11 Temmuz 2005

Seninle...

Sevgili kardeşim Civan Ünlü, iki yıl evvel bir şiir kaleme almışlar idi. "Şiiri günlüğüme kaydedebilir miyim" diye sordum. Tuttu, bir vasiyette bulundu bana. Ben de vasiyetini yerine getirmek kayd-u şartıyla buraya alıyorum şiiri. Vasiyet şu paragrafı da şiire not olarak eklememdi:

Bu şiir, bir dağlıya yazılmıştı. Dağlı şiirden anlamadı. Daha sonra şair dağlara gıcık aldı! Birgün bir dağda memur olarak görevlendirildi; o herşeye rağmen gemileri yaktı ve "asla" dedi, "dağda işim olmaz." O gündür, bu gündür, o şehir senin bu sokak benim dolaşır şair.

En güzide çiçekleri koklamak istiyorum seninle...
En bayat hayatları yıkmak istiyorum; seninle...

Karanlığın en zifiri ânında
Güneş olmak istiyorum seninle...

Rahmet olup yağmurlarla birlikte
Çöle inmek isriyorum; seninle!..

Duâ olup en ümitsiz ânımda
Rabb'e çıkmak istiyorum, seninle...

Duâ eden meleklerin yanında
Âmîn demek istiyorum seninle...

Tek bir vücud, o Kâbe'nin önünde
Lebbeyk! demek isriyorum; seninle...

Şimşek olup zâlimlerin beyninde
Çakmak, çakmak istiyorum, seninle

Sabır olup mazlumların bağrında
Taşmak, taşmak istiyorum; seninle...

Bir yaş olup yetimlerin gözünde
Akmak akmak istiyorum; seninle!..

Ülfet olup müminlerin kalbine
Dolmak, dolmak istiyorum; seninle!..

Rüzgâr olup hasretlerin üstüne
Esmek, esmek istiyorum; seninle!..

Türkü olup âşıkların sazında,
Yanmak, yanmak istiyorum; seninle!..

Musa olup Firavun'un önünde
Allah! demek istiyorum; seninle...

Asa olup Musa'ların elinde
Yoldaş olmak istiyorum; seninle...

İsa olup Meryem'lerin dilinde
Susmak, susmak istiyorum; seninle...

Vakit dolup imtihanım bitince
Rabb'e gitmek istiyorum; seninle...

Hakkâ şahidlik edip, şahidliğin sonunda
Şehid olmak istiyorum; seninle...

Şehid olup en Aziz Peygamberin yanında
Cemâlullah istiyorum; seninle...

Azrâil'e yoldaş olunacak günde
Ben, sen olmak istiyorum; seninle...

Nazar olup bir bebeğin gözünde
Bakmak, bakmak istiyorum; seninle...

Bir kuş olup nihayetsiz göklerde
Uçmak, uçmak istiyorum; seninle...

Mecnun olup mecnunların kanında
Gezmek, gezmek istiyorum; seninle...

Selvi olup ormanların içinde
Göğe bakmak istiyorum; seninle...

Rüya olup rüyaların içinde
Muştulamak istiyorum sana; seninle...

Saray olup insanların içinde
Fakir olmak istiyorum; seninle...

Bir gül olup mevsimlerin gözünde
Solmak, solmak istiyorum; seninle...

Dize olup şâirin şiirine
İlham gibi girmek istiyorum; seninle...

Figân olup bülbüllerin sesinde
Seherlerde coşmak istiyorum; seninle...

Âhî olup mâhîlerin gönlünde
Duman duman olmak istiyorum; seninle...

Dünya olup şu dünyanın içinde
Çile çekmek istiyorum; seninle...

Bir mürekkep olup "ilim" diyen kalbine
İlim ilim girmek istiyorum; seninle...

Devlet olup şu devletsiz cihâne
"Ömer" olmak istiyorum; seninle...

Bir taş olup intifada yerine
Kurşun gibi gitmek istiyorum; seninle...

Bir aşk olup şu taşlaşmış kalbimde
Sen ol istiyorum, sen ol; seninle!..

BİHMED/Yollar/İhsaniye
28.05.2003
21:00-00:25

Bir Psikolojik Okuma

Ama aynı zamanda pîr bir okuma! Sadece "bir" değil!
İki ayrı bölümde anlatılan bu okuma, psikolojiyle yakından ilgilenen amatörlerin dikkatini çekebilecek türden. Çoğu "iyi" bilgi sunan yazı gibi bu da oldukça uzun. Herkesin nasibi değil yani.

