02 Temmuz 2005

Beyza Akyüz

boş kuyulara
boş kovalar sarkıtıyorum

biliyorum

bazen

boş kuyulardan
Yusuflar da çıkar

Geç Kalkma !!!

______________________________________

______________________________________

KAVAK YELLERİ


Daha dün kavak yelleri esiyordu başımda
Hiç bitmez sanıyordum söylediğim şarkı
Zamanı çevirip yaşıma
Birkaç doyasıya kahkaham olmuştu o yaşlarda

Daha dün kavak yelleri esiyordu başımda
Masal dağında meçhul bir yarim
Tozpembe düşlerim. Ve asıllığımdı her şeyim

Ne bir davam, uğruna ölünecek
Ne de bir derdim, üzülecek
Hayatı kesip kesip kıyısında, köşesinde
Azar azar yaşıyordum
Başımda kavak yelleri
Saha bir serseriydi…

Yarın kaygısından uzakta
Korkularım korkusuzdu
Engin denizlerin kaptanlığına soyunup
Kafa tutardım takvimlere

Her mevsimin ayrı bir tadı vardı içimde
Başımda kavak yelleri
Bu koskoca şehir, o zamanlar benimdi

Ve bir gün büyü bozuldu
Zaman çivisinden kurtuluş, saatlerin başını döndürürdü
Depremler oldu içimde; krallığım yıkıldı!

Daha dün kavak yelleri esiyordu saçımda
Ama bugün toz duman içindeyim
Artık ben bu hayatı değil;
Hayat beni yaşıyor!..
(F. TOSUN)

GÜLÜM

Ne kokunda gözüm, ne de renginde,
Güzelliğin bana yetmiyor gülüm!
İfadeler uyum - derya içinde
Derinliğin bana yetmiyor gülüm

Her çiçek açanda Nebî'yi isterim
Her koku saçanda Ahû'u isterim
Ahmed-i Muhtar'ı sende isterim
Sayfalar bana yetmiyor gülüm

Bakışların masum bir akış gibi
'Al'ların dokunur bir nakış gibi
Temmuz günlerinde soğuk kış gibi
Serinliğin bana yetmiyor gülüm

Her çiçek açanda Nebî'yi isterim
Her koku saçanda Ahû'u isterim
Ahmed-i Muhtar'ı sende isterim
Sayfalar bana yetmiyor gülüm

(Esat Aydoğan Seslendiriyor)

ALLAH’IN ADI

Rabbimle secdelerim
Başım huzurundan kalkmasın dilerim…
Çok yaşamak isteyenler,
Alıp ömrümü pay etsinler!..
Sonsuz bir ışıktan kopup geldik
“O”ndan kopup geldik
Ve bir bütünüz Nebî’nin sancağı altında
Dilimiz, cinsiyetimiz, ırkımız ayrı
Gülüşümüz bir, gözyaşımız bir, secdemiz bir.
Ne çürümek, ne de çürütmek için varız burada
Gayemiz tohumu saçmak
Gayemiz gönüllerin fethi

Kimi sevdiğinin gözlerinde
Kimi düştüğünde, acısında
Kimi küfrün en derin noktasında, aradı ALLAH’ı
Aynaya bakıp
Kendi yüreklerini görmeyi akıl etmediler
ŞÜKÜR…
Suyun her damlasında
Ağacın yaprağında
Bir avuç torakta
Çocukların gülüşlerinde
Senden hep bir parça var!
Gönüllerimizi senden başka hiçbir şey sığmayacak kadar
Senle doldur ALLAH’ım
Bütün yüreklerin hicreti yolunda tamamlansın!...

(B. Tosun)

CNN'deki Program...

Geçen Akşam CNN Türk'te "Kameramla Kampüste"ye denk geldim. Daha önce de birkaç bölümünü izlediğim bu programda, bazı üniversite öğrencilerinin yapmış oldukları "amatör çekim"ler sergileniyor.
Programdaki öğrencilerden biri Bilgesu Şişman. 19 yaşındaymış ve Sosyoloji okuyormuş.
En son izlediğim bölümde -diğer bölümlerde olduğu gibi- Bilgesu Şişman hayatın çelişkilerinden, ona ısınamadığından, bir anlamda 'tutunamadığından' filan bahsediyordu. Şimdi, bahsettiği konular beni elbette sayfalar dolusu yazmaya zorluyor sevgili günlüğüm, lâkin bunu başaramayacak, inan bana!
Ama sana şunu ifade edeyim; bir kez daha anladım ki, ister çöpçü ol, ister Başbakan, ister istediği bölümde okuyan bir üniversite öğrencisi ol, ister hamal; sonuç değişmiyor: Muhakkak imtihan olacaksın. Hamalken başka bir şeyle imtihan oluyorken, Başbakan iken daha başka birşeyle imtihan oluyorsun; tek fark bu! "Şey"ler değişebilir ama sonuç değişmiyor: İMTİHAN!
Ve dolayısıyla da, neden sıkıntılara düşelim, kahredelim, "Ah şu tesadüfler!" diyelim? Hiç de gerek yok, öyle değil mi?
Bence öyle! Ciddiyim.

