(Açılan sayfada önce alt tarafta "Free" düğmesine basmak gerekiyor. Gelen sayfada yine altta "Download-Ticket reserved. Please wait ... seconds" diyerek geriye doğru sayacak. Ardından "Download: sabret_gonlum.zip" diye bir link çıkacak. Ona tıklanarak, dosya indirilebilir...)
04 Temmuz 2005
Sabret Gönlüm!
Sabret Gönlüm, sabret!
(Açılan sayfada önce alt tarafta "Free" düğmesine basmak gerekiyor. Gelen sayfada yine altta "Download-Ticket reserved. Please wait ... seconds" diyerek geriye doğru sayacak. Ardından "Download: sabret_gonlum.zip" diye bir link çıkacak. Ona tıklanarak, dosya indirilebilir...)
(Açılan sayfada önce alt tarafta "Free" düğmesine basmak gerekiyor. Gelen sayfada yine altta "Download-Ticket reserved. Please wait ... seconds" diyerek geriye doğru sayacak. Ardından "Download: sabret_gonlum.zip" diye bir link çıkacak. Ona tıklanarak, dosya indirilebilir...)
Patron Dediğin...
Patron:
Demek bugun izin istiyorsun.Gel de ne istedigine beraberce goz atalim.Bir yilda 365 gun var.Bir yilda 52hafta olduguna gore ve sen her hafta 2 gun izinli olduguna gore geriye 261 gun kaliyor.Her gun 16 dakika isyeri disinda geçirdigine gore ki bu 170 gun yapiyor,geriye 91gun kaliyor.Her gun 30 dakika hahve molasi yilda 23 gun yapiyor.Boylece kaldi 68 gun yine her gun 1 saat yemek molasinda geçiyor.Bu da yilda 46 gun yapiyor.Geriye çalisacagin 22 gun kaliyor.Zaten her yil iki gun hastalik nedeniyle gelmiyordun kaldi 20 gun,yilda 5 gun de resmi tatillere gitti.Kaldi 15 gun,her yil de 2 hafta izin kullandigina gore geriye bir gun kaliyor.Hala izin almak istiyor musun?
Ve bir başka hikâye:
Padişahın biri, -'Bana yalan söyleyebilene bir küp dolusu altın vereceğim!'demiş. Yalancılar, hemen saraya koşusturup başlamışlar yalana; ''Bir kuş, aslanı kapıp yuvasına götürdü.'' ''Bunun neresi yalan?.. Kuş kartaldır, arslan da kuzu kadar minik bir yavru. Kaptı mi götürür tabii!..'' ''Komşu ülkede bir eşeği kral yaptılar!..'' ''Ülkenin kralı, pencereden bakınırken tacini düşürmüş. Tac da pencerenin altındaki eşeğin başına geçmiş. Tac kimin kafasındaysa, kral odur tabii!..'' ''Padişahım, ben gökyüzüne bir ok attım. Altı ay sonra geri döndü!'' ''Senin ok bir ağacın üstüne düşmüştür. Agaç, sonbaharda yapraklarını dökünce, takılacak yer bulamayıp yere inmiştir.'' Böylece padişah, her yalana gercek bir bahane bulmuş ve kimse padişaha bu yalandır dedirtememiş. Ama bir gun bir Kayserili gelmiş; ''Padisahım, sen benim babamdan borç olarak bir küp dolusu altın almıştın. Şimdi geri almaya geldim. Yalandır dersen ödülümü ver. Yalan değil dersen borcunu öde!..''
Demek bugun izin istiyorsun.Gel de ne istedigine beraberce goz atalim.Bir yilda 365 gun var.Bir yilda 52hafta olduguna gore ve sen her hafta 2 gun izinli olduguna gore geriye 261 gun kaliyor.Her gun 16 dakika isyeri disinda geçirdigine gore ki bu 170 gun yapiyor,geriye 91gun kaliyor.Her gun 30 dakika hahve molasi yilda 23 gun yapiyor.Boylece kaldi 68 gun yine her gun 1 saat yemek molasinda geçiyor.Bu da yilda 46 gun yapiyor.Geriye çalisacagin 22 gun kaliyor.Zaten her yil iki gun hastalik nedeniyle gelmiyordun kaldi 20 gun,yilda 5 gun de resmi tatillere gitti.Kaldi 15 gun,her yil de 2 hafta izin kullandigina gore geriye bir gun kaliyor.Hala izin almak istiyor musun?
Ve bir başka hikâye:
Padişahın biri, -'Bana yalan söyleyebilene bir küp dolusu altın vereceğim!'demiş. Yalancılar, hemen saraya koşusturup başlamışlar yalana; ''Bir kuş, aslanı kapıp yuvasına götürdü.'' ''Bunun neresi yalan?.. Kuş kartaldır, arslan da kuzu kadar minik bir yavru. Kaptı mi götürür tabii!..'' ''Komşu ülkede bir eşeği kral yaptılar!..'' ''Ülkenin kralı, pencereden bakınırken tacini düşürmüş. Tac da pencerenin altındaki eşeğin başına geçmiş. Tac kimin kafasındaysa, kral odur tabii!..'' ''Padişahım, ben gökyüzüne bir ok attım. Altı ay sonra geri döndü!'' ''Senin ok bir ağacın üstüne düşmüştür. Agaç, sonbaharda yapraklarını dökünce, takılacak yer bulamayıp yere inmiştir.'' Böylece padişah, her yalana gercek bir bahane bulmuş ve kimse padişaha bu yalandır dedirtememiş. Ama bir gun bir Kayserili gelmiş; ''Padisahım, sen benim babamdan borç olarak bir küp dolusu altın almıştın. Şimdi geri almaya geldim. Yalandır dersen ödülümü ver. Yalan değil dersen borcunu öde!..''
Kadınların Gözleri...
Kimlerin gözleri susmaktan hoşlanmaz?
İnsan gözleriyle konuşurmuş. Doğrusu bunu söylemek de, anlamak da kolaydır. Çünkü acı çeken bir insanın acısını gözlerinden anla(ya)mayacak kaç kişi çıkar; hele bir de yüz hatları eşlik ediyorsa o buğulu gözlere?!
Keza kişinin sevinci de hemen belli olur gözlerinden… Öyle ki sevinçli insanın gözleri âdeta ışıl ışıl yanar; sevinci dudaklarına yayılır, yüz hatları gevşer…
Ya korkan insanın gözleri? Korkutur… hem de hakikaten korkutur. İyice açılır gözler, bu arada pek naz yapmaksızın gözbebekleriyle birlikte büyüyüverirler…
Böylesi duyguları hem de en yalın, en canlı biçimleriyle gözlerde seyretmek isteyecekler bilhassa küçük bebelerin gözlerine baksınlar, bir de kadınların… Anlamak hiçbir surette çaba veya yetenek gerektirmeyeceği gibi tecrübe dahi istemez, sadece bakmak yeterlidir. Çünkü bebeklerin ve kadınların duyguları gözlerine perdesiz yansır, zira bebekler ve kadınlar suskun suskun bakmayı bilmezler. İtimad ediniz lütfen, bilselerdi bile beceremezlerdi.
- Her göz için geçerli mi bu sözümona kısıtlayıcı yargı?!
- Evet! - Peki her duyguyu kapsıyor mu? - Hayır!
Acı, korku, sevinç gibi köklü duygular özleri gereği dolayıma ihtiyaç duymazlar; bütün gözlerde olanca sadelikleriyle tezahür ederler. Düşünceyle ve hesapla işleri olmaz. Olmayınca saklanmaya da gerek görmezler.
İyilik düşüncenin eseri değildir; zira iyilik düşüncesizce yapılır. Önce yapılır, belki sonra düşünülür. Kötülükte ise durum tam aksinedir. İnsan düşünmeden, hesaplamadan, planlamadan kötülük yapamaz. Niyet unsuru işin içine girmediği durumlarda, meselâ korku, acı ve sevinç hallerinde gözler biteviye konuşurlar; hele bir de istekle dinleyecek gözler (!) varsa karşılarında…
Güzel güzel bakmak niyetsizce ve içtenlikle bakmaktır. İyilik yapanların gözlerine bakılırsa görülür; iyilik eylemden önce gözlerde tezahür eder, bu nedenledir ki farkedilmekten hoşlanmaz. Kötülük ise şiddetini niyetini gizleyerek artırır. Gizlilik iyiliği güzelleştirir, kötülüğü daha da çirkinleştirir. İyilik niyetinde olanlar, niyetlerini sakladıkça iyiliklerinin değeri artar; kötüler ise niyetlerini sakladıkları, saklayabildikleri ölçüde kötülüklerinin yol açtığı acıyı artırırlar.
Kötü kötü bakmak, hesapçılara mahsustur. Onlar hesap ederek bakarlar, hesaplarını saklamak için bakarlar. İnsanları aldatmayı becermeleri, kötülerin gözlerinde perde bulunması sayesinde değildir; bilâkis bu aldanış aldananların gözlerinde perde bulunduğu içindir. Kötü niyetlerin gizlenemeyeceği tek yer gözlerdir. Bu bakımdan kötülük bir tek gözlerde çıplak çıplak dolanır. Ne var ki hukuk için bakışlar kanıt teşkil etmiyor, hâkimler insanları gözlerine bakarak yargılayamıyorlar.
İnsan hayvan-ı nâtıktır, düşünen canlıdır. Düşünen canlı olmasaydı insan taaccüb edemezdi. Taaccüb ettiği içindir ki insanoğlu gülebiliyor da, korkabiliyor da. Dolayısıyla insanın sevinçlerinin de, korkularının da kökeninde taaccüb (şaşma/şaşırma) yetisi vardır. Gözler taaccübü saklayamaz, taaccüb gözlerde ve dahi gözlerden saklanamıyorsa, ister istemez korkular da, sevinçler de saklanamaz.
Kişi, düşüncelerini saklayabilir. Saklama işinde gözlerinden yardım da alabilir. Gözler, düşüncelerin saklanmasında becerikli birer yardımcıdır; duyguların saklanmasına gelince çokluk isteksizdir; hele hele düşüncenin doğrudan doğruya işin içine karışmadığı duyguların saklanmasında…
Aşıkların gözlerine iyi bakarsanız görürsünüz, onlar düşünmeden bakarlar, pervasızca bakarlar, duygularını öylesine koyverdikleri için değil, düşüncelerini işin içine karıştıracak bir halin mahalli olmadıkları için dünyaya dünya umurlarında değilmişcesine bakarlar… Aşıklar bebekler gibi içtenlikle bakarlar, ivazsız-garazsız bakarlar; aşk, içinde menfaat ve faydanın amaçlanmadığı tek insan davranışı olduğu için hesapsızca bakarlar.
HAKKIN DOSTLARI bir tek gözlerini saklayamazlarmış. Doğrudur; sır ehlinin sırrı kendini onların gözlerinde ele verir. Hallerini onların davranışlarına bakarak anlayamazsınız bu yüzden; sizi şaşırtırlar; Hak kendi dostlarını pekâlâ düşmanları suretinde saklayabileceği için anlayamazsınız. Peki gözler? İşte gözler bu yasanın yegâne istisnasını teşkil ediyor. HAK onların gözleri vasıtasıyla konuşur; bebeklerin ve kadınların gözleri vasıtasıyla nasıl konuşuyorsa aynen öylesine dolayımsızca konuşur.
Gözlerin güneşi insanlığın batısında batmış… Yasa gereği, belki bebekler değil ama, inanın, insanlığın batısında kadınlar da erkekler gibi battıkça batıyorlar; zira onlar da artık erkekler gibi bakıyorlar…
Her yerde boş gözler… zahiren hoş ama bâtınan boş gözler… yorgun gözler… bir göz okuru için yeterince ızdırablı görünen gözler… zira umutsuz gözler… sözü bitmiş, ruhu bitmiş, aşkı bitmiş gözler... görme/görülme yetisini kaybetmiş duygusuz ve meşgul gözler… Evet, yanlış okumadınız, yalnızlığa ihanet etmiş meşgul gözler… hesapla, kitapla meşgul ah o sevgisiz acınası gözler!
(Dücane Cündioğlu)
İnsan gözleriyle konuşurmuş. Doğrusu bunu söylemek de, anlamak da kolaydır. Çünkü acı çeken bir insanın acısını gözlerinden anla(ya)mayacak kaç kişi çıkar; hele bir de yüz hatları eşlik ediyorsa o buğulu gözlere?!
Keza kişinin sevinci de hemen belli olur gözlerinden… Öyle ki sevinçli insanın gözleri âdeta ışıl ışıl yanar; sevinci dudaklarına yayılır, yüz hatları gevşer…
Ya korkan insanın gözleri? Korkutur… hem de hakikaten korkutur. İyice açılır gözler, bu arada pek naz yapmaksızın gözbebekleriyle birlikte büyüyüverirler…
Böylesi duyguları hem de en yalın, en canlı biçimleriyle gözlerde seyretmek isteyecekler bilhassa küçük bebelerin gözlerine baksınlar, bir de kadınların… Anlamak hiçbir surette çaba veya yetenek gerektirmeyeceği gibi tecrübe dahi istemez, sadece bakmak yeterlidir. Çünkü bebeklerin ve kadınların duyguları gözlerine perdesiz yansır, zira bebekler ve kadınlar suskun suskun bakmayı bilmezler. İtimad ediniz lütfen, bilselerdi bile beceremezlerdi.
- Her göz için geçerli mi bu sözümona kısıtlayıcı yargı?!
- Evet! - Peki her duyguyu kapsıyor mu? - Hayır!
Acı, korku, sevinç gibi köklü duygular özleri gereği dolayıma ihtiyaç duymazlar; bütün gözlerde olanca sadelikleriyle tezahür ederler. Düşünceyle ve hesapla işleri olmaz. Olmayınca saklanmaya da gerek görmezler.
İyilik düşüncenin eseri değildir; zira iyilik düşüncesizce yapılır. Önce yapılır, belki sonra düşünülür. Kötülükte ise durum tam aksinedir. İnsan düşünmeden, hesaplamadan, planlamadan kötülük yapamaz. Niyet unsuru işin içine girmediği durumlarda, meselâ korku, acı ve sevinç hallerinde gözler biteviye konuşurlar; hele bir de istekle dinleyecek gözler (!) varsa karşılarında…
Güzel güzel bakmak niyetsizce ve içtenlikle bakmaktır. İyilik yapanların gözlerine bakılırsa görülür; iyilik eylemden önce gözlerde tezahür eder, bu nedenledir ki farkedilmekten hoşlanmaz. Kötülük ise şiddetini niyetini gizleyerek artırır. Gizlilik iyiliği güzelleştirir, kötülüğü daha da çirkinleştirir. İyilik niyetinde olanlar, niyetlerini sakladıkça iyiliklerinin değeri artar; kötüler ise niyetlerini sakladıkları, saklayabildikleri ölçüde kötülüklerinin yol açtığı acıyı artırırlar.
Kötü kötü bakmak, hesapçılara mahsustur. Onlar hesap ederek bakarlar, hesaplarını saklamak için bakarlar. İnsanları aldatmayı becermeleri, kötülerin gözlerinde perde bulunması sayesinde değildir; bilâkis bu aldanış aldananların gözlerinde perde bulunduğu içindir. Kötü niyetlerin gizlenemeyeceği tek yer gözlerdir. Bu bakımdan kötülük bir tek gözlerde çıplak çıplak dolanır. Ne var ki hukuk için bakışlar kanıt teşkil etmiyor, hâkimler insanları gözlerine bakarak yargılayamıyorlar.
İnsan hayvan-ı nâtıktır, düşünen canlıdır. Düşünen canlı olmasaydı insan taaccüb edemezdi. Taaccüb ettiği içindir ki insanoğlu gülebiliyor da, korkabiliyor da. Dolayısıyla insanın sevinçlerinin de, korkularının da kökeninde taaccüb (şaşma/şaşırma) yetisi vardır. Gözler taaccübü saklayamaz, taaccüb gözlerde ve dahi gözlerden saklanamıyorsa, ister istemez korkular da, sevinçler de saklanamaz.
