Sevmek korkudur
En büyük korkumdun sen!
Düş düşkünü bir çocuğun
En son düşüydün sen
Bunu da bilmedin
Ceplerimizde hiç biriktirirken
Bir gün ansızın gidiverdin içimden
Hiç açılmamış yüzlerce mektup kaldı ardında
Ve hiç uyunmamış yüzlerce gece
Senden geriye kanadı kırık bir kuş kaldı içimde
Eğer istersen al
O da ellerinde can versin
Şimdi yüreğin
Kerbela’da Hüseyin olsa fark etmez
Kurşunu sıkmışsın bir kere anılarına
Kâr etmez pişmanlıklar
Bencilliği unutup bencilleşmek vardı bir zaman
Yangın yerine içimde yanılgı oldun sen
Susmayı çare edinip kendime
Öylesine hırçın duruyorum ki hayata karşı
Sen bile görsen tanıyamazsın beni
Bak; yüreğimin rengi mevcut doğada
O da kara, kapkara!
Bütün resimlerin yanması
Yüreğimdeki resimleri de yakar mı?
Sevdaların sevda gibi yaşandığı
Bir ülke düşle şimdi
Ve cesaretin varsa
Gir o ülkenin koynuna!
Gözleri mahşer
Yüreği dört mevsim bahar
Bir kızın olması dileğimle!..
(B. Tosun)
21 Temmuz 2005
Komşumuz Necip Fazıl
Yazı birkaç ay önceki buluşmalarımızın birinde, Sayın Muhammed Emin Özkan ağabey tarafından bana yalnızca okumam için verilmişti. Ne var ki gönlüm, bu değerli yazının, yazarıyla benim aramda kalmasına hiç mi hiç elvermedi. Bir dostu anlamaya, anlatmaya ve anmaya dair sahici ipuçları veren bu yazıyı ve yayın iznini, aldığım günden bu yana özenle muhafaza ettim. Şimdi sayfamızı onurlandırdığından kuşku duymadığım bu yazıyı sizlere açıyor, yazara teşekkür ve saygılarımızı sunarken, bu vesileyle Üstadı bir defa daha rahmetle anıyoruz... (Mevlâna İdris)
Benim merhum Necip Fazıl'a yakınlığım mahalledendir. Kendisiyle tanıştırılmamızdan vefatına kadar geçen altı yıllık süreçte hemen her gün görüştüğümüzden onu çok yakından izleme fırsatım oldu.
Erenköy'deki evinde ilk görüşmemizde bana ne iş yaptığımı da sormuştu. Avukatlık dedim. Sokrates'in savunması okunmadan avukat olunmaz, demişti. 1978 senesi ilkbaharıydı ve ben çiçeği burnunda bir avukattım. Sokrates'i de henüz okumamıştım.
İsmi hemen her insanın zihninde öncelikle şiir ve edebiyatı çağrıştıran Necip Fazıl'ın insanî ve beşerî yanları benim için daha dikkat çekiciydi. Onun şair ve edebî yönüyle edebiyatçılar ve tanıyan hemen herkes zaten ilgiliydi. Ama o günlük hayatında nasıl biriydi ve nasıl yaşardı? Yemesi, içmesi, konuşması, oturması kalkması, üzülmesi, sevinmesi, kızması ve affı nasıldı? Ve nasıl davranırdı? Tüm bu soruların bilinen cevabı “Üstad adam gibi adamdı" olacaktır. Peki, ondaki bu adam gibi adamlık nasıldı? İşte beni en çok buradaki küçük ayrıntılar daha fazla ilgilendirmiştir.
Sözgelimi o ilgili biriydi. Muhatabının hemen her şeyiyle ilgilenirdi. Ne yiyip içtiğinize kadar sorardı. Bizim evde kaç çeşit yemek çıktığını sorduğunu hatırlarım. İki çeşit dedim. Çorba ve ana yemek. Güldü ve çorba yemek sayılmaz, demek ki bir buçuk çeşit yemek yiyorsunuz elemişti.
Kendisine gelen kişi beş yaşında bir çocuk olsa bile onu dinler ve mutlaka iltifat ederdi. Ayrılırken de kesinlikle ayağa kalkar ve nazik ifadeyle misafirini yolcu ederdi. Nazikti ve nezaketi sahiciydi.