Fatma Ablama Mektup

es-Selâmu Aleyküm!

Saygıdeğer Fatma Ablam’a…

Yaklaşık 2 - 2,5 ay evvel, Hiçbiryer’inizi okudum. Okurken, sizin ilk romanınız olması hasebiyle, romanınız hakkındaki (acizane) görüşlerimi kitabı bitirişimin hemen ardından size ulaştırmayı planlıyordum. Neden sonra vazgeçtim, ya da nasip olmadı.

Zaman zaman gazetedeki köşenizde romanınızdan bahsettiğinizi gördüm. Gazetenin Kültür Sayfası’nda konuyla alâkalı röportajınız da yayınlandı… Hatta, bir ara “görüşlerinizi bildirirken, lütfen kaç yaşında olduğunuzu, eğitim durumunuzu, (bu da var mıydı emin değilim ama) nereden katıldığınızı da bildirin” türünden bir not bile düşmüştünüz bir yazınıza. Son olarak, Gerçek Hayat’ta yayımlanan röportajınıza şahit oldum. Ve artık –tekrardan- yazmaya karar vermiş bulunuyorum. Hayırlara vesile olmasını ümit ediyorum. (En azından bir taraf için.)

Öncelikle -okurunuzun görüşlerini mercek altına aldığınızda (ki benimkiler mercek altına alınmaya değer mi bilemiyorum) kolaylık olsun diye istiyor olmalısınız- ben 20 yaşında bir gencim, bunu belirteyim. Anadolu İHL mezunuyum. Lise’den sonra Psikoloji, Sosyoloji, Tarih, Coğrafya, Türkçe gibi bölümlerden birine gitme hakkım olmasına rağmen, malum prosedür uygulandığından (ve aslında nasip olmadığından) öyle bir bölümde filan okumuyorum. Açıköğretim’de İşletme okuyorum (4/2). Okulum Eskişehir’de (imiş)…

Bir defa şunu belirtmeliyim; romanınız, beni heyecanlandırdı. Sürükleyici bir roman. “Biz”i anlatıyor olması da artılarından bir diğeri bence… Teknik anlamda yazım hatası filan çok az (2 ya da 3 yerde var, taş çatlasa 4 olur sanırım). Cümleler oldukça zevkle okunabiliyor… Kurguya 100 üzerinden yüz veremem. Fakat sonuçta buradaki hikayelerin (sanırım) pek çoğu yaşanmış. (Zaten siz de, örneğin bu trenle alakalı bölümdeki [gerçi romanın tamamında tren & ray var ama] ‘araştırma’ ile alakalı olarak benim sanımı doğrulayan bir açıklamada bulunmuştunuz.) Kısacası bu anlamda da romanınız benim açımdan önemli.

Romanda Toyota (gerçi Toyata diye yazılmış ama) ve Megane gibi araçların olması ve TEMA’nın işlenmesi ilgimi çekti diyebilirim.

Biliyor musunuz, romanınızdaki Şahin, benim aslında. Hatta bazen benden daha hafif kalıyor Şahin Abim. Hayatımda -erken mi, hele de Şahin’e kıyasla öyle belki de- bir Müjgân oldu ama Müjgân’dan çok daha silik biriydi O. Bana O’nu terk etme hakkını da vermedi üstelik… Öyle de olsa, bu anlamda da, romanınız “benlik.”

Bir de romanınızdaki Halil Ağa. Onu çok seviyorum. Evet, onu çok seviyorum. Trenlere küstürmüşsünüz onu ve ‘tren’ yönümüz uyuşmuyor -elbette bir de yaşımız- ama beni gidip de Hiçbiryer’de temsil ettiğinden ona minnettarım.

Halil Ağa’nın “trenlere küsme nedeni” çok bariz bir şekilde işlenmemiş bence.

Şunu merak ediyorum; acaba Muhsin’ler, hep var mıdır? Yani Hiçbiryer’de bir tane var ama… Onu henüz kestirebilmiş değilim.