Kişi, düşüncelerini saklayabilir. Saklama işinde gözlerinden yardım da alabilir. Gözler, düşüncelerin saklanmasında becerikli birer yardımcıdır; duyguların saklanmasına gelince çokluk isteksizdir; hele hele düşüncenin doğrudan doğruya işin içine karışmadığı duyguların saklanmasında…
Aşıkların gözlerine iyi bakarsanız görürsünüz, onlar düşünmeden bakarlar, pervasızca bakarlar, duygularını öylesine koyverdikleri için değil, düşüncelerini işin içine karıştıracak bir halin mahalli olmadıkları için dünyaya dünya umurlarında değilmişcesine bakarlar… Aşıklar bebekler gibi içtenlikle bakarlar, ivazsız-garazsız bakarlar; aşk, içinde menfaat ve faydanın amaçlanmadığı tek insan davranışı olduğu için hesapsızca bakarlar.
HAKKIN DOSTLARI bir tek gözlerini saklayamazlarmış. Doğrudur; sır ehlinin sırrı kendini onların gözlerinde ele verir. Hallerini onların davranışlarına bakarak anlayamazsınız bu yüzden; sizi şaşırtırlar; Hak kendi dostlarını pekâlâ düşmanları suretinde saklayabileceği için anlayamazsınız. Peki gözler? İşte gözler bu yasanın yegâne istisnasını teşkil ediyor. HAK onların gözleri vasıtasıyla konuşur; bebeklerin ve kadınların gözleri vasıtasıyla nasıl konuşuyorsa aynen öylesine dolayımsızca konuşur.
Gözlerin güneşi insanlığın batısında batmış… Yasa gereği, belki bebekler değil ama, inanın, insanlığın batısında kadınlar da erkekler gibi battıkça batıyorlar; zira onlar da artık erkekler gibi bakıyorlar…
Her yerde boş gözler… zahiren hoş ama bâtınan boş gözler… yorgun gözler… bir göz okuru için yeterince ızdırablı görünen gözler… zira umutsuz gözler… sözü bitmiş, ruhu bitmiş, aşkı bitmiş gözler... görme/görülme yetisini kaybetmiş duygusuz ve meşgul gözler… Evet, yanlış okumadınız, yalnızlığa ihanet etmiş meşgul gözler… hesapla, kitapla meşgul ah o sevgisiz acınası gözler!
(Dücane Cündioğlu)
Dünyanın bir ucunu seyretmek!
Şu internet yok mu sevgili günlüğüm, :) bir de sen yok musun?
Yahu bak sana bir adres kaydedeyim de gör bilmem kaç bin km uzaktan bir webcam görüntüsünü. Bir sürü yer, üniversiteler vs. ve oralardan güncel görüntüler...
Kimi yerler yağmurlu, basık, öyle fotoğrafta bile sıkıcı, kimi yerler daha bir başka... O yerler adamı yerler mi?
http://www.instacam.com
Hani o ezgideki gibi;
Uzaklarda, uzaklarda, hain sinsi tuzaklarda!
Kimler ölür, kimler kalır, geceleyin uzaklarda?
Ya da şöyle bir soru sorayım, en can alıcı ve oturaklı soru olsun o, yerler hakkında:
"Yerlere tükürülmemiş yerler, neredeler?!" (İ.Özel)
Yahu bak sana bir adres kaydedeyim de gör bilmem kaç bin km uzaktan bir webcam görüntüsünü. Bir sürü yer, üniversiteler vs. ve oralardan güncel görüntüler...
Kimi yerler yağmurlu, basık, öyle fotoğrafta bile sıkıcı, kimi yerler daha bir başka... O yerler adamı yerler mi?
http://www.instacam.com
Hani o ezgideki gibi;
Uzaklarda, uzaklarda, hain sinsi tuzaklarda!
Kimler ölür, kimler kalır, geceleyin uzaklarda?
Ya da şöyle bir soru sorayım, en can alıcı ve oturaklı soru olsun o, yerler hakkında:
"Yerlere tükürülmemiş yerler, neredeler?!" (İ.Özel)
Ufuk "GENİŞLETEN" Bir Makale...
Çok sıkıntılı dakikalar yaşıyor olduğum bir zamanda Rabbim bana şu alttaki yazıyı bulmayı/okumayı nasip etti sevgili günlüğüm ve ferahladım. Sana da kaydedeyim isterim.
Ruh ve Akıl
“Ruh", insanı insan yapan, fakat "ne olduğu?" sorusunu da cevaplayamadığımız bir hakikat. Kur'an'ın beyanı bu konunun akla kapalı olduğunu gösteriyor: "Bir de sana Ruh1 hakkında soru sorarlar. De ki: 'Ruh Rabbim'in emrindedir. O'nun bileceği işlerdendir. Size sadece az bir ilim verilmiştir." (İsra, 17/85).
Hayattaki müşahedelerimiz de bunu teyid ediyor ve akıl sahibi her insan kendisinde madde-ötesi bir yan bulunduğunu hissediyor. Fakat, büyük bir ilim ve tefekkür insanının belirttiği gibi, "Tarihte ruh hakkındaki düşünce sapmaları ruhun mâhiyeti ile fonksiyonu karıştırıldığında ortaya çıkmıştır. Allah insan ruhunun mâhiyeti hakkında icmali bilgi verirken, fonksiyonları ve tezahürleri hakkında tafsili bilgi toplamaya izin vermiştir"
Dolayısıyla, günlük tecrübeler ışığında doğru sorularla ruhun fonksiyonları hakkında fikir sahibi olmaya çalışmak, daha sıhhatli bir yaklaşım olabilir.
Bedenimiz-organlarımız ve akıl-irade
Bir beden hareketi, şuur, akıl ve iradeyle yapıldığı takdirde mânâ taşır. Peki, "maddî bir bütün" olarak beden veya onun bir uzvu akıl ve iradeye sahip olabilir mi? Çeşitli azaların yaptığı anlamlı hareketler onlara verilebilir mi; meselâ bir eşyayı tutmak, taşımak, veya yerine koymak; kalem tutup yazı yazmak; gürültüye karşı kulakları tıkamak vs? Herhangi bir organ kendisi veya bir başka organ, veya bütün vücud için karar verip bir hareket yapabilir mi? Sadece fizyolojik ve mekanik açıdan bakıldığında bile görülür ki, her organ "beden bütünüme hizmet ettirilir (el yazacağı zaman, önce gözle görülemeyen bir niyet ortaya çıkar, parmaklar bir araya gelir ve kalemi tutar, kol ve dirsek buna göre pozisyon alır, baş o yöne bakar, el yazmaya başlar). Hiçbir organ, yaptığı hareketi kendi tasarlayamaz ve yapamaz. Dolayısıyla bir elin, parmağın, ayağın, başın yaptığı mânâ taşıyan bir hareket ona verilemez. Peki, tek başlarına akıl ve irade sahibi olmayan organlar, belli hedefe matuf bir hareketi birlikte nasıl yapabilirler? Meselâ yürürken kollar, bacaklar ve baş hareket eder. Bunları bir "bütün" olarak beden tasarlayabilir mi? "Beden" olarak gördüğümüz "insan" sadece et ve su yığını, doku ve organ topluluğu mudur?
"Beyin?" sorusu
Bedenin şuurlu hareketler yapmasının sebebi beyin midir? "Beyin" denilen, % 9O'ı sudan müteşekkil olan, yaklaşık 1,5 kilogram ağırlığındaki kütle; şuur, akıl, irade ve ideal sahibi olabilir mi? insan için tercihte bulunabilir mi? Sevebilir, kızabilir mi? Bu maddî kütle akıl denilen "akıl-almaz" hakikati üretebilir mi? Kafatası içine hapsolmuş durumda, dış dünyaya kapalı, fakat beş duyu vasıtasıyla dışarıdan gelen renk, ses, koku, tat ve dokunma duyusuyla ilgili bilgileri zahirî sebebler açısından ışık ve ses dalga boyu, koku ve tat molekülü, sertlik, yumuşaklık vs olarak algılayan beyin, varlıkları mânâlarıyla idrak edebilir mi? Bu fizikî birimleri insan aklı, iradesi, inancı ve değer hükümleri açısından anlamlı bilgilere nasıl dönüştürüp yorumlayabilir? Bunların, hem fizikî âlemde bulundukları hâl ve yerler, hem de temsil ettikleri fizik-ötesi mânâlar açısından insana faydalı mı zararlı mı olduğunu nasıl temyiz ve tefrik eder? Kısacası, "beyin" denilen maddî kütle, varlığa nasıl mânâ verebilir? Akıl ve irade nerededir? Madde üstü, şuurlu ve aklî bir temayül olarak niyet, irade ve muhakeme merkezi vazifesi gören yanımız neresidir? Dünya üzerinde hemen her dilde "ruh" mânâsındaki bir terimle ifade olunan ve insanî özümüzü teşkil ettiği kabul edilen "beden-ötesi bir kıymetle midir?
İnkâr edilemeyecek hakikat şu: hem maddî (beden), hem de maddeötesi (ruh) bir yanımız var. Fizikî bir âlemde yaşıyoruz. Maddeyi inkâr edemeyiz. Maddî birer gerçeklik olan beş duyu ile beyin arasında anatomik ve fizyolojik irtibat var, ve bu duyular ancak fizikî âlemi algılayabilir (ruhun pencereleri). Dışarıdan beş duyu vasıtasıyla aldığımız bilgiler beyinde tâbi tutuldukları fizikî işlemleri takiben, algılayamadığımız şekillerde, şuur, akıl ve irade sahibi ruha iletilir. Bu bilgileri fizikî âlemdeki dar şekil ve mânâlarının ötesinde değerlendirip anlamlandıran, aklî ve iradî olarak cevaplandıran da "ruh" olur; bir miktar su ve hücre değil. Fakat bu değerlendirme neticesindeki tepki, "düşünme" safhasını takiben eğer beden üzerinden çeşitli mimik ve hareketler yoluyla gözükecekse (beden dili), ruh bunu bedene beyin (ve kalb) yoluyla iletir. Yani "ruhun beden ile irtibatı en başta beyin (ve kalb) üzerinden oluyor" denebilir. Sebebler âleminde ise, insan bedeninde maddî bir ara-istasyonun varlığı gereklidir. İşte bu, beyindir.
Meselâ ruhumuza (daha doğrusu ruh halimize) ayna tutan en önemli azalarımızdan biri gözlerimizdir. Ruh, karşılaştığı yeni durum veya kişilerden hoşnutluk veya huzursuzluk duyar ve bunu beden üzerinden belli eder (belli etmek istemese de, dikkatli gözler bunu görebilir). Bu "hâl" bizatihi beyne ait olabilir mi? Hayır! Akıl ve irade sahibi ruhun tepkisidir bu. Beynin buradaki konumu ise, ruh hâlinin onun üzerinden vücuda yansımasıdır (vücud dilini iyi okuyabilenler o kişinin hâlet-i rûhîyesini iyi anlar). Meselâ ruh hâlinin anlaşılmasını istemeyen bir kişi, bakışlarını etrafından kaçırır. Peki, gözlerden okunan pozitif veya negatif duygular beynin hissettiği duygular mıdır? Beyin sevip kızabilir mi?
Materyalist bilim adamları ve bilhassa beyin araştırmacıları ise çok büyük bir hataya düşmekte, insanın şuur, akıl ve iradesinin esas merkezi olarak beyni kabul etmektedirler. Bu yaklaşım, televizyonda gördüğü görüntülerin kaynağını ekrandan veya televizyon kutusunun içinden bilen bir bebek veya çocuğun durumuna benzemektedir.
Biliriz ki, ekrandaki görüntünün kaynağı ekran veya televizyon kutusunun içi değildir. Kutudaki elektronik devrelerin vazifesi, anten üzerinden gelen elektromanyetik dalgaları görüntüye dönüştürmek, ekranın vazifesi de, bunları göstermektir. Bu dalgalar görüntüye kaynak teşkil eden madde ve mekânı temsilen gönderilir, uzayda yol alır, alıcı antene ulaşır ve TV kutusu içindeki dönüştürücüler yoluyla ekrana görüntü olarak yansır. Biz bu görüntülerin başka yerde imal edilip gönderildiğini, ekranın sadece bunların gösterildiği bir sahne görevi gördüğünü biliriz, işte insan beyni de, TV kutusu benzetmesiyle yapı ve fonksiyonu anlaşılabilecek bir realitedir, ama asla dalganın ve görüntünün esas kaynağı değildir. Yani insanın gözle görülen bütün iradî (zaman zaman da gayr-i iradî) davranışlarının kaynağı beyin değil, ruhtur. Beyin, sadece ruhtan gelen sinyallerin (şuur, akıl ve iradeye dayanan duygu ve düşünce sinyalleri) beden üzerinde görülecek (dış dünyaya aksedecek) davranışlara dönüştürülmesinde rol oynamak üzere bedene konmuş maddî bir vasıtadır. Bizim davranışlarımız da (dışarıdan bakıldığında) işte o televizyon ekranındaki görüntü gibi düşünülebilir. Fakat bir farkla: televizyon antenine gelen dalgalar gözle görülmez, ancak ölçülebilirken, ruhtan beyne gelen dalgalar ne görülebilir, ne de ölçülebilir. Ayrıca, fizikî âlemde elektromanyetik dalgaların kaynağında (veya yol aldığı ortamda) bir problem olabilir. Anten ve televizyon kutusu iyi çalıştığı halde dalga gelmeyince veya sağlıklı gelmeyince ekrana hiçbir görüntü yansımaz, veya bozuk yansır. Diğer yandan, elektromanyetik dalgalar sağlıklı şekilde gelse de, televizyon kutusu içindeki elektronik devrelerde veya ekranda arıza olduğunda yine sağlıklı görüntü elde edilemez.
İnsan için düşündüğümüzde, davranış bozukluklarının sebebinin ruh olduğu söylenemez. Çünkü insan ruhu ona üflenmiş ilâhî bir nefhadır; akıl ve iradeden yoksun olmadığını biliyoruz. O zaman diyebiliriz ki, beyinden ruha veya ruhtan beyne bilgi iletilmesinin önünde beyindeki veya bedendeki herhangi bir arızadan (veya nefisten) kaynaklanan engeller söz konusu olabilir. Ruh bu durumda akıl ve iradeye dayanan sinyallerini beyne aktaramaz, veya beyin bunları sağlıklı şekilde alamaz. Bu yüzden beyinde sebebler açısından gerekli süreçler sağlıklı işlemez (beyin tomografisinde de bu görülebilir). Böyle bir insana dışarıdan bakıldığında dengesiz, abuk-sabuk davranışlar ve anormallikler görülür.
Bilhassa beyinde, doğum öncesinde, esnasında veya sonrasında çeşitli sebeblerden dolayı meydana gelen bazı kalıcı hasarlar da, ruhun dünya hayatında bedenle "akıl ve şuur" dairesinde temas kurmasına engel olabilir, "zihin özürlü" denilen bu kişiler de yaptıklarından dünyada ve ahirette sorumlu olmazlar. Uyku, baygınlık, koma hâli, ve akıl sağlığının geriye dönmeyecek şekilde yitirilmesi de bunun gibidir. Bedenden ruha doğru olan tesirlere bir başka misâl aşırı yemeye bağlı olarak kanın ve dolayısıyla oksijenin büyük kısmının mideye yönelmesi neticesinde beyne az oksijen gitmesi ve uykunun gelmesidir. Burada da ruhun beyinle teması zayıflar, şuur ve irade baskılanır ve faaliyetleri azalır. Aynı şekilde, güzel koku da bedenden ruha doğru bir tesir olarak güzel duyguların doğmasına vesile olur. Meselâ frontal lob tümörü gibi, insan beyninin ön kısmındaki hasarlara bağlı davranış değişiklikleri, o insanda daha önce asla görülmemiş edebe aykırı hâllerin ortaya çıkmasına yol açabilir. Fakat bunlar ruhtan değil, ruh-beden münasebetinin sağlıklı kurulması önünde engel teşkil eden beyindeki problemlerden dolayıdır.
