz. Biz şimdi rolümüzü güzel oynayalım; bakalım gün doğmadan neler doğacak?
Oturduğum yerde küçük bir kano ve hemen onun yanında bir de tekne bağlıydı. Suyun içinde telaşlı bir arkadaşın koşturup durduğunu fark ettim azıcık nefeslenince... Ürkütmeden seyre daldım ördek kardeşi... Kanalın şurasından burasından nilgülü yaprakları taşıyor bir yere... Usulca sokuldum... Yazık... Tam da teknenin arkasındaki merdivenin dibine yuva yapıyor zavallı. Tekne belki birkaç gün orada duracak daha. Sonra sahibi gelecek, motoru çalıştıracak ve ördeğin yuvası suya gark olacak. Ördek bunu bilmiyor. Ona göre işte burada sabit, sapasağlam bir barınak var. Üç beş yaprak, çer çöp daha taşıdı mı, yuva tamam demektir.
Ördek kardeş fotoğrafın bütününü göremiyor. Görmesi mümkün de değil. Suyun içinde, her zaman oradaymış gibi sabit duran demirlerin, bir süre sonra çekip gidecek bir teknenin merdivenleri olduğunu kavraması mümkün değil... Bazen o ördek gibi davrandığımızı düşünüyorum. Ördekten farklı olarak, biz insanlar, bir şekilde seziyoruz tutunduğumuz dalın bir gün elimizde kalacağını... Yine de tutunuyoruz. Güvendiğimiz dağlara kar yağacağını bile bile güvenmeye devam ediyoruz. Batı geleneğinde buna trajedi diyorlar.
"Bir gün bana darağacı olacak bu söğüdü sulamak zorunda kalışım/ Çaresizliğim, çaresizliğim!" diyor doğulu şair.
* * *
Bugün odama gelip, çiçekleri suladıktan ve bilgisayarı açıp ördeğin yuvasını yazmaya başladığım sırada bir vızıltı duyarak başımı pencereye
çevirdim. Pencere, eski zaman usulü çift camlı... İçteki cam, gerektiğinde yukarı doğru kaydırılarak aralanabiliyor. Dıştaki cam ise tam kapandığında en altta dört parmak açıklık kalıyor. Açmak isterseniz, her iki yandaki kancalarını çıkarıp panjur gibi ileri itiyorsunuz. Pencerenin altındaki aralıktan bir eşek arası iki camın arasına girmiş. Bir türlü oradan çıkamıyor. Yukarılarda dolaşıp duruyor, kafasını camlara çarpıyor, bir türlü kurtulamıyor.
Çıkış yolu hemen orada durduğu halde vızıldayıp duruyor. Sanki halinden dert yanıyor ve yardım istiyor. İçine düştüğü gülünç hal, gittikçe kızgınlığını artırıyor. En yukarılara çıkarak bu kapandan kurtulacağını sanıyor olmalı... Oysa acziyetini anlayıp, çırpınmaktan yorulup da kanatlarını indirir,
en aşağıya konarsa zaten çıkış yolunun tamamen açık olduğunu görecek. Aslında kapana filan kısıldığı yok, sadece panikliyor. Sadece, kendini köşeye sıkıştırılmış hissediyor.
Bazen aptal bir böcek gibi davrandığımızı düşünüyorum. Böcekten farklı olarak biz insanlar, kendimizi kuşatılmış hissedince komplo teorileri üretmeye, mehdiler beklemeye, 'biz adam olmayız abi' edebiyatı yapmaya başlıyoruz.
Oysa annemin masalları ne güzeldi... Annemin masallarında çaresizlik, çözümsüzlük, imkânsızlık diye bir şey olmazdı. Masalın kahramanı en müşkül bir duruma düştüğünde iyi kalpli bir ihtiyar teyzeye misafir olur, teyze kahramanımızın bütün hikâyesini dinledikten sonra ona şöyle derdi:
- Evlâdım, hele sen şimdi istirahat et! Allah büyüktür. Gün doğmadan neler doğar!
* * *
Ördek ve eşek arısı fotoğrafın bütününü göremiyor. İnsan da fotoğrafın bütününü görmekten aciz. İnsanın farkı içindeki peygamber: akıl ve dışındaki akıl: peygamber ile desteklenmiş olması...
İnsana yakışan, resmin bütününü göremediğini kabul etmesi... Ressama inanması, güvenmesi... Gaybe iman etmek bu işte! Göremediğin halde güvenmek. Ördeğin elinde "buraya yuva yapılmaz" bilgisini içeren bir talimatname yok. Olsaydı bile ördeğe onu kavrayacak bir yeti bahşedilmemiş olduğundan hükümsüz kalacaktı. İnsanın elinde ise bir yol haritası, pusula, önünde bir rehber ve bütün bunlar arasında bağ kurmasını sağlayacak akıl gibi bir nimet var.
Ördek ve eşek arısı, kanal ve pencere oyunun dekorunun bir parçası; insan bu oyunun baş rol oyuncusu. Bu oyun bir sınav aynı zamanda!
Bu oyundaki performans hak dünyada sonuçlar doğuracak.
Şükür çaresiz değiliz. Şükür rehbersiz değiliz. Biz şimdi rolümüzü güzel oynayalım; bakalım gün doğmadan neler doğacak?
Fatih Okumuş / 10-16 Haziran 2005 / GH