Müjgan’ın son mektubu oldukça mükemmel olmuş. “Biz neredeyiz Şahin?” demesi yok mu? Sadece o cümle bile kâfi. Ama sonuna imza da eklenmeli, yoksa olmaz: “Müjgan olmayı talim eden.”

Böyle Müjganlar var mıdır sizce Fatma Abla? Ya da Müjgan gibi Şahinler?.. Bir diğer merakım da bu.

Aslında biliyor musunuz Fatma Abla, beni heyecanlandıran, sevindiren, mutlu eden… bu romanı Fatma Karabıyık Barbarasoğlu’nun yazmış olması. Neşe Kutlutaş da yazsaydı en az yine bu kadar sevinirdim. Ya da Nazife Şişman, Cihan Aktaş…

Ben, size duacıyım. Yüce Rabbim, hizmetlerinize bereket ihsan eylesin, hayırlı hizmetler nasip eylesin…

Son olarak da şunları belirtmek isterim:

1.) Birileri (ki sizi kendi istediğim yönde etkilemek için söylemiyorum ama, sizin öyle olmadığınızı sanıyorum –bu ilk denemem-) birtakım yerlere (gazetelerindeki köşelerine ya da ne bileyim başka bir yerlere) kendileriyle irtibat kurulabilmesi için (olsa gerek) mail adreslerini yazıyorlar. Daha sonra okuyucu olarak siz, birçok zorluğa rağmen o kişiye bir şeyler yazıyorsunuz-gönderiyorsunuz… Karşı taraf sizi hiç ‘takmıyor.’ Buna da ‘çok yoğun olmak’, ‘vakit bulamamak’, ‘bilgisayarı bozulmak’, ‘zar-zor bakabilmek ama cevap yazabilecek kadar vakit bulamamak’… gibi gerekçeler gösteriyorlar. Bence insan boş bile olsa ya da en azından bir ‘teşekkür ederim’ ibaresi içeren bir maili yollamalı cevaben. Ya da not düşmeli adresini düştüğü yerlere: “Gönderecek olduğunuz mesajı kâle alıp almama hakkım mahfuzdur’ gibi…

Bu konuda -olumsuz anlamda- çok tecrübelerim oldu, yazma şevkim kırıldı. Lütfen (istirham ediyorum) bu kırıcılara siz de eklenmeyin.

2.) 30 Ocak 2004’te Kurban Bayramı ile ilgili yazınızda, büyükannenizden bahsetmiştiniz. O çok etkileyici bir yazı idi.

3.) Ve şu “yazar kadın” ile “kadın yazar” meselesi… Yazarın kadın olup olmaması neden önemli? (Bunu size özel sormuyorum)

4.) Son olarak, beni bir kardeşiniz, epey depresif, biraz agresif, biraz garip, epey yalnız, oldukça çaresiz… bir kardeşiniz olarak bilip dua etmenizi istiyorum.

5.) “Yaşanmış hiçbir şey yaşanıldığı andaki kadar canlı ve derin olmuyor kelimelerin bedeninde. Hep bir taraf eksik.”

Size Yüce Rabbim’den, İslâm’a dair olan bütün hizmetlerinizde çok büyük başarılar nasip etmesini niyaz ederim.

Saygılarımı sunarım.

Abdurrahman Yalnız
03.03.04 - Bursa

Kimdir bu Yahudiler?

Evangelist öğretilerine sıkı sıkıya bağlı ve bir o kadar zekâ özürlü Buş’un ipleri birkaç Yahudi’nin elindeymiş!

Yahudiler konsey filan kurmuşlar ve neredeyse dünyanın dört bir köşesindeki hükümetlerin üst düzey mevkilerine kendi adamlarını yerleştiriyorlarmış!

Ve yine aynı Yahudilerin, dünyayı komple yok ettikten sonra uzayda çeşitli koloniler kurma hazırlığı içinde oldukları da yayılan bilgiler arasında!

Bu Yahudiler öyle güçlüymüş, öyle güçlüymüş ki; onlar ne dese koskoca (!) amerikan yönetimi bile onu yapmak zorundaymış!

Birazcık direnen olursa da Allah muhafaza insanı hükümet olduğuna olacağına bin pişman ederlermiş!

Kimdir bu Yahudiler yahu?

Hakikaten kim yayıyor bu paranoyayı?

Ve neden?

Özellikle Filistin’de, İsrail hükümetindeki Yahudilerin emriyle ve İsrail’de yaşayan bazı Yahudilerin eliyle yapılan katliamları bilmeyen yok.