Çok cömertti. Kendisi tok olsa bile "Ben şimdi yemiştim" demez, gelen misafiriyle birlikte kendisine de yemek sipariş eder ama gelen yemeği yemezdi. Ama siz bunu fark etmezdiniz, çünkü hissettirmezdi. Evinde de sofrası zengin ve çeşitliydi. Diyet yapmasına ve az yemesine karşın başkasına ikramdan büyük zevk alırdı. Sigarayı bile paketinden değil, beş-altı paketi birden boşalttığı tabaktan sunardı. Birinci sigarasını da tercih ederdi. Beş bin lira değerindeki telefon makinasını tamir için eve gelen tamirciye iki bin lira bahşiş verdiğini görmüş ve şaşırmamıştım. Çünkü bu ondan beklenen bir davranıştı. Allah katında kazandığı sevabını bile bağışlayacak kadar cömertti desem mübalağa sayılmaz. Devam eden davaları için gösterdiğim mütevazi gayretimi çok takdir etmiş, maddeten karşılanmasını mümkün görmediği bu gayret için: "Bu millete hizmetimden dolayı Allah bana eğer tırnak ucu kadar sevap yazmışsa tamamı senin olsun" demişti. Cömertliğini bu derece yükselten başka biri acaba var mıdır? Varsa bile ben tanımıyorum.
Dostluğu kavi idi. Dostları için de güç kaynağı idi. Onu kibirli sananlar onu tanımayanlardır. Belki bazan kibirli gibi davranarak engin tevazuunu gizlemeye çalışır ve bu yoldan riyakârlığın tuzağına düşmemiş olurdu. Bunu aslında kibirli olup alçakgönüllü görünmeye tercih ederdi. Dolayısıyla dostluğu da ona göreydi. Yani nitelikliydi. İlkokuldaki oğlum öğretmeni tarafından kulak çekme cezasına maruz kalınca, bundan aynı okulda okuyan torunu tarafından haberdar edilen Üstad telefonla okulu ve idaresini fena haşlamış olacak ki olaydan hiç haberim olmadığı halde okul müdürü tarafından aranmış ve defalarca özür dilenmiştim. Oysa, senin çocuğu okulda öğretmeni dövmüş, haberin var mı da diyebilirdi. O Üstad idi ve dostluğun gereğini en ince biçimde yapardı. Keza tedavi için gittiğimiz Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesine, gece yarısı bulup merhum Ayhan Songar’ı ilgilenmesi için göndermişti. Ben tüm bunları onun bizlere tenezzülü olarak kabul etmiş ve cana minnet bilmişimdir. Ayrıca dostluğun bu türünü bu sayede öğrenmişimdir de.
İnsanlara hem inanır hem de güvenirdi. Saftı ve yirmi dört ayardı. Biri ona "geçen gün aldığın borcu öde" dese yanında varsa ödemeye kalkar, yoksa kendini borçlu bilirdi. Biriktiremezdi. Çünkü hemen sarfederdi.
Daima gençti. Genç kalışını çilesine, derin tefekkürüne ve ıstırabına bağlardı. Bu bağlamda gençliğinde gittiği Paris'in arka sokaklarındaki bir mahalle tiyatrosundaki oyun onu hayli heyecanlandırmış. Oyunda bir baba ve oğlu bilmeden aynı kıza âşık olurlar. Oyunun sonuna doğru oğlan durumu anlar ve babasına "utanmıyor musun, kızın yaşındakine âşık olmaya" der. Bunun üzerine babanın verdiği cevap Üstadı o kadar heyecanlanlandırmış ki, heyecandan öndeki seyirciyi kucaklamış. Baba ne demişti, diye sorduğumda "madem ki ıstırap çekiyorum öyleyse gencim" dedi demişti.
Evine ve eşine herkesten fazla hem bağlıydı hem de düşkündü. Kendisi için asla kullanmadığı hatırını ailesi ve çocukları için kullanırdı. Kızlarından Ayşe Hanımı tedavi için dişçisine otomobille götürüp getirmemin kendisini nasıl mutlu ettiğini görmeliydiniz. Bazen karaborsada satılan bir paket yabancı sigara kendisine getirildiğinde içinden bir tanesini içer, sevmesine rağmen kalanını eşine saklardı. Kim olursanız olun onunla tanışmaya nail olmuşsanız sizi olduğunuz ya da bulduğu yerde bırakmaz mutlaka bir başka yerlere taşırdı. Farketmeden irtifa kazanırdınız. Alttan alması için muhatabının zengin biri veya yüksek rütbeli ve ünlü olmasını aramazdı. Kim olursa olsun mağrur ve züppelik yapanlara eşet mi eşetti. Kendinden altta-kilereyse çok merhametli.
Gecenin geç saatlerinde bazan içinden gelir şiirler okurdu. Baki'den, Nef'i ve Fuzulî'den okuduğu bu şiirler için hayranlığını gizlemez elini masaya vura vura “şiir diye beyim, buna derim ben" derdi.