Birinci bölüm
İkinci Bölüm

Çöp Evlerin de Bir Gururu Var

Önüne belediyenin temizlik kamyonlarının yanaştığı, işçilerin burunlarını beyaz bir bezle kapatarak, içeriden habire birşeyler çıkardıkları çöp evler, evlerine toz kondurmayan biz “normal” insanların tuhafına gider.

Muhabir hararetle anlatır ve biz merakla sorarız: Niçin? Niçin bazı insanlar, kullanıp atmaları gereken pek çok şeyi biriktirmeyi tercih ederler? Evlerinin odaları, birkaç kamyonun zorlukla taşıyacağı, kocaman bir çöp yığınına döner? İşçilerin, son çöplerini doldurup gittikleri o evler gibi, onlarla ilgili sorular da cevapsız kalır. Çöp evlerin sakinleri muhtemelen, ertesi gün yeniden ıpıssız odalarında yeni çöplerini biriktirmeye başlarlar.

Çünkü göğüslerindeki boşluğu doldurmak zorundadırlar. Bu, hayatın onlara musallat ettiği içli bir meşgaledir. Kimse onları bundan alıkoyamaz. Alıkoymamalıda...
***
Çöp evlerin sakinleri, onca poşetin, kartonun, pet şişenin ve envai çeşit atık malzemenin arasında pırıl pırıl, havadar bir yer açıp, oraya gençlik resimlerini koymuşlardır. Sanki çöpler, o resimlerdeki günleri kutlayan birer çelenk olarak kullanılmıştır. Kimbilir, belki de her gün kalktıklarında küçük bir merasim tertip etmişler, o eski ikbal günlerini asla unutmayacaklarına söz vermişler, resimlerin etrafına bir iki çöp daha ilave edip, anılarının çevresindeki barikatı biraz daha güçlendirmişlerdir. Çünkü hayattan sakınıp saklayacakları bir tek onlar kalmıştır: Gençlik resimleri ve çöpleri. Hapsoldukları devasa yalnızlıklarının içinde, aslında hayatın sahip oldukları son iki değerle yalnızca bir çöp olarak ilgilendiğinden bile haberli değildirler. Bir gün kapılarını çalıp, burunlarını tutarak evlerine dalan steril dünyalılar sayesinde, bunu da öğrenirler. Onlar, bütün gençlikleri ve çevrelerini tahkim ettikleri her şey birer çöptür...
***
Şehrin ana caddelerinden birinin üzerindeki tek katlı ev, uzun süredir hayata yabancı dururdu. Bir gün, bir polis ekibi, belediyenin temizlikten sorumlu adamları ve yerel televizyonların kameraları evi kuşatıverdiler. Komşuların ihbarı asılsız değildi. Yaşlı karı – koca, içeride birkaç ton çöp biriktirmişler ve her nasıl olmuşsa bunu, hayattan sorumlu muhbirlerden saklayabilmişlerdi. Ama buraya kadardı işte. Perdesi sımsıkı çekilmiş odada kamera ışıkları gözlerini alıyor, işçilerin homurtuları kulaklarını kemiriyordu. O gece, bütün yerel televizyon kanalları onlardan bahsetti. Şehirlerinin göbeğinde, hem de en namütenahi yerinde bir çöp ev; olacak gibi değildi. Temizlik Müdürü, böyle bir vakayla ilk kez karşılaştıklarından ve evi sürekli gözetim altında tutacaklarından falan bahsediyordu. Kadın ve adam utanmışlardı. Oysa çöp diye alınıp götürülenler, yalnızca anılarından ibaretti.
Aslında adam şehrin yerlilerindendi ve ekabir bir aileden geliyordu. Ancak zaman, soyağacının bütün dallarını budamış, hanımıyla bir başına bırakmıştı onu. Günde beş kez evinden çıkar, dönerken ihtiyaçlarını giderir, diğer bütün zamanlarını evinde geçirirdi. Paşa dedesinden kalma konak yıkılınca, oradaki pek çok eşyayı getirip, bu tek katlı eve depo etmişti. Eski koltuklar, mutfak eşyaları, giysiler, bakır semaver, bir kama, kömürlü ütü ve daha bir sürü anı işte. Bir de kullanıp atmaya kıyamadıkları şişeler, kavanozlar, konserve kutuları, poşetler...
Lakin ne anlatılacak ne de anlaşılacak bir yanı yoktu bunun. Kendilerini namahrem önünde soyundurulmuş gibi hissedip, utançtan yerin dibine girdikleri o kötü günden sonra adam, uzunca bir süre insanların içine çıkamadı. Çıktığında ise, takım elbise ve kravat giyinmeyi adet haline getirdi. Fakat, soyuna leke sürdüğünü düşünen, gururu incinmiş bir paşa torununun, lekeyi temizlemek için girdiği bu yaralayıcı çabayı kimse anlamayacaktı. Şehirliler, alayla gülümsediler adamın ardından...
***
Belki de tam şu anda, yaşadığımız şehirde herhangi bir semtin herhangi bir saklı evinde, ucun ucun çöp biriktiriyordur bazı yaşlılar. Kadınlar, poşetlerden, tıpkı genç kızlıklarında olduğu gibi yastıklar yapıyor, kavanozları tabaklar gibi bir yerlere diziyorlardır. Adamlar, gazetelerin sayfalarında, delikanlılıklarından kalma güzel bir müsabakayı anımsayıp, tarihi geçecek olsa da itinayla katlıyorlardır o sayfaları. Dokundukları her şey, o dokunuş anlarını sakladığı ve sırf bu yüzden insanlardan daha vefalı olduğu için, onları asla kapı dışarı etmeyeceklerdir. Kıymetbilir bir dost olarak, ölünceye kadar yanlarında alıkoyacaklardır. Varsın insanlar onlara çöp adam, çöp kadın desinler, ne kıymeti var bunun. Hem nasıl olsa hiçbir zaman anlamayacaklar; eşin, dostun, çoluk çocuğun ebediyen terk ettikleri kocaman ev içlerinde, eşyalarla kurdukları muhabbetin koyuluğunu...