Başta Amerika olmak üzere, güce ve paraya tapınan ülkelerde, sabır, hasislik, entrika ve dayanışmayla elde ettikleri paraları bazı ülkelerin sefih idarecilerini satın almak için kullandıklarını da çok şükür biliyoruz.
Eeee?

Bu efsaneler kimler tarafından yayılıyor dünyada?
Bu efsaneler kimin işine yarıyor peki?
Ve en önemlisi kimin eliyle yayılıyor?
Bu denli güçlü Yahudi propagandası neden?


İnsanın doğuştan itibaren aradığı ve bir sığınak gibi kullandığı güvenlik hissini kökünden yıkmayı amaçlayan, tutunacak hiçbir dalı olmadığını bilinçaltına, bilinçüstüne ve her bir yere işleyen bu propaganda neden?

“Organize elitler gurubu”, “Derin dünya devleti”, “Kıyamet Senaryosu”, “Dünya imparatorluğu”, “Yahudi oyunu” gibi ortalıkta gırla giden bu ve buna benzer onlarca paranoid tanımlama ne işe yarıyor?

Hadise aslında çok basit: Woddy Allen’ın 1987 yılında çektiği şu meşhur “Radyo günleri” filminin başında haham efendi çocuklardan yeni kurulacak ‘Filistin Devleti’ için para toplamalarını ister, dokuz, on yaşındaki Yahudi çocuklar da ellerinde kumbarayla sokaklara düşüp herkesten, yeni kurulacak Filistin devleti için bağış yapmalarını ister, çocuklardan bazıları toplanan paraların bir kısmıyla kendilerine dondurma alsalar da, bu sahne bize Yahudilerin azim ve kararlılığını anlatan en açık örneklerden birisi.

Onlar işte böyle iğneyle kuyu kazarak ilerlediler.

Bir kavmin azminden, asırlarca süren acısından, peygamberlerine karşı ihanetlerinden, her türlü yoruma açık kutsal metinlerinden, dışarıya kapalı oluşlarından, kendilerine düşmanlık edilmesinden bir dünya miti oluşturmasının, modern Hıristiyanlığın en son numaralarından biri olduğunu düşünüyorum.

Kızılay’a indiğimde bırakın içeriyi, kağının önüne atılan masaların bile dolu olduğu MC Donalds’larda insanların başına silah dayayarak bekleyen tek bir Yahudi görmedim bugüne kadar.

Nefesimin daraldığı, oksijenimi bir anda tüketen marketlerin koka kola, pepsi kola v.s. satılan raflarının önünde nöbet tutan ve diğer markaları almamıza cebren engel olan bir Yahudi de bulunmuyordu üstelik.

Gittiğim evlerde de açık olan televizyonun başında, yalnızca CNN ve Fox gibi kanalları seyretmeği ve sadece bu kanallardan bilgi edinmeği (!) zorlayan, bunun için güç kullanan bir Yahudi’ye de rastlamadım doğrusunu isterseniz.

Bütün dünyaya hükmeden, istediği yerde istediği sonucu alabilecek müdahaleler yapabilen üstün bir Yahudi aklına dair yaygınlaştırılmaya çalışılan bu kanar, nasıl ve niçin oluşturulmaya çalışılıyor?

Seçimleri biz yapıyoruz ama liderleri onlar belirliyor!

Tam işleri yoluna koyacakken, birkaç Yahudi spekülatör ekonomimizi alt üst ediyor!

Aslında biz birlik ve beraberlik içerisinde bir dünya gücü olabiliriz ama Yahudi oyunuyla birbirimize düşürülüyoruz!

Vatandaşlarımızın İslami talepleri ne zaman gündeme gelecek olsa hemen bir krizle karşılaşıyoruz! Tam bir “Yahudi oyunu” öyle mi?

Bu listeyi veya paranoyayı uzatmak mümkün.

Dünyanın tamamında işlerlik kazanılması istenilen bir sistem için böyle bir yönetici akıl mitosunun oluşması gerekliydi ve 19. yüzyıl sonlarından itibaren elden ele dolaşan ‘sion protokolleri’ bunun gerçekleşmesine yardımcı oldu. Dünyanın birçok ülkesinde yaşayan ve hem zengin, hem de sanatta, siyasette etkin durumda bulunan Yahudiler üzerinden böyle bir organizasyonun varlığına dair bir kanaat oluşturmak bir çoklarının işine yaradı.