En başta demiştim. Tanışmışsanız artık herşeyiniz onu ilgilendirir. Benim de Avukat olduğumu öğrenince İstanbul Toplu Basın Mahkemesi'nde devam eden ve karar safhasına gelmiş bir davası bulunduğunu, zaman kazanmak için girip giremeyeceğimi gayet nazik bir şekilde ama girmemi istercesine sordu. Emriniz olur ve bunu lütuf bilirim, dedim. Hiyerarşide en yukarıda bulunan Üstadla doğrudan temasımın bulunmasını kendim için bir mazhariyet saydığımı da ilave ettim. 1978 senesi itibariyle çitmek üzere olan bu davanın serencamı tâ vefatına kadar sürmüştür.
Bilâhare oturduğu evin tahliyesi için ev sahibinin, işyeri ve Büyük Doğu yayınlarının tahliyesi için işyeri sahibinin açtığı muhtelif tahliye ve kira tesbiti davaları sebebiyle ilişkimizin hukuka dayanan ve benim adıma meslekî boyutu devreye girmiştir.
Burada ifade etmeliyim ki, gerek kiracı bulunduğu evinden ve gerekse işyerinden tahliye için açılan muhtelif davalar sebebiyle çektiği sıkıntılara ortak olabilmiş ve azalması için bir gayretim olmuşsa, bu benim için hayatımın en büyük mutluluğudur.
Sokrates'in Apolocya'sı okunmadan avukat olunamaz, demişti bana tanıştığımız ilk gün. Doğrusu ben de okumamıştım. İyi ki okumamışım. Çünkü seneler sonra okuduğum bu savunma ne de olsa teorikti. Peki hayata nasıl geçecekti? Kendinden başka örneği ve uygulaması yoktu bu savunmanın Sokrates'ten başka. Bir de Necip Fazıl. O Sokrates'in savunmasını hayata geçirmiş ve onu bizzat yaşayan biriydi ve benim önümdeydi. Bazan takılırdı. 0 günkü gazetede çıkan yazısını okuyup okumadığımı sorar, duraksayınca da gerçi okumasan da olur, çünkü kendimi görüyorsun, derdi.
İstanbul Toplu Basın Mahkemesinde Sultan Vahidüddin kitabı sebebiyle açılan ceza davasına çok önem veriyordu. Yaşının ilerlediğini ve içerde yatmaya takatinin bulunmadığını söylerdi. Bu ve açılan diğer davalar sebebiyle zaman zaman konumuz hukuka yönelirdi. Bazan da duruşmaya kendisi de katılmak isterdi. Şöyle ki: Mahkemeyi aydınlatmak amacıyla Vahidüddin davasıyla ilgili elyazısıyla kendi hazırladığı bir açıklamayı okumak üzere duruşmaya birlikte çıkmıştık.
Mahkeme başkanı: Necip Fazıl Bey, biz sonra okuruz verin dilekçenizi dosyaya koyalım, dedi. Siz yorulmayın, diye de ekledi. 0 da, sözlerimin mahkemeniz üzerinde nasıl bir psikolojik etki yapacağını bizzat müşahede etmek istiyorum, diyerek okumaya başladı. Duruşma Savcısı savunmanın yarısına doğru bezginlik göstermeye ve kımıldanmaya başlayınca bu Necip Fazıl'ın gözünden kaçmadı. Ben, dedi Paris'teyken işitmiştim. Çobanın biri duruşmaya kavalıyla gelmiş ve yarım saat çalmış. Savunmam bundan ibarettir, demiş. Sizler de beni, ben savunma diye burada kaval da çalsam dinlemek zorundasınız. Çünkü iki dudağınızın arasından çıkacak hapis cezası kararı üzerine yatacak olan benim.
Daha sonra dışarda bir hatırasını da nakletti. Bir başka davasında bir başka Savcı Bey kürsünün altından Mahkeme Başkanının cübbesini çekiştirerek dikkati çekmek isterken Üstada yakalanmış. Bu Savcı Bey, demiş, benimle aynı hizada olması gerekirken, oturduğu yerin size yakınlığı sebebiyle ve yüksekliğinden dolayı bunu yapabiliyor ve ben aynı şeyi yapamıyorsam, kürsünün yüksekliği marangoz hatası sebebiyledir. Yoksa savcının yeri de benim dengimdir diyerek AİHM temsilcilerinin Ülkemize gelerek yaptıkları tesbite tâ o gün işaret etmiş.