Meselâ alınan ilâçlar mide-beyin üzerinden ruhu baskılayıp ruhun bedenle irtibatını şuur, akıl ve irade dairesinde sağlıklı bir şekilde devam ettirmesini engelleyebilir. Bu durumda insan ruhu bir bakıma devre dışı kaldığından, beden de başıboş hâle gelir, aklî ve iradî olmayan davranışlar göstermeye başlar (teröre varıncaya kadar). Meselâ ruhdan gelen akıl ve irade sinyalleri, beyne -veya kalbe- vardığında, buradaki geçici veya kalıcı rahatsızlıklardan (kanama, ödem, oksijen azlığı gibi) dolayı, kalbe, dile ve bedene sağlıklı şekilde yansımaz. Yaşanmış bir hâdise: Trafik kazası sonucunda beyninde uzun süre devam eden bir hasardan dolayı, kıymetli bir öğretmen arkadaşımız eski tanıdıklarıyla karşılaştığında, dilinde ve davranışlarında onlarla yeni tanışıyormuş gibi hafıza kaybına benzer belirtiler görüldü. Yıllar bu şekilde geçti. Daha sonra eski(meyen) dostlarından biriyle tekrar karşılaşınca, dostunun "Kazadan sonra uzun süre beni hatırlayamadın." demesi üzerine, "Hayır! Hatırlıyordum. Fakat ifade edemiyordum." dedi. İşte burada hatırlayan, muhakeme eden, seven ruhtu, fakat kendini ifade etmesinin önünde beyinden kaynaklanan engeller vardı. Dolayısıyla, bu insanın ruhu, böyle bir problem yaşamamış birinin ruhu gibi akıl, şuur ve irade sahibidir, fakat yukarıdaki (görünür) sebebten dolayı beyinle sağlıklı bir irtibat kuramamaktadır.
Sivas Devlet Hastahanesi'nde yıllarca "bitkisel hayafta yatan annesi için aynı hastanede çalışan bir hastabakıcı şu mânâda konuşuyordu: "Annem bitkisel hayatta. Beyni ölmüş durumda. Sadece gözlerini oynatabiliyor. Fakat ben buna da razıyım. Çünkü bana bakışlarında sevgiyi görüyorum. O da beni görmekle yaşama gücü buluyor. Ruhen anlaşıyoruz." Bu ifadeler de gösteriyor ki, ruh sağlıklı, fakat meramını anlatamıyor, çünkü önünde beyinden kaynaklanan engeller var. Bu gibi bir fizyolojik problemi aşmanın ve o insanın ruhuyla farklı bir şekilde iletişime geçmenin (büyük bir zâtın başka bir maksatla kullandığı orijinal ifadeyle, "onun ruhuna misafir olmanın") yolu bulunsa, bu meselenin hakikati anlaşılabilir. Demek ki, ruhen anlaşma, hasta olan kişi beyin fonksiyonunu yitirmiş olsa da mümkün olabiliyor; akıl sahibi ruh, iradesiyle zorlayınca, bu dua yerine geçiyor ve kabul görüyor. Burada, büyük bir ilim ve düşünce insanının belirttiği şu hususun altını çizmemiz gerekiyor: "Ruhun beden üzerindeki hâkimiyeti beden üzerine yerleştirilen ve birer start düğmesi fonksiyonu gören yapılar, organlar ve endokrin bezler üzerinden gerçekleşir. Bu yapılarda bozukluk ve arıza olursa ruh bedendeki fonksiyonlarını sağlıklı yerine getiremez."
Beynin ötesi
Dolayısıyla, insanı beyin üzerinden anlamak ve onunla sınırlamak ne kadar yeterli ve doğru?!... Aslında beyin araştırmalarıyla bu sürecin sadece son safhası, ruhdan gelen cevabın beyinde beden âlemine uygun hâle gelme safhası anlaşılmaya çalışılıyor. Bu sürecin önceki safhaları ise bize kapalı. Akıl ve irade sahibi olan ruh nasıl algılar ve kemâle erer, bilemiyoruz. Fakat şurası açık ki, insan eğitildiğinde beyni değil, ruhu eğitilir; bu esnada irtibat beyin üzerinden olur. Güzel ahlâkı yansıtan davranışların da ruha ait kemalâtın neticesi olduğunu söyleyebiliriz.
Beyin araştırmalarının (Neuroscience) son 25 yılda geldiği noktayı Mayıs 2005 sayısında değerlendiren Discover dergisi, ABD'nin önemli üniversitelerinden on dört profesöre değerlendirmelerini sordu. Ne yazık ki, bilim adamlarının hepsi, insanın şuur, akıl, irade, duygu, düşünce ve davranışlarının esas kaynağı olarak beyni görüyorlar ve ruhu reddederek, ruhun ulaşılmazlığı ile ilgili meseleleri ve fonksiyonlarını beyne verip bunların gelecekte çözülebileceğini iddia ediyorlar.
Beyin inkâr edilemez. Duygu (sevgi, nefret vs), düşünce, niyet, istek gibi elle tutulamayan ve davranışlarımıza temel teşkil eden madde-ötesi hâl ve temayüllerimizin tabii ki (tıpkı TV ekranında görüntünün görülmesi gibi) beyinde görülüp tesbit ve takip edilebilecek maddî yanları var, fakat bunlar sebep ve kaynak değil, sadece beyindeki yansıma ve sonuçlardır. Beyindeki organik problemleri anlamak ve tedaviyi belirlemek açısından da beyin araştırmaları önemli. Fakat beyin ile ruhun fonksiyonları birbirine karıştırılmamalı. İnsanı, onun duygu, düşünce ve iradî davranışlarını beynin ürünü olarak görme hatasına düşülmemeli.
İnsan bedenini ve bunun fonksiyonlarını anatomi, fizyoloji, biyokimya ile izah edebiliriz ama "insan"ı edemeyiz. Çünkü "insan", beden ve beyninin toplamından fazla bir şeydir. Şuur, akıl ve irade sahibi bir ruhu vardır. Ruhun fonksiyonlarının bir kısmını beyin-beden üzerinden anlamaya çalışırken biyoloji temelli yaklaşımın tuzaklarına düşmemeliyiz. Materyalist bilimin beyne atfettiği "akıl" gibi olağanüstü kompleks bir hakikate de hiçbir organizma ve sistem kendiliğinden sahip olamaz; ancak dışarıdan verilmesi gerekir.
Akıl sahibi ruh bedenle irtibatını devam ettirdiği müddetçe, yani kişi dünyada akıl sağlığı nimetiyle yaşarken, meselâ onu çok üzen (burada üzülen beyin, yani su olabilir mi?) bir haber aldığında bundan müteessir olur ("hassas ruhlar" deyimi). Beden de ruhun bu hâlinden beyin (ve kalb) yoluyla etkilenir (ruh-beden bütünlüğü), yani ruhun sıkıntısı ister istemez bedene yansır. Bundan dolayı beden güç yitirir, direnci azalır ve vücudda çeşitli hastalıklar baş gösterir. Yukarıda, bedenden ruha doğru olan tesirlerden farklı olarak, burada önce ruh müteessir olur, acı ve ızdırab duyar, sonra da ruha bağlı olarak beden. Himmeti bütün insanlık olan hassas ve muzdarip ruhların duyduğu, gördüğü, haberini aldığı kötü gelişmeler karşısında vücudlarının sarsılması bundan (aslında ruhlarının sarsılmış olmasındandır. Ruhen çok hassas insanlarda bedenî hassasiyetler (meselâ ağrı ve acı eşiklerinin çok düşük olması, ani rahatsızlanmalar da) görülebilir. Bir de, aklı yerinde olduğu halde yağmur altında ıslanmayacak kadar hassasiyetten yoksun ruhlar vardır. Burada kabalık ruha mı aittir, yoksa başka bir mekanizma mı söz konusudur, bilemiyoruz (Bir ilâhî nefha olan "ruh", kaba olabilir mi?).
Diyebiliriz ki, insan konuştuğunda da, aslında konuşan ruhudur, dili ve beyni değil, insan bedeni (beyin, sinir, gırtlak, çene, dil, ağız) buna uygun yaratılmıştır. Ruh konuşmak istemediğinde dil de konuşamaz. Bazen, ruh bir şeyden müteessir olduğunda, ruh-beyin-beden etkileşiminde arıza baş gösterebilir ve dil konuşmak istese de konuşamaz.
Bütün bunlar, "Beyin üzerinde araştırma yapılmasın!" mânâsına gelmiyor. Araştırmalar devam etmeli. Akıl ve irade dairesi içinde kalan konularda insanlığa faydalı olmak için elden gelen yapılmalı. Diğer yandan da, insanın var oluşuyla ilgili en tatmin edici izahın Yaratıcı'nın insana kâmilen bahşettiği dinde olduğu unutulmadan terbiye yoluyla ruhun kapısı çalınmalı, ona misafir olunmalı. Beynin sadece bir vasıta olduğu, insanın kemalâtının beyinde değil, ruhta olduğu görülmeli.
"Ruh" kelimesi günlük konuşmalarda sıkça kullanılsa da, bugün inkârcı bilimden beslenen materyalist felsefenin tesiriyle aslında çok ciddiye alınmıyor. Bu yüzden insanın duygu, düşünce, söz ve davranışlarına izah getirilirken sadece beyin esas alınıyor. Ruhun ve onu Üfleyen Zât'ın varlığına inandığı halde, inkarcı bilim terminolojisini duya duya, ağız alışkanlığıyla sürekli "beyin" kelimesini kullananların bir kısmı, farkında olmadan ruh gibi madde-ötesi bir hakikati kastediyorlar aslında.
Hâlbuki insan ruhu, bizim yakıştırmamızla varolan bir teveh-hüm veya kendisine gerek duyulduğunda devreye giren bir varlık değil, sürekli canlı, uyanık, şuur, akıl ve irade sahibi bir özdür ve insan beyni ve bedeni üzerinde görülen his, fikir, hâl, kelâm ve davranışlarla kendini gösterir. Ahlâk onda teşekkül eder. İhmale uğradığında ve yaratılış hikmetine ters tesirler altında kaldığında maneviyata kapanır; kaba, hoyrat ve hayvanî hâle gelir (vicdan fakültesinin felç edilmesi).
Düşünen ruh
Düşünme ve hayal etmemiz ne ölçüde sür'atli ise, niyet ve irademize bağlı olarak fiillerimiz de o ölçüde hemen yaratılıyor. Bedenimiz bu sür'ate uygun yaratılmış (gözlerimizin hızlı hareket edebilmesinden, düşüncelerimizi dilimizle hızlı şekilde ifade edebiliyor olmamıza kadar). Yani ruhun seyyaliyetine uygun bir beyin ve beden verilmiş.
Beyindeki sinaps aktivitesinde iyon mekanizmalarının rolü üzerine yaptığı çalışmaları sebebiyle 1963 yılında Nobel Tıp mükâfatı almış olan John Eccles beynin kendi başına anlamlı bir fonksiyon göremeyeceğini şu şekilde ifade ediyor:
"Madde ve enerjiden farklı bir dünyaya ait olan zihnî tecrübelerin elde edilmesi önemli bir meseledir ve Darwinci evrim teorisi bunu izahta yetersiz kalmaktadır. Düşünme prosesi kendiliğinden olmaz. Siz düşünmedikçe beyin birşey yapamaz. Düşünme işini beynin yaptığına inanırsanız determinist materyalizmin tuzağına düşmüş olursunuz. Biz ruhî varlığımızla durmaksızın fonksiyon görüyoruz ve bu esnada beyni kullanıyoruz... Konuşma ise gırtlak veya ses kutusunun yaratılmasıyla ortaya çıktı... Lisan da insana mahsustur. Hayvanlar her çeşit işaret kullanır fakat aralarında tarif ve delillendirme yapamazlar... Bunun tabiî seleksiyonla bir ilgisi yok. Darvvinci tipte bir evrimin gerektirdiğinden çok daha ötede bir yerdeyiz biz. İllk insan da bizimkine benzer bir beyne ve potansiyele sahipti. İlk insan1 dediklerimiz 'uygar' dediklerimizden daha uzun süre varoldular. Gezegenin en ilkel halkının bebeklerini alsak ve onları toplumumuzda büyütsek, Gadusek'in birkaç defa gösterdiği gibi, bizimle aynı şekilde gelişirler. Yani beyinlerimizin tabiî seleksiyon ile hiçbir münasebeti yok. Getireceğimiz bütün izahlar ancak ilâhî plânın bir parçası olabilir... 'ilâhî lütuf veya başka bir-şey deyin, fakat biz ateist Jacques Monod'nun dediği gibi kaosun tesadüfünden ortaya çıkmadık." (Denton, 1993).
Eccles bir başka yerde de şunları söylüyor: "Darvvinci evrim teorisi, modern haliyle bile, kendisi için devam edegelen şu büyük problemi görmemektedir: Canlı organizmalar, madde ve enerjiden müteşekkil dünyadan farklı, yani maddî olmayan bir dünyada zihnî tecrübeleri nasıl elde etmektedir?.. Rahatsız edici husus şudur ki, evrimciler "zihin" denilen realiteyi kendi materyalist teorileriyle izah edememekten pek kaygı duymamışlardır. Klâsik eserlerin hiçbirinde zihinle ilgili en ufak bir bahis yoktur. Pop-per, 'Şuur, hayatın menşei kadar büyük bir sırdır; içine nüfuz edemeyeceğimiz kadar1 demişti. Evrimci yaklaşıma göre, şuur tamamen maddî dünyanın bağrında bütünüyle tesadüfi bir süreçtir. Fakat aslında şuur, evrimciliğin önünde teneşirdeki kadavra gibidir." (Eccles, 1994). Yani evrimciler, izah edemediği "şuur" problemini kaldırıp gömebilecek durumda değildir.
Neticede şuuru, aklı ve iradeyi beyin üretmez, insanın düşünmesi, beyninin düşündüğü mânâsına gelmez. Belki, insanın kabaca ne düşündüğü (fikrî mi, yoksa hissi mî) beyin üzerinden görülebilir. Bugün, insan hangi tür düşünce içindeyken (mücerret mi, yoksa müşahhas mı), beyindeki hangi bölgenin aktif hâle geldiği PET teknikleriyle görülebiliyor. Buna bir çeşit, çok kaba "düşünce okuması" denebilir. Halbuki Kur'an, kalblerde olanı Allah'ın bildiğini 14 asır önce bildiriyor.
"Ruh" hakikati
İslâm mütefekkirlerinin "ruh" hakkındaki önemli değerlendirmelerinden biri (mealen) şu şekildedir: "Ruh hakkında konuşurken Kur'an ve Sünnete bağlı kalınmalıdır. Ruhun mâhiyeti hakkında insana bilgi olarak çok az şey verilmiştir. Ruh şuur sahibi bir kanun-u emrîdir. Emr ve irade alemine aittir. Bu cevher içinde zihin, his, irade, latife-i rabbaniye ve vicdan mekanizması vardır, insanî nefs, ruh anlamında kullanılır. Nefis, akıl ve kalb insan ruhundaki ayrı latifeler ve mekanizmalardır. Her birinin cismaniyet âlemini oluşturan insan bedeninde karşılığı olan kuvveler ve organlar vardır. Kuvveler cismanî boyuttaki santraller iken, latifeler kalb ve ruh boyutundaki cevherlerdir... Allah ruhun mâhiyetini icmâlî, fonksiyonlarını tafsili bırakmıştır. Bu açıdan aklı ve idraki zorlamamalıdır. Ancak, ruhun fonksiyonları, tesirleri ve tezahürleri konusunda çalışmalar yapılabilir.
"Beynin akılla ilişkisi ne ise, maddî kalbin manevî kalble ilişkisi de öyledir. İnsandaki mülk âlemi, misâl âlemi ve melekut âlemi birbiriyle çok sıkı bağlantılıdır. Sürekli birbirlerine karşılıklı olarak tesir ederler. Aklın cismanî bedendeki izdüşümü, bağlantı noktası ve temsilcisi insan beynidir. İnsan beyni, akıl latifesinin beden sarayındaki şubesidir. Allah'ın insana verdiği latifeler ve kuvveler birer emanettir; korunmalıdır ve veriliş gayesi istikametinde kullanılarak şükrü eda edilmelidir..."