Londra ve Srebrenitsa

Londra'yı kimler kana buladı? O metrolara, o çift katlı otobüse bombaları kimler koydu? Koyarken ne düşündüler? Besmele çektiler mi? Çoluğun-çocuğun paramparça olmasını nasıl karşıladılar? Elhamdulillahirabbilalemin mi dediler? Bu amansız zulüm hangi zalimlerin işi? Bu akıl almaz vahşet hangi barbarların işi? Kendilerini İslam mücahidi sanan gafiller mi bunlar? Yoksa İslam güneşini masum kanıyla sıvamaya çalışan provokatörler mi? Batılı fitne odaklarının bir operasyonuyla mı karşı karşıyayız? İnşaallah öyledir. İnşaallah öyledir. İnşaallah öyledir. Bu katliam, Rahmet Peygamberi Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi vesellem) ümmetine mensup insanların işi değildir inşaallah. Keşke bundan emin olabilseydik. Keşke tereddütsüz 'provokasyon' diyebilseydik. Ne yazık ki diyemiyoruz. Tereddüt ediyoruz. Makyavelizmi benimsemiş mücahit(!)lerin olduğunu biliyoruz, çünkü. Gayenin vasıtayı meşru kıldığına inanıyor, bunlar. Zulme karşı savaşırken zulüm destanları yazabileceklerine, bunun meşru ve hatta zaruri olduğuna inanıyorlar. Hedef seçmiyorlar, önlerine geleni vuruyorlar. Kafirlerin sivillerine karşı hiçbir vicdani ve hukuki sorumluluk hissetmeyip onların kadınlarını ve çocuklarını bile gönül rahatlığı ile katlederken, sokaktaki sıradan Müslümanların kanını dökmekten de imtina etmiyorlar. 'Savaştır, olur böyle şeyler, masumlar da ölür' diyorlar pişkin pişkin. 'Kafirlerin düzenini sarsmak istıyoruz. Bu maksat hasıl oluyorsa mesele yok' diyorlar. Sivil can kayıpları konusundaki hassasiyetimize metelik vermiyorlar. 'Onlar da yapmıyor mu aynı şeyi?' diye soruyorlar. Onlarla aynı şeyi yapıyorlar, onlar gibi oluyorlar.Neymiş? Şartlar böyle bir savaş tarzını gerektiriyormuş... E ne yapsınlarmış yani?… Tanklarla, savaş uçaklarıyla, nükleer silahlarla saldırıya geçen düşman ordularını nizami bir savaşla durduramayacaklarına göre, kafirlerin yumuşak karnına yüklenmeleri gerekirmiş… Vurun sivillere! Çoluğu-çocuğu paramparça edin ki yükselsin muazzez İslam bayrağı! Öyle mi?Peki, Peygamber Efendimiz bu cihat anlayışına ne derdi? 'Çarşıları ne güzel bombalıyorsunuz… Düşman mezhebin camilerini ne güzel yakıyorsunuz… Mazlumlar için Allah yolunda savaşmak budur işte! Gazanız mübarek olsun' mu derdi? Haşa! Ama böyle düşünenler var işte maalesef. Bir zulüm ordusu oldukları halde Peygamber'in ordusu olduklarını zannedenler var.Irak'ta at izinin it izine karıştığını savunduğum yazıyı eleştiren bir kardeşim, 'Direnişe haksızlık ediyorsun. Bazı hatalar yapıyor olsalar da, Amerikan emperyalizmine karşı kahramanca savaşan