Bazı Yahudilerin işine yaradı, çünkü yeni dünyanın krallığına getiriliyorlardı; bazı Hristiyanların işine yaradı, çünkü yeni dünya egemenliğine giden yolda güçlü bir ortak olmuşlardı; bazı Müslümanların işine yaradı, çünkü içinde bulundukları duruma, kendilerine bir vebal bulaştırmadan bir suçlu ve bir sebep bulmuşlardı.

Peki bütün bu şaşaalı gücün varlığı tamamen bir safsata ve vehimden mi ibaret? Elbette ki hayır.

Dünyada emperyal bir çıkar birliği için bir arada bulunan ve kendileri için yapılması gerekli gördükleri işlerin yürütülmesinde ortaya çıkan her türlü zulmü, bir hokkabazlıkla kamufle etme başarısı gösteren güçler elbette var.

Ama, problem bu güçlerin varlığı değil. Problem, o güçlere dair zihinlerimizde, gönüllerimize oluşturulan ve bizim de bu sürece bir şekilde katkı verdiğimiz her türlü manipülasyona açık algılama biçimimizde.

Kendi imkanlarımızdan habersiz bir şekilde şeytanın yakasına yapışma hayaliyle koşup duruyor olmamı, aslında başka bir yoldan şeytanın peşine takılıp gitmemizle aynı kapıya çıkıyor. Artık dünyayı ve onda olup bitekleri, güç dengelerini, zafer ve mağlubiyeti, hayatı ve ölümü o kalıplar içerisinde algılamaya başlıyoruz.

Amerika, İsrail’den farklı bir yermiş gibi ABD’nin İsrail’e desteğini çekmesiyle Filistin’deki zulmün biteceğine inanıyoruz. Küfür cephesinin bir millet olduğunu unutup Birleşmiş Milletler’in israil’in sahip olduğu nükleer güce karşı bir denetleme ve imhâ planı ortaya koymamasına öfkeleniyoruz. Mensubiyet bağını güçlendirmek için can attığımız, onun kriterlerine göre bir devlet nizamı kurmayı kurtuluşumuz olarak gördüğümüz AB’nin nasıl olup da ABD/İsrail/İngiliz zulmüne sessiz kaldığına şaşırıyoruz. Evrensel bir sömürü, imha, şirk düzenini bir Yahudi komplosu diye adlandırıp hem karşı konulmaz bir güç olarak fehmediyoruz, hem de bu markanın arkasına gizlenen içimizdekilerden habersiz bir şekilde yaşıyoruz.
Bir de, bu sebeple asıl ıskaladığımız şeyin, her sabah yeni bir hayat kurma imkanıyla üzerimize doğan günün içerisindeki bereket, izzet, hayr, imtihan, akidemiz ve Tevhid, helal ve haram olduğunu unutuyoruz.


Allah’ın (azze ve celle) ‘yeryüzünün halifesi’ olmayı vaat ettiği inananlar için ne kadar da zavallı bir durum.

Şu ‘Yahudi oyunu’ safsatasını bir tarafa bırakıp, içimizdeki mümine ulaşmamız bu kadar zor olamaz!
(Neşe KUTLUTAŞ / Gerçek Hayat Dergisi / 4-10 Haziran 2004)