İnsan, nesne ve hâdiseleri çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılıkta aynı şekilde algılamaz ve hissetmez. Bunun sebebi maddî olabilir mi? On yedi ve elli iki yaşlarında aynı kitabı okurken, aynı meyveyi yerken, aynı insanlarla konuşurken, beyindeki anlamlandırma ve lezzet almayla ilgili maddî (biyokimyevî, elektro-kimyevî, hormonal) süreçler ölçülüp karşılaştırıra fark bulunur. Fakat bu bir gösterge ve neticedir, âmil ve sebeb değildir. Sebeb madde-ötesidir. Ruhun fakülte ve latifelerinin faaliyet, hissetme ve idrak seviyelerinin yükselmesi, incelmesi, hassaslaşması ve derinleşmesiyle ilgilidir.
Belli yaştan itibaren kız ve erkek çocukların alâka duydukları konularda, hâl, hareket ve tercihlerinde, farklılaşmalar başlar. Erkekler daha hareketli, atılgan, vurmaya, kırmaya meyillidir; kızlar ise daha hassas ve çekingen davranışlar gösterir. Erkek ve kızlara yapılarına ve hayattaki vazifelerine uygun bir ruh verilmektedir. Burada, beyinde görülen maddî reaksiyonlar sebeb değil, ancak netice olabilir (ekrandaki görüntünün sebebi TV kutusu ve ekran olmadığı gibi). Kimyevî çözeltiler ve elektrik akımları, kendilerinden daha üst durumlar olan ve insan ruhunun hâllerini işaret eden seviyeleri nasıl doğurur ki? Neden yapsın ki? "Beyin" dediğimiz "madde"nin, hayatı, insanı, insanın ileri yaşlardaki durumunu içine alan bir ileri görüşü olabilir mi?
Günlük tecrübelerimiz bile, şuur, akıl ve irademizin bedenimizi aşan şeyler olduğunu gösterir. Meselâ "kendi burada, kafası başka yerde" veya "dalmış gitmiş" gibi deyimlerle anlatılan durumu ele alalım. Şuur sahibi ruh ilgilenmeyince, insan, gözü açık olsa da görmez; kulağı ses alsa da duymaz. Demek ki, gözün fizyolojik olarak çalışması, gerçekten (ruhun) görmesi mânâsına gelmiyor. Ruh ancak şuur ve iradeyle bakınca göz (doğrusu ruh) görüyor, şuursuz bakışları ise anlamlandıramıyor, çünkü o anda alâkası başka bir konu üzerinde yoğunlaşmıştır.
Meselâ kucağımızda çocuğumuzu taşırız. Mecburen de taşı-sak bize koymaz. Çünkü o sadece bir ağırlık değildir. Mânâsı kıymetlidir, dolayısıyla maddî yanını önemsemeyiz, severek katlanırız, insanın çocuğu kadar kıymet vermediği herhangi bir eşya ise, daha hafif de olsa, daha çabuk yorar ve insanı bezdirir.
Meselâ biyoloji bilimi, "artık parmağımı kıpırdatacak hâlim yok" diyen, gerçekten çok yorgun ve uykusuz olduğu anlaşılan birinin, uzun zamandır görmediği, çok sevip saydığı birisine kavuşması, hatta kısa bir zaman sonra kavuşacağını öğrenmesi durumunda bile ruhunun kanatlanmasını ve (aslında bir binek olan) bedenini de harekete geçirip canlandırmasını, 18 saat daha o kişiyi uyumadan taşımasını izahta âciz kalır. "Ruh insanfnı ayakta tutan enerji bedenden değil, ruhtan gelmektedir.
Bunun tersi de geçerlidir. Sıhhatli ve neşeliyken, aldığı kötü bir haber sonucu çöken, bedenî mukavemetini yitiren, bağışıklık sistemi zayıflayan ve hastalıklara açık hâle gelen insanların durumu buna misâl olarak verilebilir. Maddî ve bedenî menşeli olmayan bir tesir sonucu, bedenin biyolojik çöküşüdür bu. Elle tutulmayan, maddî ağırlığı olmayan birkaç kelimelik bir bilgi, insan bedenini nasıl çökertir?!.. Bu, önce ruhun müteessir olmasından başka neyle açıklanabilir?!.. "Beynin anlayıp üzülmesi" diye bir-şey söz konusu olabilir mi?
Bedendeki silsile de bugün için tartışılır hâle gelmiştir. Kalbte de beyindekine benzer sinir merkezleri belirlenmiş, kalb-beyin arasındaki haberleşmenin çok sür'atli ve kompleks Olduğu anlaşılmıştır (Kalbin Keşfedilen Yeni Boyutu, Sızıntı, Mayıs 2004). Duyular yoluyla gelen bilgiler ruha iletilmeden önce beynin yanı sıra belki kalbte de işleme tâbi tutulmakta, ve ruhtan bedene dönüşte de benzer mekanizmalar çalışmaktadır. Sezgi ise, belki ruh veya kalbe sebebler-üstü bir lütuf olarak hissettirilmektedir.
Bediüzzaman Hazretleri (ra), ruhu hayatın zâtı ve cevheri olarak tarif etmekte, ve şu izahı getirmektedir: "Evet, nasıl ki hayat bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır; ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır; akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır; ve ruh dahi hayatın hâlis ve safi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır." (30. Lem'a, Beşinci Nükte, Dördüncü Remiz)
Netice itibariyle, günlük tecrübelerimiz üzerinde düşünüp, yolumuzu her meselede aydınlatan iki nuranî kaynağın, Kur'an'ın ve Efendimizin (s.a.s.) beyanlarını esas alarak kâinat kitabını ve hayatı okumaya çalıştığımızda, Rabbimiz'in hem maddî, hem de madde-ötesi hususiyetlerle mezcettiği insanı, keşfedilmeye açık ne sırlı bir varlık olarak yarattığı hakikatini görmüş oluyoruz. Fakat ruhun mahiyetiyle ilgili sorular sorduğumuzda, bir çığ gibi arka arkaya yeni sorular geliyor ve bunlara (fizikî âlemdeki anlama kabiliyetimizle başarabileceğimizden farklı olarak) cevap veremiyoruz. Beş duyumuz, hatta zihnî kabiliyetlerimiz bu eşiği geçemiyor. Çünkü onlara bu vazife verilmemiş.
Evet, insan ölünce, hayattayken kendisinde gözüken şuur ve akıl ölmüyor; bulundukları hakiki yer beyin olmadığı için, beyin çürüyüp yokolsa da, onlar ruh ile birlikte var olmaya devam ediyorlar (irade ise, nefis ölüp imtihan bittiği için akıl ve ruhun elinden alınıyor). Fakat, meselâ herhangi bir gökcismi uzayda bir yerde mevcutken onda gözüken çekim kuvveti (hatta o bölge için o kanun), o cismin ortadan kalkmasıyla yok oluyor. Rabbimiz'in insana Kendi'nden üflediği ve bekaya namzet kıldığı ruh bu hususiyetiyle ayrı ve müstesna bir yere sahip; dolayısıyla bu ölümlü ve fânî âlemde onun ne olduğunun anlaşılması da imkânsız.
Hayattaki müşahedelerimiz de bunu teyid ediyor ve akıl sahibi her insan kendisinde madde-ötesi bir yan bulunduğunu hissediyor. Fakat, büyük bir ilim ve tefekkür insanının belirttiği gibi, "Tarihte ruh hakkındaki düşünce sapmaları ruhun mâhiyeti ile fonksiyonu karıştırıldığında ortaya çıkmıştır. Allah insan ruhunun mâhiyeti hakkında icmali bilgi verirken, fonksiyonları ve tezahürleri hakkında tafsili bilgi toplamaya izin vermiştir"
Dolayısıyla, günlük tecrübeler ışığında doğru sorularla ruhun fonksiyonları hakkında fikir sahibi olmaya çalışmak, daha sıhhatli bir yaklaşım olabilir.
Bedenimiz-organlarımız ve akıl-irade
Bir beden hareketi, şuur, akıl ve iradeyle yapıldığı takdirde mânâ taşır. Peki, "maddî bir bütün" olarak beden veya onun bir uzvu akıl ve iradeye sahip olabilir mi? Çeşitli azaların yaptığı anlamlı hareketler onlara verilebilir mi; meselâ bir eşyayı tutmak, taşımak, veya yerine koymak; kalem tutup yazı yazmak; gürültüye karşı kulakları tıkamak vs? Herhangi bir organ kendisi veya bir başka organ, veya bütün vücud için karar verip bir hareket yapabilir mi? Sadece fizyolojik ve mekanik açıdan bakıldığında bile görülür ki, her organ "beden bütünüme hizmet ettirilir (el yazacağı zaman, önce gözle görülemeyen bir niyet ortaya çıkar, parmaklar bir araya gelir ve kalemi tutar, kol ve dirsek buna göre pozisyon alır, baş o yöne bakar, el yazmaya başlar). Hiçbir organ, yaptığı hareketi kendi tasarlayamaz ve yapamaz. Dolayısıyla bir elin, parmağın, ayağın, başın yaptığı mânâ taşıyan bir hareket ona verilemez. Peki, tek başlarına akıl ve irade sahibi olmayan organlar, belli hedefe matuf bir hareketi birlikte nasıl yapabilirler? Meselâ yürürken kollar, bacaklar ve baş hareket eder. Bunları bir "bütün" olarak beden tasarlayabilir mi? "Beden" olarak gördüğümüz "insan" sadece et ve su yığını, doku ve organ topluluğu mudur?
"Beyin?" sorusu
Bedenin şuurlu hareketler yapmasının sebebi beyin midir? "Beyin" denilen, % 9O'ı sudan müteşekkil olan, yaklaşık 1,5 kilogram ağırlığındaki kütle; şuur, akıl, irade ve ideal sahibi olabilir mi? insan için tercihte bulunabilir mi? Sevebilir, kızabilir mi? Bu maddî kütle akıl denilen "akıl-almaz" hakikati üretebilir mi? Kafatası içine hapsolmuş durumda, dış dünyaya kapalı, fakat beş duyu vasıtasıyla dışarıdan gelen renk, ses, koku, tat ve dokunma duyusuyla ilgili bilgileri zahirî sebebler açısından ışık ve ses dalga boyu, koku ve tat molekülü, sertlik, yumuşaklık vs olarak algılayan beyin, varlıkları mânâlarıyla idrak edebilir mi? Bu fizikî birimleri insan aklı, iradesi, inancı ve değer hükümleri açısından anlamlı bilgilere nasıl dönüştürüp yorumlayabilir? Bunların, hem fizikî âlemde bulundukları hâl ve yerler, hem de temsil ettikleri fizik-ötesi mânâlar açısından insana faydalı mı zararlı mı olduğunu nasıl temyiz ve tefrik eder? Kısacası, "beyin" denilen maddî kütle, varlığa nasıl mânâ verebilir? Akıl ve irade nerededir? Madde üstü, şuurlu ve aklî bir temayül olarak niyet, irade ve muhakeme merkezi vazifesi gören yanımız neresidir? Dünya üzerinde hemen her dilde "ruh" mânâsındaki bir terimle ifade olunan ve insanî özümüzü teşkil ettiği kabul edilen "beden-ötesi bir kıymetle midir?
İnkâr edilemeyecek hakikat şu: hem maddî (beden), hem de maddeötesi (ruh) bir yanımız var. Fizikî bir âlemde yaşıyoruz. Maddeyi inkâr edemeyiz. Maddî birer gerçeklik olan beş duyu ile beyin arasında anatomik ve fizyolojik irtibat var, ve bu duyular ancak fizikî âlemi algılayabilir (ruhun pencereleri). Dışarıdan beş duyu vasıtasıyla aldığımız bilgiler beyinde tâbi tutuldukları fizikî işlemleri takiben, algılayamadığımız şekillerde, şuur, akıl ve irade sahibi ruha iletilir. Bu bilgileri fizikî âlemdeki dar şekil ve mânâlarının ötesinde değerlendirip anlamlandıran, aklî ve iradî olarak cevaplandıran da "ruh" olur; bir miktar su ve hücre değil. Fakat bu değerlendirme neticesindeki tepki, "düşünme" safhasını takiben eğer beden üzerinden çeşitli mimik ve hareketler yoluyla gözükecekse (beden dili), ruh bunu bedene beyin (ve kalb) yoluyla iletir. Yani "ruhun beden ile irtibatı en başta beyin (ve kalb) üzerinden oluyor" denebilir. Sebebler âleminde ise, insan bedeninde maddî bir ara-istasyonun varlığı gereklidir. İşte bu, beyindir.
Meselâ ruhumuza (daha doğrusu ruh halimize) ayna tutan en önemli azalarımızdan biri gözlerimizdir. Ruh, karşılaştığı yeni durum veya kişilerden hoşnutluk veya huzursuzluk duyar ve bunu beden üzerinden belli eder (belli etmek istemese de, dikkatli gözler bunu görebilir). Bu "hâl" bizatihi beyne ait olabilir mi? Hayır! Akıl ve irade sahibi ruhun tepkisidir bu. Beynin buradaki konumu ise, ruh hâlinin onun üzerinden vücuda yansımasıdır (vücud dilini iyi okuyabilenler o kişinin hâlet-i rûhîyesini iyi anlar). Meselâ ruh hâlinin anlaşılmasını istemeyen bir kişi, bakışlarını etrafından kaçırır. Peki, gözlerden okunan pozitif veya negatif duygular beynin hissettiği duygular mıdır? Beyin sevip kızabilir mi?
Materyalist bilim adamları ve bilhassa beyin araştırmacıları ise çok büyük bir hataya düşmekte, insanın şuur, akıl ve iradesinin esas merkezi olarak beyni kabul etmektedirler. Bu yaklaşım, televizyonda gördüğü görüntülerin kaynağını ekrandan veya televizyon kutusunun içinden bilen bir bebek veya çocuğun durumuna benzemektedir.
Biliriz ki, ekrandaki görüntünün kaynağı ekran veya televizyon kutusunun içi değildir. Kutudaki elektronik devrelerin vazifesi, anten üzerinden gelen elektromanyetik dalgaları görüntüye dönüştürmek, ekranın vazifesi de, bunları göstermektir. Bu dalgalar görüntüye kaynak teşkil eden madde ve mekânı temsilen gönderilir, uzayda yol alır, alıcı antene ulaşır ve TV kutusu içindeki dönüştürücüler yoluyla ekrana görüntü olarak yansır. Biz bu görüntülerin başka yerde imal edilip gönderildiğini, ekranın sadece bunların gösterildiği bir sahne görevi gördüğünü biliriz, işte insan beyni de, TV kutusu benzetmesiyle yapı ve fonksiyonu anlaşılabilecek bir realitedir, ama asla dalganın ve görüntünün esas kaynağı değildir. Yani insanın gözle görülen bütün iradî (zaman zaman da gayr-i iradî) davranışlarının kaynağı beyin değil, ruhtur. Beyin, sadece ruhtan gelen sinyallerin (şuur, akıl ve iradeye dayanan duygu ve düşünce sinyalleri) beden üzerinde görülecek (dış dünyaya aksedecek) davranışlara dönüştürülmesinde rol oynamak üzere bedene konmuş maddî bir vasıtadır. Bizim davranışlarımız da (dışarıdan bakıldığında) işte o televizyon ekranındaki görüntü gibi düşünülebilir. Fakat bir farkla: televizyon antenine gelen dalgalar gözle görülmez, ancak ölçülebilirken, ruhtan beyne gelen dalgalar ne görülebilir, ne de ölçülebilir. Ayrıca, fizikî âlemde elektromanyetik dalgaların kaynağında (veya yol aldığı ortamda) bir problem olabilir. Anten ve televizyon kutusu iyi çalıştığı halde dalga gelmeyince veya sağlıklı gelmeyince ekrana hiçbir görüntü yansımaz, veya bozuk yansır. Diğer yandan, elektromanyetik dalgalar sağlıklı şekilde gelse de, televizyon kutusu içindeki elektronik devrelerde veya ekranda arıza olduğunda yine sağlıklı görüntü elde edilemez.
