06 Temmuz 2005

Başörtüsü Yetmez!..

ÖRTÜNME GEREK ŞARTTIR FAKAT YETMEZ
İNSANLIĞIN ORTAK DEĞERİ ÖRTÜNME

Başörtüm
Örtünün yukarıdaki fonksiyonunu icra edebilmesi için iki önemli şartın yerine getirilmesi gerekir. Bunlardan birincisi insanın kendisine, iç dünyasına dönük olgunlaşma süreci, ikincisi insanın içinde yaşadığı ortamın temizliği ve insan iradesini kuvvetlendirecek özelliğe sahip olmasıdır.

Nitekim Allah, mümin erkek ve mümin kadınlara gözlerini zinadan sakındırmalarını emretmekle doğrudan doğruya müminlerin iç dünyalarına hitap etmekte, örtünün oluşturduğu güvenlik kuşağını zedelememelerini istemektedir.

'Mümin erkeklere şöyle: 'Bakışlarını yere indirsinler. (harama çevirmekten kaçındırsınlar). Irzlarını, bellerini korusunlar. Bu onlar için daha arındırıcıdır...

'Mümin kadınlara da söyle: 'Bakışlarını yere indirsinler. Irzlarını, eteklerini korusunlar. Süslerini, zinetlerini görünen kısımlar müstesna açmasınlar. Başörtülerini (humur, göğüs) yırtmaçlarının üstüne koysunlar. Süslerini şu kişilerden başkasına göstermesinler....' (24 Nur 30-31)

Allah önce erkeklere, sonra da kadınlara harama bakmamayı ve ırzlarını korumayı emretmektedir. Demek ki bakma konusunda erkekler, kadınlardan daha fazla zaafa sahiptirler. Ancak örtünme, süslerini ortaya koyma konusunda, tersi olması gerekir ki, Allah örtünme ve süslerini gizleme ile ilgili erkeklere değil de kadınlara hitap etmektedir.

Cazibe konularını kuvvetlendirici, örtü engelini aşıcı bakışlar için Hz. Peygamber sahabelerini uyarmıştır:

'Ey Ali, birbiri ardınca bakma. Birinci bakışın zararı yoktur ama ikinci bakıştan sonra zararlıdır.'11

Böylelikle İslam, bakışları kontrol altına alıyor. Dahası Hz. Peygamber, 'Gözün zinası bakıştır; dilin zinası sözdür; elin zinası dokunmaktır; ayağın zinası, nefsimizin doğrultusunda yürümektir.' buyurarak, müslüman olmanın kendini kontrol edebilmek olduğunu, müslüman olmanın bir içsel bütünlük olduğunu ortaya koymaktadır. Müslüman olmak demek, tüm tutum ve davranışlarını kontrol edebilmek demektir. Bu da Kur'an ve sünnetin tanımladığı bir imani düzeyle, bir imani değişimle gerçekleşir.

Nitekim ilk yaratılış olayında, Hz. Adem'le eşinin yeryüzüne gönderilişinden sonra Allah'ın Ademoğullarına yaptığı hitapta bu olgunun önemi açıkça vurgulanmaktadır:

'Ey Ademoğulları, biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size süs kazandıracak bir giyim indirdik. Takva ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp düşünürler.' (7 Araf 26)

Örtünün oluşturduğu güvenlik kuşağının fonksiyonu icra edebilmesi için insanın içinde yaşadığı toplumsal şartların insan iradesini kuvvetlendirici istikamette etkili olması gerekir. İnsan iradesini, iç olgunlaşmayı, gelişmeyi engelleyici dış şartlar güvenlik kuşağını zayıflatabilir. Bunun için Hz. Peygamber:


'Her doğan çocuk, İslam fıtratı üzerine doğar. Ancak ebeveynleri onu Hıristiyan, Yahudi veya Putperest yapar.'

diyerek çevresel koşulların önemine dikkatimizi çekmektedir.