mücahitlerini taltif etmen gerekir' dedi… İyi de, o 'bazı hatalar' biraz öne geçmedi mi?Irak'ta 'La Şiiyye La Sunniyye, Vahde Vahde İslamiyye' (Ne Şii ne Sünni, yaşasın İslam Birliği) sloganının yerini 'Kahrolsun Şiiler!' ve 'Kahrolsun Sünniler!' naralarının aldığı ve işgal kuvvetlerinin zulmü yetmezmiş gibi Iraklıların da birbirlerine zulmetmeye başladığı günlerden beri şunu söylüyorum: Iraklı direnişçiler manipülasyona, provokasyona, sabotaja açık bir söylem ve yönteme sahipler; doğrudan doğruya işgal kuvvetlerini hedef alan operasyonların haricindeki eylemlerin çoğu şaibeli; bu şaibe, fitneyi besliyor, büyütüyor, altından kalkılamaz hale getiriyor; müthiş bir kan davasına sürükleniyor Irak; bunun önüne geçmek için direnişin çerçevesini, ahlaki sınırlarını, vizyonunu, misyonunu netleştirmek ve cümle aleme ilan etmek lazım…Bağdat sokaklarında masumlar ölüyor, yaralı kadınların ve çocukların çığlıkları yükseliyor… Londra sokaklarında masumlar ölüyor, yaralı kadınların ve çocukların çığlıkları yükseliyor… Bu korkunç manzaralar bizim eserimiz olamaz! Biz de Amerikalılar, İngilizler, İsrailliler gibi ilkesiz, ölçüsüz, ahlaksız bir savaş yürüteceksek, tünelin ucunda ışığı kim yakacak?Yeryüzünde adaleti, esenliği kim müjdeleyecek? Endülüs'te camiler yakılırken ve Müslümanlar Hıristiyan olmaya zorlanırken, Osmanlı Sultanı, Şeyhülislam'a soruyor: 'Misilleme olarak kiliseleri camiye çevirip Hıristiyanları zorla Müslümanlaştırabilir miyiz?' El cevab: 'Zinhar! Aklınızdan geçirmeniz dahi caiz değildir!” Biz işte buyuz! Bu olmalıyız! Bıçağın kemiğe dayandığı yerde bile hukuku gözetmeliyiz.Azgın kafirler dilediklerini yapabilirler, onlar azgın kafirlerdir… Biz yapamayız kardeşim! Biz azamayız! Biz hududullah dahilinde hareket etmeye mecburuz; savaşı kaybetmek pahasına da olsa!Gayret bizden (ama sadece GAYRET bizden), tevfik Allah'tandır. Allah (Subhanehu ve Teala) gayretlerimizi hayreylesin.*Bosna Dayanışma Grubu, Srebrenitsa katliamının 10. yıldönümü münasebetiyle Bosna-Hersek'e bir gezi düzenliyor. Pazartesi günü, 10 bine yakın Müslüman'ın katledildiği Srebrenitsa'da, yeni bulunan toplu mezarlardan çıkarılan şehitlerimiz için düzenlenen cenaze merasimine katılacağız, katil Sırpları ve onların Batılı efendilerini lanetleyeceğiz, zalimlere duyduğumuz kini bileyeceğiz. Ama, Rahmet Peyramberi'nin ümmetine yakışan bir komutan olarak daima minnetle andığımız Aliya İzzetbegoviç'in kabri başında, 'Biz de zalimlerden olursak zulme karşı savaşmamızın bir anlamı kalmaz. Kitaba uyacağız!' şiarını bağlılığımızı tazelemeyi de ihmal etmeyeceğiz inşaallah.