İnsan için düşündüğümüzde, davranış bozukluklarının sebebinin ruh olduğu söylenemez. Çünkü insan ruhu ona üflenmiş ilâhî bir nefhadır; akıl ve iradeden yoksun olmadığını biliyoruz. O zaman diyebiliriz ki, beyinden ruha veya ruhtan beyne bilgi iletilmesinin önünde beyindeki veya bedendeki herhangi bir arızadan (veya nefisten) kaynaklanan engeller söz konusu olabilir. Ruh bu durumda akıl ve iradeye dayanan sinyallerini beyne aktaramaz, veya beyin bunları sağlıklı şekilde alamaz. Bu yüzden beyinde sebebler açısından gerekli süreçler sağlıklı işlemez (beyin tomografisinde de bu görülebilir). Böyle bir insana dışarıdan bakıldığında dengesiz, abuk-sabuk davranışlar ve anormallikler görülür.
Bilhassa beyinde, doğum öncesinde, esnasında veya sonrasında çeşitli sebeblerden dolayı meydana gelen bazı kalıcı hasarlar da, ruhun dünya hayatında bedenle "akıl ve şuur" dairesinde temas kurmasına engel olabilir, "zihin özürlü" denilen bu kişiler de yaptıklarından dünyada ve ahirette sorumlu olmazlar. Uyku, baygınlık, koma hâli, ve akıl sağlığının geriye dönmeyecek şekilde yitirilmesi de bunun gibidir. Bedenden ruha doğru olan tesirlere bir başka misâl aşırı yemeye bağlı olarak kanın ve dolayısıyla oksijenin büyük kısmının mideye yönelmesi neticesinde beyne az oksijen gitmesi ve uykunun gelmesidir. Burada da ruhun beyinle teması zayıflar, şuur ve irade baskılanır ve faaliyetleri azalır. Aynı şekilde, güzel koku da bedenden ruha doğru bir tesir olarak güzel duyguların doğmasına vesile olur. Meselâ frontal lob tümörü gibi, insan beyninin ön kısmındaki hasarlara bağlı davranış değişiklikleri, o insanda daha önce asla görülmemiş edebe aykırı hâllerin ortaya çıkmasına yol açabilir. Fakat bunlar ruhtan değil, ruh-beden münasebetinin sağlıklı kurulması önünde engel teşkil eden beyindeki problemlerden dolayıdır.
Meselâ alınan ilâçlar mide-beyin üzerinden ruhu baskılayıp ruhun bedenle irtibatını şuur, akıl ve irade dairesinde sağlıklı bir şekilde devam ettirmesini engelleyebilir. Bu durumda insan ruhu bir bakıma devre dışı kaldığından, beden de başıboş hâle gelir, aklî ve iradî olmayan davranışlar göstermeye başlar (teröre varıncaya kadar). Meselâ ruhdan gelen akıl ve irade sinyalleri, beyne -veya kalbe- vardığında, buradaki geçici veya kalıcı rahatsızlıklardan (kanama, ödem, oksijen azlığı gibi) dolayı, kalbe, dile ve bedene sağlıklı şekilde yansımaz. Yaşanmış bir hâdise: Trafik kazası sonucunda beyninde uzun süre devam eden bir hasardan dolayı, kıymetli bir öğretmen arkadaşımız eski tanıdıklarıyla karşılaştığında, dilinde ve davranışlarında onlarla yeni tanışıyormuş gibi hafıza kaybına benzer belirtiler görüldü. Yıllar bu şekilde geçti. Daha sonra eski(meyen) dostlarından biriyle tekrar karşılaşınca, dostunun "Kazadan sonra uzun süre beni hatırlayamadın." demesi üzerine, "Hayır! Hatırlıyordum. Fakat ifade edemiyordum." dedi. İşte burada hatırlayan, muhakeme eden, seven ruhtu, fakat kendini ifade etmesinin önünde beyinden kaynaklanan engeller vardı. Dolayısıyla, bu insanın ruhu, böyle bir problem yaşamamış birinin ruhu gibi akıl, şuur ve irade sahibidir, fakat yukarıdaki (görünür) sebebten dolayı beyinle sağlıklı bir irtibat kuramamaktadır.
Sivas Devlet Hastahanesi'nde yıllarca "bitkisel hayafta yatan annesi için aynı hastanede çalışan bir hastabakıcı şu mânâda konuşuyordu: "Annem bitkisel hayatta. Beyni ölmüş durumda. Sadece gözlerini oynatabiliyor. Fakat ben buna da razıyım. Çünkü bana bakışlarında sevgiyi görüyorum. O da beni görmekle yaşama gücü buluyor. Ruhen anlaşıyoruz." Bu ifadeler de gösteriyor ki, ruh sağlıklı, fakat meramını anlatamıyor, çünkü önünde beyinden kaynaklanan engeller var. Bu gibi bir fizyolojik problemi aşmanın ve o insanın ruhuyla farklı bir şekilde iletişime geçmenin (büyük bir zâtın başka bir maksatla kullandığı orijinal ifadeyle, "onun ruhuna misafir olmanın") yolu bulunsa, bu meselenin hakikati anlaşılabilir. Demek ki, ruhen anlaşma, hasta olan kişi beyin fonksiyonunu yitirmiş olsa da mümkün olabiliyor; akıl sahibi ruh, iradesiyle zorlayınca, bu dua yerine geçiyor ve kabul görüyor. Burada, büyük bir ilim ve düşünce insanının belirttiği şu hususun altını çizmemiz gerekiyor: "Ruhun beden üzerindeki hâkimiyeti beden üzerine yerleştirilen ve birer start düğmesi fonksiyonu gören yapılar, organlar ve endokrin bezler üzerinden gerçekleşir. Bu yapılarda bozukluk ve arıza olursa ruh bedendeki fonksiyonlarını sağlıklı yerine getiremez."
Beynin ötesi
Dolayısıyla, insanı beyin üzerinden anlamak ve onunla sınırlamak ne kadar yeterli ve doğru?!... Aslında beyin araştırmalarıyla bu sürecin sadece son safhası, ruhdan gelen cevabın beyinde beden âlemine uygun hâle gelme safhası anlaşılmaya çalışılıyor. Bu sürecin önceki safhaları ise bize kapalı. Akıl ve irade sahibi olan ruh nasıl algılar ve kemâle erer, bilemiyoruz. Fakat şurası açık ki, insan eğitildiğinde beyni değil, ruhu eğitilir; bu esnada irtibat beyin üzerinden olur. Güzel ahlâkı yansıtan davranışların da ruha ait kemalâtın neticesi olduğunu söyleyebiliriz.
Beyin araştırmalarının (Neuroscience) son 25 yılda geldiği noktayı Mayıs 2005 sayısında değerlendiren Discover dergisi, ABD'nin önemli üniversitelerinden on dört profesöre değerlendirmelerini sordu. Ne yazık ki, bilim adamlarının hepsi, insanın şuur, akıl, irade, duygu, düşünce ve davranışlarının esas kaynağı olarak beyni görüyorlar ve ruhu reddederek, ruhun ulaşılmazlığı ile ilgili meseleleri ve fonksiyonlarını beyne verip bunların gelecekte çözülebileceğini iddia ediyorlar.
Beyin inkâr edilemez. Duygu (sevgi, nefret vs), düşünce, niyet, istek gibi elle tutulamayan ve davranışlarımıza temel teşkil eden madde-ötesi hâl ve temayüllerimizin tabii ki (tıpkı TV ekranında görüntünün görülmesi gibi) beyinde görülüp tesbit ve takip edilebilecek maddî yanları var, fakat bunlar sebep ve kaynak değil, sadece beyindeki yansıma ve sonuçlardır. Beyindeki organik problemleri anlamak ve tedaviyi belirlemek açısından da beyin araştırmaları önemli. Fakat beyin ile ruhun fonksiyonları birbirine karıştırılmamalı. İnsanı, onun duygu, düşünce ve iradî davranışlarını beynin ürünü olarak görme hatasına düşülmemeli.
İnsan bedenini ve bunun fonksiyonlarını anatomi, fizyoloji, biyokimya ile izah edebiliriz ama "insan"ı edemeyiz. Çünkü "insan", beden ve beyninin toplamından fazla bir şeydir. Şuur, akıl ve irade sahibi bir ruhu vardır. Ruhun fonksiyonlarının bir kısmını beyin-beden üzerinden anlamaya çalışırken biyoloji temelli yaklaşımın tuzaklarına düşmemeliyiz. Materyalist bilimin beyne atfettiği "akıl" gibi olağanüstü kompleks bir hakikate de hiçbir organizma ve sistem kendiliğinden sahip olamaz; ancak dışarıdan verilmesi gerekir.
Akıl sahibi ruh bedenle irtibatını devam ettirdiği müddetçe, yani kişi dünyada akıl sağlığı nimetiyle yaşarken, meselâ onu çok üzen (burada üzülen beyin, yani su olabilir mi?) bir haber aldığında bundan müteessir olur ("hassas ruhlar" deyimi). Beden de ruhun bu hâlinden beyin (ve kalb) yoluyla etkilenir (ruh-beden bütünlüğü), yani ruhun sıkıntısı ister istemez bedene yansır. Bundan dolayı beden güç yitirir, direnci azalır ve vücudda çeşitli hastalıklar baş gösterir. Yukarıda, bedenden ruha doğru olan tesirlerden farklı olarak, burada önce ruh müteessir olur, acı ve ızdırab duyar, sonra da ruha bağlı olarak beden. Himmeti bütün insanlık olan hassas ve muzdarip ruhların duyduğu, gördüğü, haberini aldığı kötü gelişmeler karşısında vücudlarının sarsılması bundan (aslında ruhlarının sarsılmış olmasındandır. Ruhen çok hassas insanlarda bedenî hassasiyetler (meselâ ağrı ve acı eşiklerinin çok düşük olması, ani rahatsızlanmalar da) görülebilir. Bir de, aklı yerinde olduğu halde yağmur altında ıslanmayacak kadar hassasiyetten yoksun ruhlar vardır. Burada kabalık ruha mı aittir, yoksa başka bir mekanizma mı söz konusudur, bilemiyoruz (Bir ilâhî nefha olan "ruh", kaba olabilir mi?).
Diyebiliriz ki, insan konuştuğunda da, aslında konuşan ruhudur, dili ve beyni değil, insan bedeni (beyin, sinir, gırtlak, çene, dil, ağız) buna uygun yaratılmıştır. Ruh konuşmak istemediğinde dil de konuşamaz. Bazen, ruh bir şeyden müteessir olduğunda, ruh-beyin-beden etkileşiminde arıza baş gösterebilir ve dil konuşmak istese de konuşamaz.
Bütün bunlar, "Beyin üzerinde araştırma yapılmasın!" mânâsına gelmiyor. Araştırmalar devam etmeli. Akıl ve irade dairesi içinde kalan konularda insanlığa faydalı olmak için elden gelen yapılmalı. Diğer yandan da, insanın var oluşuyla ilgili en tatmin edici izahın Yaratıcı'nın insana kâmilen bahşettiği dinde olduğu unutulmadan terbiye yoluyla ruhun kapısı çalınmalı, ona misafir olunmalı. Beynin sadece bir vasıta olduğu, insanın kemalâtının beyinde değil, ruhta olduğu görülmeli.
"Ruh" kelimesi günlük konuşmalarda sıkça kullanılsa da, bugün inkârcı bilimden beslenen materyalist felsefenin tesiriyle aslında çok ciddiye alınmıyor. Bu yüzden insanın duygu, düşünce, söz ve davranışlarına izah getirilirken sadece beyin esas alınıyor. Ruhun ve onu Üfleyen Zât'ın varlığına inandığı halde, inkarcı bilim terminolojisini duya duya, ağız alışkanlığıyla sürekli "beyin" kelimesini kullananların bir kısmı, farkında olmadan ruh gibi madde-ötesi bir hakikati kastediyorlar aslında.
Hâlbuki insan ruhu, bizim yakıştırmamızla varolan bir teveh-hüm veya kendisine gerek duyulduğunda devreye giren bir varlık değil, sürekli canlı, uyanık, şuur, akıl ve irade sahibi bir özdür ve insan beyni ve bedeni üzerinde görülen his, fikir, hâl, kelâm ve davranışlarla kendini gösterir. Ahlâk onda teşekkül eder. İhmale uğradığında ve yaratılış hikmetine ters tesirler altında kaldığında maneviyata kapanır; kaba, hoyrat ve hayvanî hâle gelir (vicdan fakültesinin felç edilmesi).
Düşünen ruh
Düşünme ve hayal etmemiz ne ölçüde sür'atli ise, niyet ve irademize bağlı olarak fiillerimiz de o ölçüde hemen yaratılıyor. Bedenimiz bu sür'ate uygun yaratılmış (gözlerimizin hızlı hareket edebilmesinden, düşüncelerimizi dilimizle hızlı şekilde ifade edebiliyor olmamıza kadar). Yani ruhun seyyaliyetine uygun bir beyin ve beden verilmiş.
Beyindeki sinaps aktivitesinde iyon mekanizmalarının rolü üzerine yaptığı çalışmaları sebebiyle 1963 yılında Nobel Tıp mükâfatı almış olan John Eccles beynin kendi başına anlamlı bir fonksiyon göremeyeceğini şu şekilde ifade ediyor:
"Madde ve enerjiden farklı bir dünyaya ait olan zihnî tecrübelerin elde edilmesi önemli bir meseledir ve Darwinci evrim teorisi bunu izahta yetersiz kalmaktadır. Düşünme prosesi kendiliğinden olmaz. Siz düşünmedikçe beyin birşey yapamaz. Düşünme işini beynin yaptığına inanırsanız determinist materyalizmin tuzağına düşmüş olursunuz. Biz ruhî varlığımızla durmaksızın fonksiyon görüyoruz ve bu esnada beyni kullanıyoruz... Konuşma ise gırtlak veya ses kutusunun yaratılmasıyla ortaya çıktı... Lisan da insana mahsustur. Hayvanlar her çeşit işaret kullanır fakat aralarında tarif ve delillendirme yapamazlar... Bunun tabiî seleksiyonla bir ilgisi yok. Darvvinci tipte bir evrimin gerektirdiğinden çok daha ötede bir yerdeyiz biz. İllk insan da bizimkine benzer bir beyne ve potansiyele sahipti. İlk insan1 dediklerimiz 'uygar' dediklerimizden daha uzun süre varoldular. Gezegenin en ilkel halkının bebeklerini alsak ve onları toplumumuzda büyütsek, Gadusek'in birkaç defa gösterdiği gibi, bizimle aynı şekilde gelişirler. Yani beyinlerimizin tabiî seleksiyon ile hiçbir münasebeti yok. Getireceğimiz bütün izahlar ancak ilâhî plânın bir parçası olabilir... 'ilâhî lütuf veya başka bir-şey deyin, fakat biz ateist Jacques Monod'nun dediği gibi kaosun tesadüfünden ortaya çıkmadık." (Denton, 1993).
Eccles bir başka yerde de şunları söylüyor: "Darvvinci evrim teorisi, modern haliyle bile, kendisi için devam edegelen şu büyük problemi görmemektedir: Canlı organizmalar, madde ve enerjiden müteşekkil dünyadan farklı, yani maddî olmayan bir dünyada zihnî tecrübeleri nasıl elde etmektedir?.. Rahatsız edici husus şudur ki, evrimciler "zihin" denilen realiteyi kendi materyalist teorileriyle izah edememekten pek kaygı duymamışlardır. Klâsik eserlerin hiçbirinde zihinle ilgili en ufak bir bahis yoktur. Pop-per, 'Şuur, hayatın menşei kadar büyük bir sırdır; içine nüfuz edemeyeceğimiz kadar1 demişti. Evrimci yaklaşıma göre, şuur tamamen maddî dünyanın bağrında bütünüyle tesadüfi bir süreçtir. Fakat aslında şuur, evrimciliğin önünde teneşirdeki kadavra gibidir." (Eccles, 1994). Yani evrimciler, izah edemediği "şuur" problemini kaldırıp gömebilecek durumda değildir.