Bu dava sebebiyle kazandığım meslekî tecrübeler için minnettarlığımı bildirmemden memnun kaldı ve geçmişte yaşadığı bir davasına ait şu hatırasıyla konuya devam etti.
Büyük Doğu'nun bir sayısının kapağına o dönemin ünlü bir gazeteci yazarının resmi maymun şeklinde basılmıştı. Bu meşhur yazar uğradığı hakaretten dolayı Üstadı şikayet etmiş ve duruşmada özür dilenirse şikayetinden vazgeçeceğini bildirmiş. Üstad da tamam dileyeceğim, demiş. İstanbul'da şimdiki Büyük Postane binası adliye iken görülen bu davada dinleyicilerden bir uğultu yükselmiş. Necip Fazıl özür dileyecek, bu nasıl olur diye, ondan bunu beklememişler. Üstad: Tamam özür dileyeceğim. Dileyeceğim de bundan değil maymundan, demiş. Çünkü inancıma göre bu ve bunun gibiler için Kur’an "Onlar hayvandan da aşağıdırlar" buyurmaktadır. Onun için ben bunu ona benzettiğim için maymuna hakaret etmiş sayılırım...
Tabiidir ki dava kaldığı yerden devam etmiş. Şimdikilerin özgüven dedikleri de herhalde bu olsa gerek. O, duruşmalardaki tavrı ile sanki yargılanan değil yargılayan biriydi. Mahkemeleri gözünde büyütmez ve hiç heyecanlanmazdı. Atmaca gibi sakindi.
Kitabın adı Sultan Vahidüddin idi. Fakat dava Atatürk'e hakaretten açılmıştı. En Atatürkçü ve Atatürk'ü en iyi bilen bilirkişilerin ittifakla kitapta hakaret ve suç unsuru bulamamalarına rağmen Mahkeme tarafsız kalamadı ve Üstad 18 ay hapis cezasına çarptırıldı. Evinin ve işyerinin tahliyesi için açılmış onlarca dava ve bir de bu mahkumiyet kararı. Benim tanıdığım 6 sene içinde çekilen sıkıntılara eklenen yeni sıkıntılar... Karar temyizde de onandı. Bilirkişi raporları suç unsuru bulamadığı için mahkumiyet kararı çeşitli zorlama ve yorumlar sebebiyle 25 sahife yazıldı. Yazı İşleri Müdürü olan bayan, bunca yıllık meslek hayatımda idama dair kararlar bile bu kadar uzun tutulmamıştır, diye üzüntüsünü dile getirmişti. Son çare sağlık sebebiyle rapor alınması idi. Gözleri görmediği ve yürüyemediği için diyabete dayalı verilen rapor Merhum Ayhan Songar'ın gayreti ile Adli Tıbbın onayından geçmiş ve Üstada altı ay izin verilmişti. Alınan ikinci altı aylık iznin içinde de vefat etti. Yani mahkum öldü. Yani nasıl yaşadıysa öylece ölmek nasip oldu. En şerefli biçimde ve pes etmeden. Suçuna mazeret aramadan ve teammüden işlediğini haykırarak. Yanlışın, eyleminde değil yasalarda ve onun yanlış yorumlanmasında olduğunu ilan ederek. Tıpkı Sokrates gibi savunmasıyla uyum sağlamayı istememiş, "kopuş"u her dem tercih etmiştir.
İyi ki Sokrates'in Savunmasını onu tanımadan okumamışım. Onu tanıyınca hayatındaki pratikten savunmadaki teoriye yönelmek benim için mesleki açıdan daha da verimli oldu.
Yıllar sonra aynı yaklaşımı ünlü Fransız Avukat Jacques Verges'te de bulacaktım. Günümüzün ince mekanizmalarla bireye dayattığı; iktidarların meşrulaştırılmasına hizmet eden yasal düzenlemelere karşı fert olarak karşı durmanın hukuk zeminindeki güçlü tanımını onun duruşu oluşturuyordu.
22.09 2004
(Gerçek Hayat 20-26 Mayıs 2005)
(Gerçek Hayat 20-26 Mayıs 2005)
YUSUFLAR...
boş kuyulara
boş kovalar sarkıtıyorum
biliyorum
bazen
boş kuyulardan
yusuflar da çıkar
(Beyza Akyüz)
Mor Çocuk...
-Bana bir Moritanya haritası çizsene.
-Nasıl çizeyim?
-Mor çiz.
Sonra çekip gittiler. Dünya çok sıkıcıydı.
-Nasıl çizeyim?
-Mor çiz.
Sonra çekip gittiler. Dünya çok sıkıcıydı.
(Hakan Albayrak / Mor Çocuk)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)