İnsanın iman düzeyinin ve içinde yaşadığı şartların insan davranışına etkisinin, iki faktörün etkisini içermesi anlamında, en güzel örneklerinden biri de Kur'an-ı Kerim'de anlatılan Hz. Yusuf olayıdır.

Hz. Yusuf, evinde hizmetçi olarak çalıştığı Vezir'in karısının ilişki kurma isteklerini reddederek 'Allah'a sığınırım. Çünkü O (Kocan), benim efendimdir' demesi konumuz açısından önemlidir. Gerçekte iki farklı cins birbirini arzulamaktadır:

'Andolsun kadın onu arzulamıştı, eğer Rabbinin (zinayı yasaklayan) kesin kanıtını görmeseydi -o da onu arzulamıştı. Böylelikle biz ondan kötülüğü ve fuhşu geri çevirmek için (ona delil gönderdik). Çünkü o, muhlis, gönülden katıksızca Allah'a bağlı, ihlasa erdirilmiş olan kullarımızdandı.' (12 Yusuf 24)

İki karşı cins, birbirini biyolojik olarak arzu etmiş olmalarına karşılık; inançlarının farklılığı nedeniyle, iki farklı davranış sergiliyorlar. Biri, zina ederek nefsi arzularını yerine getirmeye; diğeri de, zinayı redderek imanının kemaline bir zarar vermemeye çalışıyor. Bu olay, iç olgunluğun insan davranışlarına, güvenlik kuşağına olan etkisini göstermektedir.

Vezir'in karısının isteklerinde ısrarlı olması, bu konuda Hz. Yusuf'u hapse atmakla tehdit etmesi üzerine; Hz. Yusuf'un endişesi, korkusu, içinde yaşanılan şartların insan davranışı üzerindeki etkisini göstermesi açısından anlamlıdır:

'Yusuf dedi ki: 'Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Onların kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara eğilim gösterir, cahillerden olurum. Böylece Rabbi, onun duasını kabul etti ve onların hileli-düzenlerini kendisinden uzaklaştırdı. Çünkü o, işitendir, bilendir.' (12 Yusuf 33-34)

Hz. Yusuf, kadının ısrarı ve baskısı karşısında iradesinin çözülebileceğinden endişe ederek hapse girmeyi tercih etmiştir ve de girmiştir.

Bugün, Hz. Yusuf'un içinde bulunduğu şartlardan çok daha kötü şartlar, insanların iradesi üzerine etki etmektedir. İnsanlar, özellikle kadınlar kozmetik sanayiinin, moda sektörünün ve pazarlama sektörünün adeta kölesi durumuna getirilmişlerdir. Kadın bir pazarlama, bir tüketim aracı gibi düşünülmektedir. O sadece ürünlerin teşhiri için karşısındakileri 'aşırı uyarmakla' görevli bir beden, bir ciltten ibaret görülmektedir. Böylece her geçen gün kadın daha da açıklığa itilmekte tahrik edebildiği, uyarabildiği oranda itibar görmektedir. Bu da kadının köleleşmesinden başka birşey değildir.

Elbetteki bu köleleştirme hareketine başta kadınlar olmak üzere toplum tepki koyacaktır. Elbetteki bu psikolojik tacize karşı kadınlar, örtüneceklerdir. Seks, şiddet, uyuşturucu ve yolsuzluğun yaygınlaştığı bir ortamda insanların kendilerini korumak için çareler araması kaçınılmazdır. Tüm dünyadaki bu dört 'baş belasına' karşı insanların fıtrata, dine yönelmeleri tesadüfi değildir. Şartlar ağırlaştıkça dine yönelme daha da hızlanacaktır. Kadınların güvenlik kuşağı olarak örtüye sahip çıkmaları kaçınılmazdır. Bu fıtrattan gelen kendini korumaya ilişkin bir tepkidir. Bunu gözönüne almayan toplumsal mühendislik çalışmaları hüsranla sonuçlanacaktır.

Radyodan Bi Alıntı...