Neticede şuuru, aklı ve iradeyi beyin üretmez, insanın düşünmesi, beyninin düşündüğü mânâsına gelmez. Belki, insanın kabaca ne düşündüğü (fikrî mi, yoksa hissi mî) beyin üzerinden görülebilir. Bugün, insan hangi tür düşünce içindeyken (mücerret mi, yoksa müşahhas mı), beyindeki hangi bölgenin aktif hâle geldiği PET teknikleriyle görülebiliyor. Buna bir çeşit, çok kaba "düşünce okuması" denebilir. Halbuki Kur'an, kalblerde olanı Allah'ın bildiğini 14 asır önce bildiriyor.
"Ruh" hakikati
İslâm mütefekkirlerinin "ruh" hakkındaki önemli değerlendirmelerinden biri (mealen) şu şekildedir: "Ruh hakkında konuşurken Kur'an ve Sünnete bağlı kalınmalıdır. Ruhun mâhiyeti hakkında insana bilgi olarak çok az şey verilmiştir. Ruh şuur sahibi bir kanun-u emrîdir. Emr ve irade alemine aittir. Bu cevher içinde zihin, his, irade, latife-i rabbaniye ve vicdan mekanizması vardır, insanî nefs, ruh anlamında kullanılır. Nefis, akıl ve kalb insan ruhundaki ayrı latifeler ve mekanizmalardır. Her birinin cismaniyet âlemini oluşturan insan bedeninde karşılığı olan kuvveler ve organlar vardır. Kuvveler cismanî boyuttaki santraller iken, latifeler kalb ve ruh boyutundaki cevherlerdir... Allah ruhun mâhiyetini icmâlî, fonksiyonlarını tafsili bırakmıştır. Bu açıdan aklı ve idraki zorlamamalıdır. Ancak, ruhun fonksiyonları, tesirleri ve tezahürleri konusunda çalışmalar yapılabilir.
"Beynin akılla ilişkisi ne ise, maddî kalbin manevî kalble ilişkisi de öyledir. İnsandaki mülk âlemi, misâl âlemi ve melekut âlemi birbiriyle çok sıkı bağlantılıdır. Sürekli birbirlerine karşılıklı olarak tesir ederler. Aklın cismanî bedendeki izdüşümü, bağlantı noktası ve temsilcisi insan beynidir. İnsan beyni, akıl latifesinin beden sarayındaki şubesidir. Allah'ın insana verdiği latifeler ve kuvveler birer emanettir; korunmalıdır ve veriliş gayesi istikametinde kullanılarak şükrü eda edilmelidir..."
İnsan, nesne ve hâdiseleri çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılıkta aynı şekilde algılamaz ve hissetmez. Bunun sebebi maddî olabilir mi? On yedi ve elli iki yaşlarında aynı kitabı okurken, aynı meyveyi yerken, aynı insanlarla konuşurken, beyindeki anlamlandırma ve lezzet almayla ilgili maddî (biyokimyevî, elektro-kimyevî, hormonal) süreçler ölçülüp karşılaştırıra fark bulunur. Fakat bu bir gösterge ve neticedir, âmil ve sebeb değildir. Sebeb madde-ötesidir. Ruhun fakülte ve latifelerinin faaliyet, hissetme ve idrak seviyelerinin yükselmesi, incelmesi, hassaslaşması ve derinleşmesiyle ilgilidir.
Belli yaştan itibaren kız ve erkek çocukların alâka duydukları konularda, hâl, hareket ve tercihlerinde, farklılaşmalar başlar. Erkekler daha hareketli, atılgan, vurmaya, kırmaya meyillidir; kızlar ise daha hassas ve çekingen davranışlar gösterir. Erkek ve kızlara yapılarına ve hayattaki vazifelerine uygun bir ruh verilmektedir. Burada, beyinde görülen maddî reaksiyonlar sebeb değil, ancak netice olabilir (ekrandaki görüntünün sebebi TV kutusu ve ekran olmadığı gibi). Kimyevî çözeltiler ve elektrik akımları, kendilerinden daha üst durumlar olan ve insan ruhunun hâllerini işaret eden seviyeleri nasıl doğurur ki? Neden yapsın ki? "Beyin" dediğimiz "madde"nin, hayatı, insanı, insanın ileri yaşlardaki durumunu içine alan bir ileri görüşü olabilir mi?
Günlük tecrübelerimiz bile, şuur, akıl ve irademizin bedenimizi aşan şeyler olduğunu gösterir. Meselâ "kendi burada, kafası başka yerde" veya "dalmış gitmiş" gibi deyimlerle anlatılan durumu ele alalım. Şuur sahibi ruh ilgilenmeyince, insan, gözü açık olsa da görmez; kulağı ses alsa da duymaz. Demek ki, gözün fizyolojik olarak çalışması, gerçekten (ruhun) görmesi mânâsına gelmiyor. Ruh ancak şuur ve iradeyle bakınca göz (doğrusu ruh) görüyor, şuursuz bakışları ise anlamlandıramıyor, çünkü o anda alâkası başka bir konu üzerinde yoğunlaşmıştır.
Meselâ kucağımızda çocuğumuzu taşırız. Mecburen de taşı-sak bize koymaz. Çünkü o sadece bir ağırlık değildir. Mânâsı kıymetlidir, dolayısıyla maddî yanını önemsemeyiz, severek katlanırız, insanın çocuğu kadar kıymet vermediği herhangi bir eşya ise, daha hafif de olsa, daha çabuk yorar ve insanı bezdirir.
Meselâ biyoloji bilimi, "artık parmağımı kıpırdatacak hâlim yok" diyen, gerçekten çok yorgun ve uykusuz olduğu anlaşılan birinin, uzun zamandır görmediği, çok sevip saydığı birisine kavuşması, hatta kısa bir zaman sonra kavuşacağını öğrenmesi durumunda bile ruhunun kanatlanmasını ve (aslında bir binek olan) bedenini de harekete geçirip canlandırmasını, 18 saat daha o kişiyi uyumadan taşımasını izahta âciz kalır. "Ruh insanfnı ayakta tutan enerji bedenden değil, ruhtan gelmektedir.
Bunun tersi de geçerlidir. Sıhhatli ve neşeliyken, aldığı kötü bir haber sonucu çöken, bedenî mukavemetini yitiren, bağışıklık sistemi zayıflayan ve hastalıklara açık hâle gelen insanların durumu buna misâl olarak verilebilir. Maddî ve bedenî menşeli olmayan bir tesir sonucu, bedenin biyolojik çöküşüdür bu. Elle tutulmayan, maddî ağırlığı olmayan birkaç kelimelik bir bilgi, insan bedenini nasıl çökertir?!.. Bu, önce ruhun müteessir olmasından başka neyle açıklanabilir?!.. "Beynin anlayıp üzülmesi" diye bir-şey söz konusu olabilir mi?
Bedendeki silsile de bugün için tartışılır hâle gelmiştir. Kalbte de beyindekine benzer sinir merkezleri belirlenmiş, kalb-beyin arasındaki haberleşmenin çok sür'atli ve kompleks Olduğu anlaşılmıştır (Kalbin Keşfedilen Yeni Boyutu, Sızıntı, Mayıs 2004). Duyular yoluyla gelen bilgiler ruha iletilmeden önce beynin yanı sıra belki kalbte de işleme tâbi tutulmakta, ve ruhtan bedene dönüşte de benzer mekanizmalar çalışmaktadır. Sezgi ise, belki ruh veya kalbe sebebler-üstü bir lütuf olarak hissettirilmektedir.
Bediüzzaman Hazretleri (ra), ruhu hayatın zâtı ve cevheri olarak tarif etmekte, ve şu izahı getirmektedir: "Evet, nasıl ki hayat bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır; ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır; akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır; ve ruh dahi hayatın hâlis ve safi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır." (30. Lem'a, Beşinci Nükte, Dördüncü Remiz)
Netice itibariyle, günlük tecrübelerimiz üzerinde düşünüp, yolumuzu her meselede aydınlatan iki nuranî kaynağın, Kur'an'ın ve Efendimizin (s.a.s.) beyanlarını esas alarak kâinat kitabını ve hayatı okumaya çalıştığımızda, Rabbimiz'in hem maddî, hem de madde-ötesi hususiyetlerle mezcettiği insanı, keşfedilmeye açık ne sırlı bir varlık olarak yarattığı hakikatini görmüş oluyoruz. Fakat ruhun mahiyetiyle ilgili sorular sorduğumuzda, bir çığ gibi arka arkaya yeni sorular geliyor ve bunlara (fizikî âlemdeki anlama kabiliyetimizle başarabileceğimizden farklı olarak) cevap veremiyoruz. Beş duyumuz, hatta zihnî kabiliyetlerimiz bu eşiği geçemiyor. Çünkü onlara bu vazife verilmemiş.
Evet, insan ölünce, hayattayken kendisinde gözüken şuur ve akıl ölmüyor; bulundukları hakiki yer beyin olmadığı için, beyin çürüyüp yokolsa da, onlar ruh ile birlikte var olmaya devam ediyorlar (irade ise, nefis ölüp imtihan bittiği için akıl ve ruhun elinden alınıyor). Fakat, meselâ herhangi bir gökcismi uzayda bir yerde mevcutken onda gözüken çekim kuvveti (hatta o bölge için o kanun), o cismin ortadan kalkmasıyla yok oluyor. Rabbimiz'in insana Kendi'nden üflediği ve bekaya namzet kıldığı ruh bu hususiyetiyle ayrı ve müstesna bir yere sahip; dolayısıyla bu ölümlü ve fânî âlemde onun ne olduğunun anlaşılması da imkânsız.
Kaynaklar
- Denton, D., 1993 - The Pinnacle of Life. Conscious-ness and Self-Awareness in Humans andAnimals. Ailen & Unvvin, St Leonards.
- Eccles, J.C., 1994 - Evolution du cerveau et creation de la conscience. Flammarion (Traduction en français: Jean-Mathieu Luccioni), Paris.
- Popper, K. R., 1982 - The Öpen Universe: An Argument for Indeterminism. Hutchinson, London.
- Denton, D., 1993 - The Pinnacle of Life. Conscious-ness and Self-Awareness in Humans andAnimals. Ailen & Unvvin, St Leonards.
- Eccles, J.C., 1994 - Evolution du cerveau et creation de la conscience. Flammarion (Traduction en français: Jean-Mathieu Luccioni), Paris.
- Popper, K. R., 1982 - The Öpen Universe: An Argument for Indeterminism. Hutchinson, London.
(Bu metin, 2005 Haziran Sızıntı'sında yer alıyordu.)
Her İnsan İmam-Hatip Fıtratı Üzre Doğar...
İmam-Hatip yarası derinleşiyor
İmam-Hatiplere karşı savaş, bu liselerden mezun olan gençlerin Türkiye birinciliklerini kapmaya başlamasından sonra gündeme geldi. Ve kavganın orta yerinde, bir İmam-Hatip mezunu vatandaş, halkın ezici talebiyle başbakan oldu.
YÖK başkanı ile Başbakan arasında hafta içinde medya üzerinden gerçekleştirilen tartışma İmam-Hatip yarasını bir kez daha kanattı. Teziç'e göre, ortada herhangi bir 'zulüm' filan yoktur. Düz liseler de tıpkı İmam-Hatipler ve diğer meslek liseleri gibi belirli kısıtlamalara tabidir. Onlar da 'alanları dışında' tercihte bulunduklarında, puanları 0,8 yerine 0,3 ile çarpılmaktadır!
Bana tavşan yahnisini hatırlattı bu sözler. Bilenler bilir, bilmeyenler için özetleyeyim: Gece yarısı hana inen yolcu, yemek olup olmadığını sorar. Hancı, nefis tavşan yahnisi olduğunu söyleyince, yolcunun iştahı kabarır. Fakat gelen et son derece serttir. Bunun gerçekten tavşan yahnisi olup olmadığını sorunca, hancı kekeleyerek, yemeğe biraz da at eti karıştırdıklarını söyler. Nasıl yani? "Canım, eşit miktarda et kullanıyoruz. Biraz ondan, biraz bundan." Yolcu ikna olmayınca, gerçeği açıklar: "Kazana her yemek için bir at bir tavşan atıyoruz!" İmam-Hatip ve meslek liseleri de, puanlarının 0,8 ile çarpılması durumunda ancak bir iki fakülteyi tercih edebiliyorken; düz liseler için neredeyse sınır yok. Tam bir atlı tavşan yahnisi.
Mesele gerçekte bir kültürel tekel kurma meselesidir. YÖK başkanı da açıklamalarında, verilmiş bir kararı uyguladıklarını, bunu değiştirme yetkileri olmadığını dile getiriyor. Söz konusu karar, Müslüman Türklerin bir 'rönesans' yaşama imkânlarının ortadan kaldırılması kararıdır! Eğitim düzeyi yükselmiş İmam-Hatip liseleri, böyle bir kültürel canlanmanın motoru olabilirdi. Nitekim, İmam-Hatiplere karşı savaş, bu liselerden mezun olan gençlerin Türkiye birinciliklerini kapmaya başlamasından sonra gündeme geldi. Ve kavganın orta yerinde, bir İmam-Hatip mezunu vatandaş, halkın ezici talebiyle başbakan oldu.
On yıl kadar önce, İzlenim dergisi bürosunda Bursa İmam-Hatip mezunu, şair Ali Burhan, arkadaşları arasında yaygın bir sözü gülümseyerek aktarıyordu: "Her çocuk İmam-Hatip fıtratı üzre doğar. Ana-babası onu sonra düz liseli yahut kolejli yapar." Beni ilkokul öğretmenlerim "düz" liseli yaptı. Ve bu ağırlığı ömür boyu üzerimden atamadım.
Okul müdürümüz Lütfi Gökçe Bey, babamı resmen tehdit ediyordu: "Mustafa gibi bir talebeyi katiyyen İmam-Hatip okuluna gönderemezsin Kâmil bey. Baksanıza, Milliyet gazetesinin yarışmasında il birincisi oldu. Kafası matematiğe zehir gibi çalışıyor. Gerekirse Vali Bey'e çıkarım. Böyle bir talebe İmam-Hatibe gönderilir mi hiç? Çocuğa yazık etmeyin. Büyük adam olacak o!"
Ahmet abimin durumundan son derece memnun olan babam ise mutlaka Erzurum İmam-Hatip Lisesi'ne gitmemi istiyordu. Sonunda güya benim karar vermem istendi ve ben de tercihimi Ağrı Lisesi'nden yana kullandım. Öğretmenlerimin ne kadar etkisinde kaldığımı bilemem. Fakat, Ahmet ağabey sayesinde liseye tıpkı bir İmam-Hatipli gibi devam ettim. Sakarya Türküsü'nü, Çile'yi, Hızırla Kırk Saat'i lise talebeleri ilk defa benden dinledi. Batı Notları'nı da elbette. Yıllar sonra Boğaziçi Üniversitesi'nde kendisine "Mustafa Özel hangi kolejden mezun?" diye soranlara, sınıf arkadaşım Enis Berberoğlu'nun cevabı "Ağrı Amerikan" olacaktı.
