05 Temmuz 2005
TARİFSİZ
Pusuya düşmek
Darağacına bahar bahçe bakmak
Yanmak
Sevmek
Ölmek gibi
Tarifi yok gözlerinin
Zindan ve gülistan arasındaki bir hıçkırık
Ecel bekleyen kanserli hastalar,
Gün saymaktan duvarda çizik atacak yer kalmamış
Mahkûmlar gibi
Tarifi yok gözlerinin
Sara nöbetleri
Bayramlar, seyranlar
Depremler, seller gibi
Tarifi yok gözlerinin
Bir renk bulmuş kendine göz bebeklerin
Mavi ve sarının çocuğu
Deli bir akşam
Ağustos’ta ayaz bir gece
Ve çığlık çığlığa yeşil
Tarifi yok gözlerinin
Be düş, ne gerçek
Sudaki masal
Yıldızdaki baş dönmesi
Düşüp yüreğini kırmak
Çekip ondörtlüyü dünyayı alnından vurmak
Delice koşmak ve kaybolmak gibi
Tarifi yok gözlerinin
Şahlanan atlardaki heybet
Dervişlerin “hu” seslerindeki nizam
Tesbih tanelerindeki sadakat gibi
Tarifi yok gözlerinin
Her ayın kırkıncı günü
Gün içinde yıl
Saat içinde asır
Saniyede ömür gibi!
Tarifi yok gözlerinin
Gidersin gözlerinin rengi kalır geriye
Karşılığı olmayan bir bakış ellerinde mi?
Vuslatın yakın gölgesinde
Ölüme dokunmak gibi gözlerin…
(B. Tosun)
Hayatın Oyunlarına Hazırlıklı Olmak!
4,5 yıllık evliyim. 1,5 yaşında oğlum var. Çocuktan sonra her şey değişti. Maması, altı, hastalıkları. Eşimle sadece çocukla ilgili ortak konuşuyoruz. Her gün monoton geçiyor. Eşime gitgide soğuyacakmışım gibi geliyor. Sıkılıyorum. Çıkmazdayım.
Dostoyevski'nin hayatını değiştiren olay neydi biliyor musun? Kendi idam sahnesi. Çar'ın baskı döneminde arkadaşlarıyla kurduğu sohbet grubu yüzünden yakalandı ve idamla yargılandı. Henüz 28 yaşındaydı. Mahkemenin sonucunu beklediği gece hücresinden alındı. Ölüm kararı yüzüne okundu. Papaz günah çıkarttı. Gözleri kapatıldı. Bir direğe bağlandı. Müfreze karşısına geçirildi. Emir verildi. Ateşşş!.. Birkaç saniye sonra bir yetkili geldi. Elindeki fermanı okudu. Aslında mahkeme 8 yıl vermiş, Çar bunu 4 yıla indirmişti. “Ders” olsun diye böyle bir mizansen hazırlanmıştı. Dostoyevski, bu sayede 'ölüm'le tanışmıştı, oysa bu sefil oyunda asıl keşfettiği "hayat"tı. 4 yıl sonra yaralı parmaklarından zincirleri çıkarttıklarında, sağlığı bozulmuş, şöhreti uçup gitmişti. Ama kırık dökük bedeninden her zamankinden daha parlak fışkıran tek bir şey "yaşama
sevinci"ydi. Ne yazık ki her zaman bu hayat yolculuğunda sahip olduklarımızın değerini anlama fırsatımız olamıyor. Evet, hayatı kaybetmenin kıyısına yaklaşanlar, onu daha iyi tanırlar. Sağlığımız iyiyken "ne güzel, gencim sağlıklıyım, yakışıklıyım" diye şükreder miyiz? Hasta olduğumuzda "Her şeyin başı sağlık. Hele bir iyileşelim"; ama iyi olunca 2 paket birden içeriz sigarayı. Son paramızla vitrindeki şahane ayakkabıyı hemen alı-veririz, evdeki ayakkabı dolabımdaki aynı modelden sayısız pabuçlarımızı görmezden gelerek. Sonra da oturur geleceğimizin kaybolmasına ağlarız. Halbuki; her şeyin bittiği yerde gelecek yine vardır güzel kızım, küçük anne. Bana göre çok ciddi sıkıntılar değil bunlar. Ülfet var evinizde. Yuvanızı elden geçirin, ilişkinizi, sevginizi ırgalayın. Konuşun, iletişimi üst düzeyde tutun. İlla ki Suç ve Ceza'sıyla hepimize dost olan Dostoyevski'nin başına gelenlerin başımıza gelmesini beklemeyin. Tefekkürle içinde bulunduğunuz güzelliklerin farkına varıp, sahibine teşekkür edin. Yoksa çetin sınavların kenarından sağ salim dönme basiretimiz olamayabilir. Her şey yolundayken hayatın oyunlarına hazırlıklı olmalıyız. Mutluluklar kızım.