--- --- ---
bir ingiliz kasabasında yaşayan yaşlı ünlü romancı son romanını yazarken yanında da kasabanın şeker mi şeker kızı varmış.
bu küçük kız romana ve yaşlı yazara o kadar hayranmış ki, sürekli yaşlı yazarın yanındaymış.
ünlü yazar romanını bitirdiğinde romanını ilk olarakk bu küçük kıza hediye etmiştir.
ve küçük kız romanı büyük bir hevesle okuduktan sonra hayranı olduğu ünlü yazara bir ufak kağıtla beraber geri ermiştir.
ünlü yazar kağıttakini okuduktan sonra hızla kitabın yapraklarını çevirmeye başlamıştır.
küçük kızın verdiği küçük kağıtta kitapta bulunan bir sayfa ve bu sayfada bulunan bir sözü tarif etmiştir.

ünlü yazar yaprakları çvirdikten sonra tarif edilen yere geldiğinde yüzünü bir gülümseme almıştır.
çünkü küçük kızın tarif ettiği yerde

"eğer hayatıma ihtiyacın varsa lütfen gel ve al !"

küçük kız heyecenla yaşlı yazara bakarken yaşlı yazar küçük kıza güzel bir tebeesümle bakmıştır.
ama yazar küçük kızın yanında kalmasını istememiştir.

ve kız hayatı boyunca bu kelimeyi bir daha kimseye söylememiştir.
evlendiği kocasına dahi.....

ANILAR DEFTERİNDE GÜL YAPRAĞI

Anılar Defterinde Gül Yaprağı
Gibi Unutuldum Kurudum
Başıma Düştü Sevda Ağı
Bir Başıma Tenhalarda Kahroldum.
Sen Kimbilir Rüzgarlı Eteklerinle Kimbilir
Hangi İklimdesin
Ben Sensiz Bu Sessizlikle
Deliler Gibiyim
Sensiz Bu Sessizlikle.

Ayrılıkla Başım Belada
Gözlerini Çevir Gözlerime

Yoksa Ben
Sensiz Bu Sessizlikle
Deli Gibiyim
Sensiz Bu Sensizlikle.

(Cahit Zarifoğlu)
'' Zarif'' şairi vefatının 18. yılında rahmetle anıyoruz....

ÇOCUKTUM DA GALİBA

dizlerimdeki yaralar çiziklerdi
kırgınlıklarım
ya da oyun bozan, mızıkçı dostlar
her saklambaç sonrası
her gün bir, iki, üç ve sekiz
derken uyku…

sek sek oyunlarındaki kutuları
saymak gibi geçerdi
tattığım acı
oyuncağımın kırılması
ve ağzıma sürülen biber
her gülüşüm elimden kaçan
uçan balonumun O’nu buluşunaydı

her ayrılık
sabah çıkan ve sıcacık ekmek ile dönen
baba gibi
ya da uykuyla inatlaşan
gözlerimi kandıran masallar gibi
mutlu sonla bitmeliydi

her utanç yırtık çoraplarını
kirli ellerini
komşu evlerine girerken
saklamak gibi hafif atlatılmalı
su gibi silinmeliydi

“carpediem”” diyen büyüklere inat
büyümeyi özlemek
tonton nineleri, aksakallı dedeleri sevmekti
olgunlaşmak
ne çok olgunmuşuz demek

arkamda bıraktığım hayallerim
uçurtmam kadar özeldi
çizgili defterler arasında unutulmuş
aynaya bakmaktan korkan
arada bir eski fotoğraflara
bir tebessüm ve “ah!”
ile bakınan bir ihtiyarı oynamaktı
çocukluğuma sığınmak
ve bencilce
ben oynamıyorum
diye haykırmak

şimdi bir garip çocuk olmak vardı
bir minik çocuk
o zaman ne kolaydı
günahlardan kaçınmak…
(Öznur Bostancı)

Yüzük Kalleşliği!