Gurbetten Bir Anı

Kestanenin Tadı

Soğuk bir kış günüydü pencereyi açtığında karşılaştığı. Karşı apartmanın bahçesindeki ağacın yaprakları sapsarı olmuş ve ağacın altını, bahçeyi kalın bir yaprak tabakası kaplamıştı. Caddeden geçenlerin kimi şemsiyesinin altına girmiş, belli ki hava hafiften çiseliyordu. Sarı montlu biri bisikletiyle arabaların arasından gitmeye çalışıyor, araba tekerlerinin ıslak zemine dokunduğunda çıkardıkları yağmurlu havaların sesi caddeye hâkim oluyordu. Saat sabahın yedisi. Ama karşı apartmandaki bütün evler uyanmış görünüyordu. ‘Zaten bu şehrin sahipleri erken yatar ve erken kalkarlar’ diye düşündü. Bir Müslümanın sahip olması gereken özelliği gayrimüslimlerde görünce ‘bunlar neden ilimde ve fende bu kadar ilerlemişler; işte belki de bu, sebeplerden biridir’ dedi.
Caddeden belirli ama kısa aralıklarla bir aşağı bir yukarı geçen küçük ve sevimli bir tırtıla benzeyen beyaz çizgili kırmızı tramvay sabahın telaşına kendince farklı bir hava katıyordu. Birazdan o da çıkacak, dış dünyadaki telaş ve hengâmeye katılacaktı. Ama dışarıyı sıcak evin penceresinden izlemek öyle güzeldi ki. Ah insanlar… ne kadar acele ediyorlar, nereye koşuyorlar acaba? Sırt çantası takmış şişman bir kız çocuğu caddenin trafik lambası olmayan yerinden, arabaların arasından hızla koşarak tramvaya yetişmeye çalışıyor, belli ki okula geç kalmış… Elinde iş çantası olan takım elbiseli, genç bir adam tramvaydan inip caddenin karşısındaki otobüs durağına koşmakta. ‘Takım elbiseli ve koşuyor, ilginç!’ diyerek gülümsedi. Adamın ağır ve oturaklı görünümüne koşmayı yakıştıramayarak…
Sonbahar’dan kışa geçmeye çalışan şehrin neredeyse bütün ağaçları bu değişimin en fark edilir parçalarını oluşturuyordu. Kiminin simsiyah gövdesine ve dallarına tutunan yaprakları sapsarı kesilmişti, kiminin yaprakları hala yeşil kalmakta direniyor, bazıları ise sarı, turuncu ve kırmızının en tatlı harmonisini oluşturuyorlardı. Zaten bu şehrin en çok da sonbaharını seviyordu, bir de bol karlı kış günlerini.
Bahçesinden sarı ve turuncu ağaçların yanı sıra hala yeşil kalabilmiş ulu ağaçların yükseldiği Yahudi mezarlığının soğuk görüntüsü de manzaraya daha bir kasvet katıyordu. Bu kaç yıllık olduğu meçhul olan mezarlığın kapısı her zaman kapalı olurdu. Gri taşların yukarıya doğru incelen dikdörtgen prizmalar halinde getirilmesiyle yapılan mezar taşlarının kimisi bir insan boyu kadar yüksek, başka bir kısmı ise onların yarısı kadar küçüktü. Acaba insanların dünyadaki seviyesine göre mi belirleniyordu mezar taşının yüksekliği? Kim bilir, hiç ummadığı bir sebebi vardı belki bunun da. Belki gün gelir öğrenirim düşüncesiyle mezarlığı görüş alanından çıkarıp başını başka bir yöne çevirdi.
Amma ve lakin bu şehrin başını çevirdiği diğer yönünde de kasvetli büyük bir bina ona bakıyordu. Orta okul sıralarında ‘Perili Köşk’ kitabını okurken o köşkü hayalinde canlandırmaya çalışırdı. İşte o hayalinde şekillendirdiği görüntüye benziyordu bu ev de. Önünü kaplayan büyük ağaçlar ilk katlarının görülmesine engel oluyor ve sadece son üç katı ile çatı katı görünebiliyordu. Kirli beyaz ve gri karşımı duvarları, simsiyah balkon demirleri, siyaha çalan bordo kiremitleri ve çok ince uzun pencereleri ile köşk, içinde kimse yaşamıyor izlenimi veriyordu. Evet bu şehrin pencereleri neden bilinmez oldukça küçüktü ve evlerin çoğu balkonsuzdu.
Sakin sakin etrafı süzerken okula gitme vaktinin geldiğini fark etti. Derse sadece 20 dakika kalmıştı. Uff şimdi giyinecek, kitaplarını hazırlayacak, bu sıcacık evi terk edip, anadilindeki düşünceleri terk edip bir başka dünyaya çıkacaktı. Bazen cümle kurarken uzun uzun düşünecek, kelimeler aklına gelmekte naz edecek, bazen de kulağına anlamlardan ziyade ardı ardına gelen kelimeler, cümleler, sesler, gürültüler tırmalayacaktı. Sadece sesler duyacak ama anlamakta zorluk çekecekti. Bu olumsuz düşünceleri silmek için çoğu sabah yaptığı gibi ‘ben neden buradayım’ diye sordu kendine. Sonra tek tek sıraladı nedenlerini. ‘Burada çok güzel, hatta kaliteli bir okulum var. Hem de sevdiğim bir bölümde okuyorum. Hem dünyanın çok farklı yerlerinden gelen farklı insanlarla arkadaşlıklar kuruyor, onların kültürlerini öğreniyorum. Hem zaten çok fazla da seçeneğim yoktu!’
Hızlıca hazırlanıp çıkmak için davrandı. Dolabına doğru yürürken ne giyeceğini çoktan kararlaştırmıştı bile. Giyinirken de hangi kitapları alması gerektiğini düşündü. O sakin düşüncelerinden sıyrılıp dışarıdaki hayatın hızına nasıl da adapte oluvermişti. Sonra kendini az önce sıcak odanın buğulanmış camlarından seyrettiği caddede buldu. Hava ne kadar da soğuktu. Kitaplarını koltuğunun altına sıkıştırıp ellerini cebine soktu. Saatine baktığında hala on dakikası olduğunu görünce rahatladı ve hızını azalttı. Hem etrafı ve insanları inceliyor, hem de yürüyordu. Yanından geçen çoğu insan onun iki katı kadardı. ‘Buranın havası ya da suyu yarıyor demek ki. Oldukça büyük cüsseleri var’ diye düşündü.
Büyük ve görkemli binanın yanından geçerken burnuna eskilerden hoş bir koku geldi. Külde patates ve kestane kebabı kokusu. Ama sandığı gibi hayal ürünü değildi bu koku. Az ileride köşede Hindistanlı olması muhtemel esmerce bir adam satıyordu bunları. Biraz yavaşlayarak yürümeye başladı. ‘Acaba alsam mı, o kadar canım istiyor ki’ diye düşünerek. 8 kestane bir Euro’ydu. Çok pahalı değildi aslında. Sonra yutkundu, içi burkuldu. Evde yani memleketinde hep babası yapardı kestane kebabını. Tabi kebap için kestanelerin iri olanlarını seçmek gerek. Sonra itina ile çizerdi onları. İtina ile çizerdi bıçakla ki piştiğinde kolayca soyuluversin. Sonra babası hiç üşenmez, bir de soyar, öyle ikram ederdi kestaneleri. Birden özlediğini fark etti, hem de pek çok. Fark etmeden kestanecinin orada duraklamıştı. Kestaneci bozuk bir almanca ile ‘almak ister misiniz?’ diyordu. Cümle kurmak istemedi canı, boğazında düğümlenen bir şeyler vardı sanki. Yavaşça iki yana salladı başını ‘hayır’ anlamında.
Dudaklarında gülümsemeye çalışıp da becerememişlikten geri kalan bir gerilme oldu sadece. Acı acı gülmek denilen şey… ‘Kestanenin tadı babamın ellerinde kaldı’ dedi hafif bir sesle. Küçücük odayı ısıtan sobanın etrafını ısıtan sobanın etrafına oturup kestanelerin çıtırtılarını dinledikleri, çaydanlıktan fokur fokur kaynayan su sesi gelen sobanın yanındaki mindere kedi gibi kıvrılıp hem anne-babasının konuşmalarına kulak verdiği, hem de kardeşlerine laf yetiştirip bir yandan da uyukladığı sıcak akşamlarda kalmıştı kestanenin tadı. Buğulanan siyah gözlerini gökyüzüne çevirdi. Rüzgâr kuruttu ıslanan kirpiklerini ve yürüdü gitti dersine…
(Elif OYUK / Avusturya)