(Zaman’ın Ailem ekinde, Dr. Can ismiyle yazı yazan/soruları cevaplayan bir kişi var. Burada ona gelen bir soru ve onun cevabı yer aldı.)
18 Numaralı Alyans Yüzük
Güvercinlerinin yüzde 90'ının ayak parmaklan donup düşmüş; ayakları top top... Volga Nehri donuyor ve üstü otoban yol oluyor... Otobüsler üzerinden şehirden şehire gidip geliyorlar. Nehir üzerinde bir buçuk metrelik buzu matkapla delip balık tutan insanlara rastlıyorsunuz. Kış dokuz ay sürüyor. İklimi hiç bizimkine benzemeyen bu ülkede Türk kolejleri var ve talebeleri en az dört dil biliyor. Bu okullarda pırıl pırıl Tatar ve Rus çocukları okuyor.
İşte bu ülkeye Osman Nuri Bey, ithalat için gitmiş. Başkent Kazanda bir
depo tutmuş ve deri ithal edecek. Orada kendisinden daha önce gitmiş olan Afyonlu Osman isimli bir delikanlıyla tanışır. Osman, deri toplayacak ve Kazandaki işlerinde yardımcı olacaktır. Bir gün Kazana 15 km. uzaktaki depoya giderken, Osman Nuri, Osman'a sorar: "Hangi okulda okudunuz?"
-Kazan Devlet Üniversitesi Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde.
-Nerede kalıyorsunuz?
-Ev tuttum.
-Yalnız mı kalıyorsun?
Osman bu soruya cevap vermez. Fakat, Osman Nuri üsteleyince, "Karıştırma be abi!" der. "Sorduk bir kere söyle." der. Osman, "Kızmazsın değil mi?" der. "Kızmam konuş." deyince "Daha önce çalıştığım işyerinde insanlığından, namusundan, karakterinden hoşlandığım bir Rus kızı vardı. Akşam işten çıkınca, otobüs durağına kadar beraber gidiyorduk. İffet ve namusundan hiç kimseye taviz vermiyordu. Beş-altı ay sonra kendisine evlenme teklif ettim. Bir müddet sonra ailesi ile görüştüm. Kabul ettiler. Şimdi onlarla kalıyorum." dedi. Osman Nuri, "memnun oldum. Nikâh var mı?" dedi.
"Yok!" dedi. "Dinî nikah?" yine "Yok." dedi. "Niçin yapmadınız?" dedi. "Basiretimiz bağlandı... Biraz da sıkıntı var." dedi. Osman Nuri, "Benim basiretim bağlı değil. Bugün dinî nikâh yapıyoruz. Bir ay içinde de resmî nikâhı kıydırın." dedi. Osman çok şaşırdı. Osman Nuri, "Kazanda kuyumcu dükkânı var mı?" dedi. Osman "Var!" diye cevap verince "Sür arabayı oraya!." dedi. Osman Nuri, "Bacımın yüzük numarasını biliyor musun?" diye sordu. O, "Bilmiyorum ama benim küçük parmağıma olan, onun yüzük parmağına geliyor." dedi.