Yakın arkadaşlarınızın yüzüğünü parmağına takar takmaz, yüzüğün esrarlı havasına kapılıp “Hıhh! Siz de kimsiniz be, pis bekârlar!” şeklinde büründükleri tavıra verilen isimdir. Birden tanınmaz hale gelirler. Bir zamanlar yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmeyen, birlikte okulu asıp sinemaya kaçtığınız arkadaşınız artık sizi yolda rastgele gördüğünde olay mahalinden usulcacık sıvışmaya çalışır ve size zorla tencere tava satmaya çalışan pazarlamacı muamelesi yapar. Ve mutlaka eşleriyle görülürler.
- Vaaay Mehmet? Arkadaşım benim bee.
Yav nerelerdesin özledik yaa.
- Efendim buyur.
- Ne efendi mi be? N'oluyo olum buzdolabı gibi efendimler falan?! Benim ben, Kırpık Taci.
- Evet buyur.
- Ne buyuru lan, tanımadın mı beni?
- Ee ne var ne yok, nasılsın bakalım?
- Nası soruş o öyle lütfeder gibi, n'olmuş olum sana? Ee nasılsın, nası gidiyo? Kayıplara karıştın be.
- Ya işte evlendik, iş güç, sorumluluklarımız var. Öyle boş boş, aylak aylak gezemiyoruz artık tabii.
- Ooo burnumuz da büyümüş. Neyse bana bak, unutma bizi tamam mı? Düğünde bi gördük bi daha o. Hem bak ne diycem, bi ara arkadaşlarla toplanıcaz, sen de gel. İrtibatı kesme, özledik be.
Eşi derhal olaya müdahale eder.
- Meeemet hadi gidelim hayatım.
- Meraba yenge.
- Sağol sağol.. Meemet lütfen, bekliyorum ama bak.
- Tamam canım, bi tanıdığa takıldım da...Taciciğim hoşça kal, kendine iyi bakıyosun.
- Tanıdık ha, vay kalleş vay. Ve evlenmeden önce sizinle
beraber yaptıklarını, evlendikten sonra kınamaya başlarlar.
- Ay çok sigara içiyosun sen ya. Oturduğundan beri bu kaçıncı. Yaani geldiğimden beri nefes alamıyorum açıkçası hüüff.
- Vaay bayan Yeşil Ay, böyle sağlıklı ciğer havaları basma kızım şimdi bize. Bir zamanlar seni de biliriz biz. Dumandan belden yukarın görünmüyodu be. Oturdunm u bi kartondan aşşa kalmazdın. Evlenmişiz bilinçli tüketici olmuşuz bakıyorum.
-Ay şimdi ben onu mu demek istedim yaane. Senin için dedim, sen bilirsin. Hem bak çayı üstüne damlattın. Dur peçete alalım sana. Hıııhh, silelim şööleee. Bak ben sana diyim anacım. Evlendikten sonra bu tip şeyler acayip poroblem oluşturur. Yani senin için dedim, sorunlar yaşarsın bak.
- Ben aslında bardak da yiyorum "da şimdi sizin yanınızda iştahım tıkandı. Bana bak, bana öle felçli muamelesi yapma. Çayı bir hörpletirdin, sokaktan geçenler hortum çıktı sanıp kaçışırlardı. Evlendin de bi halt mı oldun be?
- Ay ne kadar alıngansın yaa. Senin için şeyettim ben. İşte demek ki yaş geçince bööle.. Neyse.
Tabii bu tür kalleş arkadaşları kendi öz vefasızlıklarının yanında bu uyuz hale iten diğer etken, bölücü vazifesi gören eşleridir.
- Bana bak Meemet. Seni bir daha o bitli arkadaşlarınla konuşurken göreyim, bak n'oluyoruz. Sen artık evli bir erkeksin olay bu yane.
- Ama hayatım n'aptım ben şimdi? Karşılaşmışız bi kere konuşma benle diye döveyim mi?
- Bak bak bak hemen nası değiştin bakk. Nası arkadaşının tarafına geçtin. İki dakkada sattın beni görüyosun diy mi Meemet?
- Yahu ne satması canım ya. Eski defterler artık onlar. Hepsi çapulcu işte, boş gezenin boş kalfası. Her şeyi eskisi gibi sanıyolar. Onun için işte öyle buluşcaz gel falan diye...
- Susususus! Hayır, gitmiyciksin. Ben seslenmeseydim takılıp peşine gitmiştin şimdi.
- Yahu neden takılıp gideyim, alt tarafı iki laf ettik, hatta onu bile etmedik.
- Ha bide bırakıp gideydin. Sen onu da yaparsın onu daa. Evli olmak ne demek Meemet he, bi der misin bana ne demek? Nereye gidersek birlikte gidicez demektir.
Arkadaşlık ilişkileri elbette ki E.Ö. ve E.S., yani evlilik öncesi ve sonrası şeklinde büyük farklarla ikiye ayrılır. Lakin yüzükle doğulmuş gibi de evrime girmeye gerek yok hani.