İmam-Hatip yarası hâlâ kapanmış değil. Bir neslin adaletsizce ve acımasızca harcanmasından ibaret değil bu yara. Kültürel bir rönesans yaşamamızın önü de böylece kesilmiş oluyor. İmam-Hatipler, klasiklerimize uzanabilmenin köprüsüydüler. Klasik eserler bütün çağlarda kültürün barometresidir. Gelecek yıllarda hangi canlılıkta bir kültür ortamına sahip olunacağı, klasiklere gösterilen ilgiden anlaşılabilir. Genel eğitim düzeyi ve entellektüel faaliyet, büyük ölçüde klasiklerle kurulan ilişkinin sağlamlığına bağlıdır. Charles Haskins, Rönesans öncesi birkaç yüzyılda Batı dünyasında Latin klasiklerine gösterilen ilgiyi şöyle tasvir ediyor:
"Orta çağların fırtınalı günlerinde klasikler geçici bir süre gölgede kaldı, fakat, Şarlman ve haleflerinin idaresi altında bilim ve eğitimin canlanması ile tekrar gün yüzü gördüler. Sonra, onuncu asrın 'demir çağı' onları arka plana ittiyse de, onbirinci asır sonları ile onikinci asır rönesansı sırasında yeniden ortaya çıktılar. Ondört ve onbeşinci asırlar ise büyük bir Bilim Dirilişine sahne oldu. Öncelikle Latin bir dirilişti bu ve başlıca öncüsü Petrarch idi, Cicero ile Virgil'in aşığı ve Latin yazarlarının elyazmalarını tutkuyla araştıran Petrarch. Grekçenin ihyasından sonra da hümanizmin Latin ayağı kendi yerini korudu ve Latince uzun zaman beşerî bilimlerdeki modern liberal eğitimin temeli oldu."
Klasiklere uzanmadan bir rönesans yaşamak, bir kültür canlanması meydana getirmek mümkün değildir. Hakikatın aynasıdır klasikler. Sürekli değişen gerçekliklerin 'madde-i aslîyesi' klasiklerde ifadesini bulur. Cumhuriyet aydınları Avrupamerkezci saplantının kurbanı oldu. Kendi medeniyetimizin klasiklerine uzanacaklarına, Avrupa klasiklerinin peşine düştüler. Elbette bir tür "dünya klasikleri" vardı ve Avrupa'nın klasik eserleri de bu hasbahçenin gülleri arasındaydılar. Ama önce kendi klasiklerimize uzanmalıydık ve onlara Avrupa dilleriyle değil, başta Türkçe olmak üzere, Arapça ve Farsça ile ulaşabilirdik. Cumhuriyet, bu iki dili yasaklamakla kalmadı, Türkçeyi de tanınmaz hale getirdi. Kırkdört yıl önce kaybettiğimiz Peyami Safa'nın bile kedice diyebileceği bir dille konuşuyoruz. Konuşmuyor, miyavlıyoruz. (Bazı yayınevlerinin marifetiyle, Peyami'yi bile miyavlatmaya başladık!)
İmam-Hatip liselerini engellemek şöyle dursun, normal liseleri bile bir yönleriyle İmam-Hatipler tarzında yeniden örgütlemek zorundayız. Kültürel canlılığımızın temel aracı İngilizce değil, Mezopotamya Üçlemesi (Osmanlıca-Arapça-Farsça) olacaktır.
YÖK başkanı ile Başbakan arasında hafta içinde medya üzerinden gerçekleştirilen tartışma İmam-Hatip yarasını bir kez daha kanattı. Teziç'e göre, ortada herhangi bir 'zulüm' filan yoktur. Düz liseler de tıpkı İmam-Hatipler ve diğer meslek liseleri gibi belirli kısıtlamalara tabidir. Onlar da 'alanları dışında' tercihte bulunduklarında, puanları 0,8 yerine 0,3 ile çarpılmaktadır!
Bana tavşan yahnisini hatırlattı bu sözler. Bilenler bilir, bilmeyenler için özetleyeyim: Gece yarısı hana inen yolcu, yemek olup olmadığını sorar. Hancı, nefis tavşan yahnisi olduğunu söyleyince, yolcunun iştahı kabarır. Fakat gelen et son derece serttir. Bunun gerçekten tavşan yahnisi olup olmadığını sorunca, hancı kekeleyerek, yemeğe biraz da at eti karıştırdıklarını söyler. Nasıl yani? "Canım, eşit miktarda et kullanıyoruz. Biraz ondan, biraz bundan." Yolcu ikna olmayınca, gerçeği açıklar: "Kazana her yemek için bir at bir tavşan atıyoruz!" İmam-Hatip ve meslek liseleri de, puanlarının 0,8 ile çarpılması durumunda ancak bir iki fakülteyi tercih edebiliyorken; düz liseler için neredeyse sınır yok. Tam bir atlı tavşan yahnisi.
Mesele gerçekte bir kültürel tekel kurma meselesidir. YÖK başkanı da açıklamalarında, verilmiş bir kararı uyguladıklarını, bunu değiştirme yetkileri olmadığını dile getiriyor. Söz konusu karar, Müslüman Türklerin bir 'rönesans' yaşama imkânlarının ortadan kaldırılması kararıdır! Eğitim düzeyi yükselmiş İmam-Hatip liseleri, böyle bir kültürel canlanmanın motoru olabilirdi. Nitekim, İmam-Hatiplere karşı savaş, bu liselerden mezun olan gençlerin Türkiye birinciliklerini kapmaya başlamasından sonra gündeme geldi. Ve kavganın orta yerinde, bir İmam-Hatip mezunu vatandaş, halkın ezici talebiyle başbakan oldu.
On yıl kadar önce, İzlenim dergisi bürosunda Bursa İmam-Hatip mezunu, şair Ali Burhan, arkadaşları arasında yaygın bir sözü gülümseyerek aktarıyordu: "Her çocuk İmam-Hatip fıtratı üzre doğar. Ana-babası onu sonra düz liseli yahut kolejli yapar." Beni ilkokul öğretmenlerim "düz" liseli yaptı. Ve bu ağırlığı ömür boyu üzerimden atamadım.
Okul müdürümüz Lütfi Gökçe Bey, babamı resmen tehdit ediyordu: "Mustafa gibi bir talebeyi katiyyen İmam-Hatip okuluna gönderemezsin Kâmil bey. Baksanıza, Milliyet gazetesinin yarışmasında il birincisi oldu. Kafası matematiğe zehir gibi çalışıyor. Gerekirse Vali Bey'e çıkarım. Böyle bir talebe İmam-Hatibe gönderilir mi hiç? Çocuğa yazık etmeyin. Büyük adam olacak o!"
Ahmet abimin durumundan son derece memnun olan babam ise mutlaka Erzurum İmam-Hatip Lisesi'ne gitmemi istiyordu. Sonunda güya benim karar vermem istendi ve ben de tercihimi Ağrı Lisesi'nden yana kullandım. Öğretmenlerimin ne kadar etkisinde kaldığımı bilemem. Fakat, Ahmet ağabey sayesinde liseye tıpkı bir İmam-Hatipli gibi devam ettim. Sakarya Türküsü'nü, Çile'yi, Hızırla Kırk Saat'i lise talebeleri ilk defa benden dinledi. Batı Notları'nı da elbette. Yıllar sonra Boğaziçi Üniversitesi'nde kendisine "Mustafa Özel hangi kolejden mezun?" diye soranlara, sınıf arkadaşım Enis Berberoğlu'nun cevabı "Ağrı Amerikan" olacaktı.
İmam-Hatip yarası hâlâ kapanmış değil. Bir neslin adaletsizce ve acımasızca harcanmasından ibaret değil bu yara. Kültürel bir rönesans yaşamamızın önü de böylece kesilmiş oluyor. İmam-Hatipler, klasiklerimize uzanabilmenin köprüsüydüler. Klasik eserler bütün çağlarda kültürün barometresidir. Gelecek yıllarda hangi canlılıkta bir kültür ortamına sahip olunacağı, klasiklere gösterilen ilgiden anlaşılabilir. Genel eğitim düzeyi ve entellektüel faaliyet, büyük ölçüde klasiklerle kurulan ilişkinin sağlamlığına bağlıdır. Charles Haskins, Rönesans öncesi birkaç yüzyılda Batı dünyasında Latin klasiklerine gösterilen ilgiyi şöyle tasvir ediyor:
"Orta çağların fırtınalı günlerinde klasikler geçici bir süre gölgede kaldı, fakat, Şarlman ve haleflerinin idaresi altında bilim ve eğitimin canlanması ile tekrar gün yüzü gördüler. Sonra, onuncu asrın 'demir çağı' onları arka plana ittiyse de, onbirinci asır sonları ile onikinci asır rönesansı sırasında yeniden ortaya çıktılar. Ondört ve onbeşinci asırlar ise büyük bir Bilim Dirilişine sahne oldu. Öncelikle Latin bir dirilişti bu ve başlıca öncüsü Petrarch idi, Cicero ile Virgil'in aşığı ve Latin yazarlarının elyazmalarını tutkuyla araştıran Petrarch. Grekçenin ihyasından sonra da hümanizmin Latin ayağı kendi yerini korudu ve Latince uzun zaman beşerî bilimlerdeki modern liberal eğitimin temeli oldu."
Klasiklere uzanmadan bir rönesans yaşamak, bir kültür canlanması meydana getirmek mümkün değildir. Hakikatın aynasıdır klasikler. Sürekli değişen gerçekliklerin 'madde-i aslîyesi' klasiklerde ifadesini bulur. Cumhuriyet aydınları Avrupamerkezci saplantının kurbanı oldu. Kendi medeniyetimizin klasiklerine uzanacaklarına, Avrupa klasiklerinin peşine düştüler. Elbette bir tür "dünya klasikleri" vardı ve Avrupa'nın klasik eserleri de bu hasbahçenin gülleri arasındaydılar. Ama önce kendi klasiklerimize uzanmalıydık ve onlara Avrupa dilleriyle değil, başta Türkçe olmak üzere, Arapça ve Farsça ile ulaşabilirdik. Cumhuriyet, bu iki dili yasaklamakla kalmadı, Türkçeyi de tanınmaz hale getirdi. Kırkdört yıl önce kaybettiğimiz Peyami Safa'nın bile kedice diyebileceği bir dille konuşuyoruz. Konuşmuyor, miyavlıyoruz. (Bazı yayınevlerinin marifetiyle, Peyami'yi bile miyavlatmaya başladık!)
İmam-Hatip liselerini engellemek şöyle dursun, normal liseleri bile bir yönleriyle İmam-Hatipler tarzında yeniden örgütlemek zorundayız. Kültürel canlılığımızın temel aracı İngilizce değil, Mezopotamya Üçlemesi (Osmanlıca-Arapça-Farsça) olacaktır.
(Mustafa Özel)
Günaydın Başkan!
CHP'nin Genel Başkanı yeni mi uyanmış yoksa yine mi uyandırmaya çalışıyor? Gurubuna yaptığı tatil öncesi konuşmasında iktidarın, devlet düzenini dine uydurmak, devleti islamileştirmek için sinsi çalışmalar yaptığından, hesaplı adımlar attığından söz ediyor ve buna örnek olarak da Özel Finans Kurumları ile ilgili yeni düzenlemeyi zikrediyor; yani -başkana göre- bu kurumlar faizsiz işlem yapıyorlar, faiz yasağı İslam'a ait bir kural, laik devlet "faizsiz bankacılığı" sisteme sokarak şeriata doğru yelken açmış oluyor...
Eğer sayın başkan "uyuyan yılanları uyandırmak" gibi bir amaç peşinde değilse kendisine, çok geç uyandığı için "Günaydın Başkan!" demek gerekiyor.
Bilindiği gibi ÖFK'lar ile ilgili hukuki düzenleme (sanırım kanun hükmünde kararname idi) merhum Özal'ın gayreti ile 1984'te çıkarıldı ve ilk kurum da 1985'te faaliyete başladı. Bunlara -başka ülkelerde bulunmayan- bu acayip ismi koymanın sebebi de bizdeki "laiklik bekçileri" oldu. "Faizsiz Banka" ve "İslam Bankası" denmesine -laikliğe aykırı diye- itiraz ettiler, o günün siyasileri ve bürokratları da "özel finans" diyerek işin içinden çıktılar; bir manada minareyi doğrulttular.
ÖFK'lar yirmi yıldan beri faizsiz bankacılık yapıyorlar. Kurumların bankalar kanunu çerçevesi içine alınması, Ecevit'in son başbakanlığı zamanında oldu, yine faizsiz çalışacak olan bu kurumlar bankalar kanunu içinde özel birkaç madde içinde kanunlaştırıldı. Gerek Finans Kurumları birliği ve gerekse özel "tasarruf sigortası fonu" da yine bu iktidardan önce gerçekleşti. Yeni kanunda yalnızca isim değişmekte, "özel finans" yerine "katılım bankası" adı verilmektedir.
Şimdi sormak gerekiyor: Faizsiz bankacılığı sisteme sokan ve kanunlaştıran merhum Özal ve sayın Ecevit şeriatçılık ve devleti adım adım islamileştirme yapmakla suçlanmıyorlar da niçin yalnızca ad değiştiren iktidar, "yeni ve önemli bir şey yapıyormuş gibi" şeriatçılık yapmakla suçlanıyor.
Geç uyanma mı, uyandırma mı?
Sayın başkan bir şey daha söylüyor: "Bu bankalar, merkez bankasında tutmak mecburiyetinde oldukları paradan faiz alıyorlar; yani bunlarda da faiz var".
Perhiz mi, lahana turşusu mu?
"İktidar islami bir kurum derken müslümanlara faiz yediriyor" diyerek hassas müslümanları din namına uyarma mı yapıyor, yoksa sözün nereye vardığını mı hesap edemiyor?
Eğer bu kurumlar faizcilik yapıyorsa "şeriata uyma" diye bir şey yok demektir, yapmıyorsa faizden bahsetmenin anlamı nedir?
Çok sorduk, biraz da cevap verelim:
Eğer bir devlet faizciliği yasaklarsa "şeriata uygun" yasa çıkarmış, eylem yapmış olur.
Faizciliği bütün vatandaşlara tek alternatif olarak dayatırsa totaliter dinsizliği veya radikal (din karşıtı) laikliği uygulamış olur.
İsteyen vatandaşların faize bulaşmadan ticaret ve ekonomi alanına girmesine imkan veren düzenlemeler yapar, kurumların oluşmasına imkan tanırsa demokrasi ve insan haklarına riayet etmiş olur. Özal'dan beri yapılan budur.
Faizsiz bankacılık dahil bazı işlemlerde merkez bankasında veya başka bankalarda bir miktar para tutma mecburiyeti vardır; bu mecburiyeti de hassas olmayan laik ülkeler koyarlar. Haram helal konusunda hassas olan müslümanlar, meşru işlerini yapabilmek ve ayakta durabilmek için (zaruret icabı) bir miktar paralarını bankalarda tutarlar, ama verilen faiz enflasyonu aşarsa bunu alıp yemezler, yoksullara aktarmanın yollarını ararlar.
Hayrettin Karaman
Eğer sayın başkan "uyuyan yılanları uyandırmak" gibi bir amaç peşinde değilse kendisine, çok geç uyandığı için "Günaydın Başkan!" demek gerekiyor.
Bilindiği gibi ÖFK'lar ile ilgili hukuki düzenleme (sanırım kanun hükmünde kararname idi) merhum Özal'ın gayreti ile 1984'te çıkarıldı ve ilk kurum da 1985'te faaliyete başladı. Bunlara -başka ülkelerde bulunmayan- bu acayip ismi koymanın sebebi de bizdeki "laiklik bekçileri" oldu. "Faizsiz Banka" ve "İslam Bankası" denmesine -laikliğe aykırı diye- itiraz ettiler, o günün siyasileri ve bürokratları da "özel finans" diyerek işin içinden çıktılar; bir manada minareyi doğrulttular.
ÖFK'lar yirmi yıldan beri faizsiz bankacılık yapıyorlar. Kurumların bankalar kanunu çerçevesi içine alınması, Ecevit'in son başbakanlığı zamanında oldu, yine faizsiz çalışacak olan bu kurumlar bankalar kanunu içinde özel birkaç madde içinde kanunlaştırıldı. Gerek Finans Kurumları birliği ve gerekse özel "tasarruf sigortası fonu" da yine bu iktidardan önce gerçekleşti. Yeni kanunda yalnızca isim değişmekte, "özel finans" yerine "katılım bankası" adı verilmektedir.