Kuyumcu dükkânına girdiler. Alyansları aldılar. Yengenin yüzük numarası on sekiz imiş. Osman Nuri, "Bacımı işyerinden al, eve götür. Yemek yapsın, akşam gelip nikâhı kıyacağız ve yemek yiyeceğiz." dedi. Şaşıran Osman "Hakikaten bugün bizim nikâhımız mı var?" diyordu. Osman Nuri, "Bu yüzükleri süs için almadık ya." dedi. Osman, yengeyi cep telefonuyla aradı ve durumu anlattı. Kız sevincinden çığlık atmış ve çok şaşırmıştı. Osman, "Osman Nuri abi, nikâhı siz kıyacaksınız değil mi?" diye sordu. O da "Evet" diye cevap verdi. Osman, "Ruslar, imamın kıymadığı nikâha itibar etmezler. Seni imam diye takdim edebilir miyiz?" dedi. Osman Nuri, "İstersen müezzin diye takdim et." dedi. Osman sevincinden ne yapacağını bilmiyordu. Osman Nuri, Osman'ı eve gönderdi. Ve "Saat 20.00'de geliyoruz." dedi. Akşam, Mustafa Meydancı, Cengiz Bey ve Burhan Beyle Osman'ın evine gittiler. Osman hâlâ şaşkındı. Osman Nuri imam oldu. Mustafa Meydancı ile Cengiz Bey de şahit oldular. Osman, 'Abi, imamlar burada nikâh kıyarken çok sert davranıyorlar. Sen de biraz ciddi ol." dedi. O da 'Anlaştık." dedi. Osman kızı getirdi. Müslüman olmamasına rağmen saygıdan başını kapatmıştı. Âdet üzerine evlenmeyi kabul edip etmediklerini teker teker soran Osman Nuri'ye "Evet, kabul ettim." diye cevap verdiler. Nikâh duası yapıldı. Kız çok sessiz ve ciddi duruyordu. Sanki her an imamdan bir sertlikle karşılaşacakmış gibi bekliyordu. Her şey bittikten sonra Osman Nuri, onlara bir de fıkra anlattı. Yenge gülerek mutfağa yemeği getirmek için gitti. Artık nikâh merasimi bitmişti. Osman Nuri daha sonra Tataristan’a giderken yengeye hediyeler götürdü. Hatta Sudan'a gitmişti, oradan da hediyeler alarak Tataristan’a gönderdi. Oradan da hep "Osman Nuri Ağabey sen bizim babamızsın!.." diye selamlar geldi. Geçenlerde bir selam geldi ki Osman Nuri günlerce ağladı. Yenge Müslüman olmuştu. Osman, "Kendisine İslam adına hiçbir şey anlatmamıştık. Rabb'im istemiş hidayete ermesini. Bu ne güzellik Abdullah abi... Güneşin üstüne doğup battığı her şeyden daha hayırlı bir şey oldu. Rabb'im istemişti!.." diyor ve gözyaşı döküyor; mutluluk gözyaşları. Biz de hepinize, "Ne mutlu sizlere..." diyoruz.
(Abdullah Aymaz / Zaman - Ailem)
SEVİYORUM DEYİP...
Ben aşkımı görünmeze gizlerim
Gaddarım haşinim bil ki affetmem
Riyaya zulmeder benim sözlerim
Hasseler ötesi farkeyle beni
Nakşeylesin yokluğunu izlerim
Bir an bile durma terk eyle beni
Nazarımla celbetmezse gözlerim
Lisan muzdariptir gönül halimden
Ben mutluyum gülmese de yüzlerim
Özlemim alsa da seni elimden
Ben yine ben yine seni özlerim .
Uğur Işılak