Öyle Yapayalnız Ki Hayat…

Farkın Aynılığı ya da ‘Uzak’

Dokunulmaz diyarlardan gelen bir yağmur damlası gibi güne damlayan gün ışığı. Kim bilir kaç pencereye tıkladı, kaç korkulu kabusu sona erdirdi ya da kaç kişi tarafından bir mecburiyetle kabul edildi içeriye. Sıkı sıkıya kapattığım kalın perdelerimin aciz kalışına şahit olsam da her sabah, biliyorum teklifsiz haylaz bir çocuk gibi sızıvereceksin bulduğun ilk aralıktan içeriye. Başka çare yok, açmalı önce gözleri sonra perdeleri dünyaya… evren bazen hiç farkında olmadan kuşatıveriyor insanı. Pencereme asılan arsız gün ışığına açarken perdeleri, hiç farkında olmadan içeriye alıveriyorum sokağın bütün hengâmesini. Gözlerimi ilk açtığımda İstanbul ile karşılaşmış olsam da alışmak olmuyor bunun getirisi. Cadde, sokak sel olup akıyor. İnsan denen varlık görünmez oluyor böyle vakitlerde. Şimdi önümdeki bu kaldırımlardan geçen insanlardan biri dursa hayat duracakmış gibi. İstikametsiz kalabalığın her birinin tek tek kafasında kendi haritası ve herkes gittiği yerden öyle emin ki… Bütün bu hengâmeye karşı umarsız bir şekilde devrini sürdüren günlerin parıltılı yazlarını şükürle karşılamalı herhalde. Yeryüzünün herhangi bir köşesinde ya da bugün burada olmakla eşdeğer bir ilişki kurup yollara düşünce, kendimle karşılaşabilirim böylesine kalabalık bir caddede. Varlığımı fark etmemiş gibi çarpıp geçen her omuzun aslında çok benzer ama farklı bir beden olduğunu idrak ettiğim an bütün farklar ortadan kalkacak ve insanca bir hikâye dolduracak her yanı. O da aynı benim gibi, öteki de, bir diğeri de… aynıyız işte. Üretim şekillerinin fabrika usulü ürettiği şey insanlık değil; üretilen bu yollar, caddeler ve yetişmek zorunda olduğumuz işler. Yoksa böyle bir sanallığın ürettiği bir insanlık olamaz. Allah’a şükür ki olamaz. İyi ki olamaz. Eğer olsaydı tutunup savunacağımız bir insanlık da kalamazdı geriye. Şimdi caddenin ortasında gökten düşmüş gibi bir dakikalığına olduğum yerde durup da baktığım zaman çevreye; insanız işte. Ufak hesaplarımızla, hayallerimizle, kırıklarımızla; sınırlandırılmış bedenlerimize rağmen, birbirimizi yok saymamıza rağmen, hararetli bir yaz gününde terleyen ve muhtelif serin düşler kuran insanlarız. Çarpacak kadar yakın ama hiç erişilemeyecek kadar uzak hayatlara sahip olabilmenin zenginlik sayılmayacağı aşikâr. Çünkü “öyle kalabalık ve yapayalnız ki hayat”…