DAHA NE DESİN?

Ey insan! Yaşıyorken, hem de Kur’an çağında;
Çırpınıp duruyorsun cehalet patağında
Kalbin katı gözün kör… Başın kibir dağında

Kur’an sana gel diyor, bak bendedir adresin
Ey eşref-i mahlukat!.. DAHA KUR’AN NE DESİN?

Özgürce seçmen için, iki yoldan birini;
Apaçık bildiriyor, bütün âyetlerini.
Ya peygamber, ya şeytan… Seç diyor rehberini

Öyle seç ki, sırattan rüzgar gibi geçesin,
İlle şeytan diyorsan, DAHA KUR’AN NE DESİN?

Ya cennet bahçesidir, ya ateştir o mezar
Mekân var mı dünyada, öyle derin öyle dar?
Hiçbir şey yakın değil, insana ölüm kadar

Diyor ki, hesabı var, aldığın her nefesin;
Mezarlar konuşurken… DAHA KUR’AN NE DESİN?

Malın, mülkün, şöhretin, dünyada her şeyin var;
Ya dünyadan Rabbine götürecek neyin var?
Bana yeter diyorsan şu üç günlük itibar…

Bir dördüncü gün var ki, çok çetindir bilesin,
Bunlar masal diyorsan… DAHA KUR’AN NE DESİN?

Âyet diyor ki; eğer dağa inseydi Kur’an;
Paramparça olurdu… Dağ, Allah korkusundan
Hangi insan durup da ibret almaz ki bundan?

Sen ki; bir dağ yanında ne kadar da cücesin
Haddini bilmen için DAHA KUR’AN NE DESİN?

O münezzeh ruhundan, ruh vermekle insana
Erişilmez bir şeref, bahşetti Allah sana
Ne kadar sevdiğini buradan anlasana!