Şimdi sormak gerekiyor: Faizsiz bankacılığı sisteme sokan ve kanunlaştıran merhum Özal ve sayın Ecevit şeriatçılık ve devleti adım adım islamileştirme yapmakla suçlanmıyorlar da niçin yalnızca ad değiştiren iktidar, "yeni ve önemli bir şey yapıyormuş gibi" şeriatçılık yapmakla suçlanıyor.
Geç uyanma mı, uyandırma mı?
Sayın başkan bir şey daha söylüyor: "Bu bankalar, merkez bankasında tutmak mecburiyetinde oldukları paradan faiz alıyorlar; yani bunlarda da faiz var".
Perhiz mi, lahana turşusu mu?
"İktidar islami bir kurum derken müslümanlara faiz yediriyor" diyerek hassas müslümanları din namına uyarma mı yapıyor, yoksa sözün nereye vardığını mı hesap edemiyor?
Eğer bu kurumlar faizcilik yapıyorsa "şeriata uyma" diye bir şey yok demektir, yapmıyorsa faizden bahsetmenin anlamı nedir?
Çok sorduk, biraz da cevap verelim:
Eğer bir devlet faizciliği yasaklarsa "şeriata uygun" yasa çıkarmış, eylem yapmış olur.
Faizciliği bütün vatandaşlara tek alternatif olarak dayatırsa totaliter dinsizliği veya radikal (din karşıtı) laikliği uygulamış olur.
İsteyen vatandaşların faize bulaşmadan ticaret ve ekonomi alanına girmesine imkan veren düzenlemeler yapar, kurumların oluşmasına imkan tanırsa demokrasi ve insan haklarına riayet etmiş olur. Özal'dan beri yapılan budur.
Faizsiz bankacılık dahil bazı işlemlerde merkez bankasında veya başka bankalarda bir miktar para tutma mecburiyeti vardır; bu mecburiyeti de hassas olmayan laik ülkeler koyarlar. Haram helal konusunda hassas olan müslümanlar, meşru işlerini yapabilmek ve ayakta durabilmek için (zaruret icabı) bir miktar paralarını bankalarda tutarlar, ama verilen faiz enflasyonu aşarsa bunu alıp yemezler, yoksullara aktarmanın yollarını ararlar.
Hayrettin Karaman
Peruksuz Olmaz Abi !
Benim bir çağrım nihayet işitildi ve "başörtülü" bir bayan, Doğu - Güneydoğu'daki doktor açığını kapatmak üzere görevlendirilme lütfuna mazhar oldu! Haseki Hastanesinde görevli beyin cerrahı Emine Demir, daha önce tayin edilen "erkek" beyin cerrahının, bir günlüğüne göreve başlayıp ayrıldığı Hakkari Devlet hastanesine tayin edildi ve 4 aylık bebeğini alıp görev yerine gitti. Haberlerde Emine Demir'in görev sırasında peruk takacağı not ediliyor. İşte bu şahane! diyorum. Peruk olmasa olmazdı! Emine Demir, "Başörtülü çalışmak"ta ısrar etse, muhtemel ki işten atılırdı. Hakkari'ye bir doktor, hatta beyin cerrahı bir doktor bulmaktan çok daha önemlisi kılık kıyafet kanununa riayetti. Nasıl? O kafa nasıl işliyor! Neyse, ben yine de bir ilerleme görüyorum. Doğu - Güneydoğu'daki öğretmen açığını da belki başörtü üzeri peruk takan öğretmenlerle çözmeyi planlarız. Ne yapalım, ancak böyle, kaplumbağa hızıyla ilerleyebiliyoruz.
Ahmet Taşgetiren
Ahmet Taşgetiren
Hz. Peygamber’e (s.a.s.) Sesleniş
Bir seher vakti uyandım. Yine gama, yine kedere dalmış her yer Efendim
Yine efkâr, yine âh u zâr almış cihanı. Bir velvele ki, sorma Efendim.
Yine hasret, yine gurbet almış her yanı.
Bütün aşklar, sevgi ve muhabbetler, bütün dertler kıyama kalkmış
Sana hasret, sana müştak, sana tutkun gönüller kıyama kalkmış
Bir seher uyandım Efendim, sana meczûb âşıklar kıyama kalkmış.
Her varlık âh u zâra durmuş, lâleler, sümbüller, güller kıyama kalkmış.
Kıyam etmiş bülbüller, zikre durmuş gönüller
Bir seher uyandım Efendim, bülbüle kulak verdim;
Geçmiş günleri, sevda ve aşkları yâd ediyordu.
Sana yazılan na’tları, bestelenen şiirleri hikâye ediyordu.
Ötüyordu dertli dertli. Yine hicrân, yine giryân, yine hazân, yine hüsrandı.
Kâh ağlıyor, kâh inliyor, kâh susuyordu yine.
Hiç böyle ötmemişti, böyle şakımamıştı.
Yakmıştı canı, yakmıştı cananı, velveleye vermişti cihanı
Hiç böyle sızlanmamıştı, böyle dertlenmemiş, geçmişe böyle yanmamıştı.
Bu sabah ona kulak verdim Efendim.
Bir sevda dilindeydi, bir aşkı anlatıyordu.
Oturduğu dalı, yaprağı, gövdeyi titretiyordu, öyle ötüyordu.
Hasretten yanıyor, gurbetten ağlıyordu. Sanki sevdalıları ağlatıyordu.
Bu seher bir başkaydı Efendim, bu sefer başka
Hazır dili çözülmüşken ona sormak istiyordum;
Bunca velvele, bunca serzeniş kime? Onca kıyamet, onca şikâyet niye?
Bir şeyler fısıldadı, bir şeyler söyledi
Âh Efendim, beni yüreğimden vurdu.
Kalbim böylesine yanmamıştı, göğsüm böylesine daralmamıştı.
Ruhumu inletti, beni dîvâne, muzdarip etti.
Böyle aşk dinlemedim, böyle muhabbet, böyle hasret görmedim.
Seherde ağlattı beni, yine gama, kedere saldı…
Meğer bunca dağlanışı, sızlanışı, bunca âhı, bunca efgânı;
Yıkık gönüller, kırık kalbler, kavrulmuş yürekler adına imiş.
Yanık sinelerin, aşka adanmış türkülerin,
Hasretten lâl kesilmiş dillerin sözcüsü imiş meğer.
Bunca kıyamet Efendim, bunca âh u zâr;
Sana adanmış ruhların, türkülerin, aşk ve sevdaların
Yürek yakıcı bir efgânı, bir efkârıymış Efendim.
Nasıl bilmedim, nasıl uyanmadım, kendimden utandım.
Hissizliğimden, insanlığımdan, aşka olan sessizliğimden utandım.
Soğumuş bir demir kesilmiş bedenimden,
Kurumuş, çölleşmiş hadekamdan, Sana tutkun gönüllerden utandım.
Bir seher vakti uyandım Efendim, her yer meşke boyanmış, her şey sermest olmuş.
Bağbân hayran, bülbül mestâne, kızıllık her yeri sarmış, sanki gülzâre dönmüş.
Günler buruk ve yalnız, öksüz ve yetim kalmış, o kutlu doğumu yâda durmuş.
Bir sessizlik var her yerde Efendim, sanki varlık lâl kesilmiş.
Yine hazân, yine hicrân, yine giryân cana düştü. Yine efgân bana düştü.
Gül böylesine kızıl olmamıştı, böyle dertli, gönlü böyle mahzûn olmamıştı.
Her zerresini böyle gam, böyle keder, her yanını kırmızı almamıştı.
Mevsim böylesine yaş dökmemişti ardından, akşam böyle kararmamıştı.
Sabahlar ne kadar inlemiş, gül ne kadar gözyaşı içmiş bilsen Efendim,
Göz ne kadar acı dökmüş. Gam ne keder vermiş, ne canlar yakmış,
Ne hüsranlar yaşatmış bilsen.
Yokluğun ne elem salmış geceye, ne hüzün vermiş sehere, ne dert vermiş.
Kırmızılık bir kez daha giyinmiş, bir kez daha kuşanmış ayrılık güllerinde.
Onlar Sen’i temsil ediyor sözde, Sen’i hatırlatıyor.
Aşkını sembolize ediyor, teninin kokusunu o takdim ediyor sanki.
Gönül bir teselli bulmak istiyor, ayrılık ateşine bir çare.
Bu hicrana, bu efgâna, bu hüsrâna bir merhem istiyor.
Bir seher vakti Efendim, teselli aradım gülden, bülbülden.
Geceden, gündüzden Sen’i sordum.
Aşktan, ızdıraptan, hasretten bezenmiş bir buket yaptım.
Sabahı sana delalet, şafağı teselli yaptım.
Hasret ve tutkularıma Efendim, sebeb-i meserret yaptım.
Bir ferman yazmak isterdim her yerde okunsun,
Sana olan aşkları, tutkuları dile getirsin.
Bir çerağ yakmak isterdim, gönüllerde Sen’in sevdanı tutuştursun.
Bir türkü söylemek isterdim, Sen’in adını yüceltsin
Aşkına adanmış bir beste yazmak, güle, bülbüle onu okutmak
Her dertli gönüle onu ezberletmek isterdim.
Ne çare, sonunda anladım ki Efendim,
‘Dertli söylegen olur.’ Derler amma,
Sevdanı anmak, sevdanı yazmak için,
Erbâb-ı dîl olmak gerek, erbâb-ı gönül.
(Fatma Ergene)
Yine efkâr, yine âh u zâr almış cihanı. Bir velvele ki, sorma Efendim.
Yine hasret, yine gurbet almış her yanı.
Bütün aşklar, sevgi ve muhabbetler, bütün dertler kıyama kalkmış
Sana hasret, sana müştak, sana tutkun gönüller kıyama kalkmış
Bir seher uyandım Efendim, sana meczûb âşıklar kıyama kalkmış.
Her varlık âh u zâra durmuş, lâleler, sümbüller, güller kıyama kalkmış.
Kıyam etmiş bülbüller, zikre durmuş gönüller
Bir seher uyandım Efendim, bülbüle kulak verdim;
Geçmiş günleri, sevda ve aşkları yâd ediyordu.
Sana yazılan na’tları, bestelenen şiirleri hikâye ediyordu.
Ötüyordu dertli dertli. Yine hicrân, yine giryân, yine hazân, yine hüsrandı.
Kâh ağlıyor, kâh inliyor, kâh susuyordu yine.
Hiç böyle ötmemişti, böyle şakımamıştı.
Yakmıştı canı, yakmıştı cananı, velveleye vermişti cihanı
Hiç böyle sızlanmamıştı, böyle dertlenmemiş, geçmişe böyle yanmamıştı.
Bu sabah ona kulak verdim Efendim.
Bir sevda dilindeydi, bir aşkı anlatıyordu.
Oturduğu dalı, yaprağı, gövdeyi titretiyordu, öyle ötüyordu.
Hasretten yanıyor, gurbetten ağlıyordu. Sanki sevdalıları ağlatıyordu.
Bu seher bir başkaydı Efendim, bu sefer başka
Hazır dili çözülmüşken ona sormak istiyordum;
Bunca velvele, bunca serzeniş kime? Onca kıyamet, onca şikâyet niye?
Bir şeyler fısıldadı, bir şeyler söyledi
Âh Efendim, beni yüreğimden vurdu.
Kalbim böylesine yanmamıştı, göğsüm böylesine daralmamıştı.
Ruhumu inletti, beni dîvâne, muzdarip etti.
Böyle aşk dinlemedim, böyle muhabbet, böyle hasret görmedim.
Seherde ağlattı beni, yine gama, kedere saldı…
Meğer bunca dağlanışı, sızlanışı, bunca âhı, bunca efgânı;
Yıkık gönüller, kırık kalbler, kavrulmuş yürekler adına imiş.
Yanık sinelerin, aşka adanmış türkülerin,
Hasretten lâl kesilmiş dillerin sözcüsü imiş meğer.
Bunca kıyamet Efendim, bunca âh u zâr;
Sana adanmış ruhların, türkülerin, aşk ve sevdaların
Yürek yakıcı bir efgânı, bir efkârıymış Efendim.
Nasıl bilmedim, nasıl uyanmadım, kendimden utandım.
Hissizliğimden, insanlığımdan, aşka olan sessizliğimden utandım.
Soğumuş bir demir kesilmiş bedenimden,
Kurumuş, çölleşmiş hadekamdan, Sana tutkun gönüllerden utandım.
Bir seher vakti uyandım Efendim, her yer meşke boyanmış, her şey sermest olmuş.
Bağbân hayran, bülbül mestâne, kızıllık her yeri sarmış, sanki gülzâre dönmüş.
Günler buruk ve yalnız, öksüz ve yetim kalmış, o kutlu doğumu yâda durmuş.
Bir sessizlik var her yerde Efendim, sanki varlık lâl kesilmiş.
Yine hazân, yine hicrân, yine giryân cana düştü. Yine efgân bana düştü.
Gül böylesine kızıl olmamıştı, böyle dertli, gönlü böyle mahzûn olmamıştı.
Her zerresini böyle gam, böyle keder, her yanını kırmızı almamıştı.
Mevsim böylesine yaş dökmemişti ardından, akşam böyle kararmamıştı.
Sabahlar ne kadar inlemiş, gül ne kadar gözyaşı içmiş bilsen Efendim,
Göz ne kadar acı dökmüş. Gam ne keder vermiş, ne canlar yakmış,
Ne hüsranlar yaşatmış bilsen.
Yokluğun ne elem salmış geceye, ne hüzün vermiş sehere, ne dert vermiş.
Kırmızılık bir kez daha giyinmiş, bir kez daha kuşanmış ayrılık güllerinde.
Onlar Sen’i temsil ediyor sözde, Sen’i hatırlatıyor.
Aşkını sembolize ediyor, teninin kokusunu o takdim ediyor sanki.
Gönül bir teselli bulmak istiyor, ayrılık ateşine bir çare.
Bu hicrana, bu efgâna, bu hüsrâna bir merhem istiyor.
Bir seher vakti Efendim, teselli aradım gülden, bülbülden.
Geceden, gündüzden Sen’i sordum.
Aşktan, ızdıraptan, hasretten bezenmiş bir buket yaptım.
Sabahı sana delalet, şafağı teselli yaptım.
Hasret ve tutkularıma Efendim, sebeb-i meserret yaptım.
Bir ferman yazmak isterdim her yerde okunsun,
Sana olan aşkları, tutkuları dile getirsin.
Bir çerağ yakmak isterdim, gönüllerde Sen’in sevdanı tutuştursun.
Bir türkü söylemek isterdim, Sen’in adını yüceltsin
Aşkına adanmış bir beste yazmak, güle, bülbüle onu okutmak
Her dertli gönüle onu ezberletmek isterdim.
Ne çare, sonunda anladım ki Efendim,
‘Dertli söylegen olur.’ Derler amma,
Sevdanı anmak, sevdanı yazmak için,
Erbâb-ı dîl olmak gerek, erbâb-ı gönül.
(Fatma Ergene)
Nostaljik Takılayım Biraz
"Gerçek Günlüğüm"ün sayfalarından, başında 16 Aralık 1998 yazan sayfa...
Bu sabah düşündüm, taşındım; okula kitaplarımı da getirmeye karar verdim. Okula vardım. Sınıfa çıktım, kitaplarımı bıraktım ve tekrar aşağı indim. Kızların binasının altında toplanan öğrencilerin arasına ben de katıldım. Çok güzel bir protesto oldu. “İki bine bir kala bu ne rezalet”, “Bu okul bizimdir, bizim kalacak”, “Polisi zulme alet etmeyin”, “Biz buradayız vâli nerede” sloganlarına da yer verdiğimiz protestoda yolları trafiğe kapattık. Polisin her saldırışında İstiklâl Marşı’nı okumaya başladık. Dolayısıyla da protestomuz uzun süreli oldu.
Veli ve öğrenciler polis tarafından coplandı. Ama olsun, hepsi Allah rızası için olduğundan ecir ve sevabının çok olduğuna inanıyorum…
Kaydol:
Yorumlar (Atom)