Sen ki; taparcasına kendine kul-kölesin
Nefsini put yapana… DAHA KUR’AN NE DESİN?

Bir gün var ki, çok yakın, dağların yürüdüğü
Göklerin, güneşleri önünde sürüdüğü
Kâinatı toz-duman, dehşetin bürüdüğü;

Kıyâmet senaryosu, oyun değil bilesin;
Hâlâ ürpermiyorsan… DAHA KUR’AN NE DESİN?

O büyük mahkemede, bütün diller susacak,
Konuşacak bu defa, göz, kulak, el, kol, bacak,
Uzuvlar birer birer, haramları kusacak;

Açılacak önünde, defterleri herkesin;
Kendine gelmen için… DAHA KUR’AN NE DESİN?

O gün buyruk verenler, buyruğa baş eğecek,
Cehennem öfkesinden, köpürüp kükreyecek,
Ve doldun mu dedikçe, daha yok mu diyecek;

Yandıkça o deriler, değişecek bilesin;
Hâlâ secde yok ise, DAHA KUR’AN NE DESİN?

Gör ki; dünya sırtında nice insan taşıyor;
Kimi yaşarken ölmüş, kimi ölmüş yaşıyor.
Kimi Arş-ı Âlâ’ya dolu dizgin koşuyor;

İşte cennet, işte sen, gayret et ki giresin
Ey Eşref-i Mahlûkât!.. DAHA KUR’AN NE DESİN?
(Cengiz Numanoğlu)

Bir Hıristiyan'ın Kaleminden Porno Belası...

Zehirli Porno, Zehirli Seks: Pornografiye Gerçek Bir Bakış!...
Yazan: Gene McConnell
Fahişelik, sübyancılık, tecavüz ve pornografi hakkındaki yalanlar.

Karanlık soğuk bir gecede, şömine ateşinden daha güzel ne olabilir ki? Ateşe bir odun atarsın ve kısa sürece odunun çıtırdıları kulağınızı, ısısı bedeninizi, parıltısı gözlerinizi kaplar. Ne kadar güvenli ve romantik değil mi? Şimdi o odunu şömineden alıp yatağınızın üzerine attığınızı düşünün. Aynı sesler, ışıltılar ve ısı karşınızda olduğu halde, güven ve romantizm yok olmuş geriye yıkım kalmıştır. Bu ateş içerdeki herkesi öldürüp, tüm evi yakabilir. Seks o ateş gibidir. Evliliğin, koruyucu adanmışlığı içerisinde yaşandığı sürece romantik, muhteşem ve yapıcıdır. Evlilik dışına çıktığı her alanda ise yıkıcıdır. Buna zina, evlilik dışı cinsel ilişkiyi, tecavüzü veya pornografiyi gösterebiliriz.


Dev Bir Sektör
Pornografi büyük bir sektördür, bu işte korkunç para vardır ve paranın nasıl kazanıldığı kimsenin umurunda değildir. Onlar sana, senin geri gelip alışverişe devam etmeni sağlayacak her şeyi vermeye hazırdırlar. "Geçen sene Hollywood 400 film üretirken porno sektörü 11,000 porno video filmi çekmiş 70,000 pornografik web sitesi oluşturulmuştur." (New York Times, Mayıs 20, 2001, "Naked Capitalists")


Pornografinin Sekse Bakışı
Zihinsel huzurumuzun en hayati parçalarından bir tanesi bizlerin cinsel kimliklerimizdir. Eğer bu fikirler kirletilirse, bizim kim olduğumuza dair kritik bir parça bozulur. Porno Kültürü seksin, sevgi ve samimiyet olduğunu ileri sürer. Porno filmlerde insanlar yeni tanıştıkları tesadüfi yabancılar ile sevişirler. Tek amaç kişisel tatmindir. Tatmin olmak için kimin vücudunun kullanıldığı önem taşımaz. Porno insanlara seksi, herhangi bir zamanda, yerde, kişi ile sahip olunabilecek ve sonuçlarına katlanılmayacak bir aktivite olarak tanıtır.


Seks Gerçekte Ne Hakkıdır?
Pornonun görüşleri aptal ve sığdır. İlişkiler seks üzerine değil adanmışlık, değer verme ve karşılıklı güven üzerine inşa edilir. Bu bağlamda oldukça şöminede olan ateş gibi seks harikadır. Seksi müthiş yapan, onun seni yaşam boyu kabul eden, seven, kendisini sana tamamen veren birisi ile yaşanmasıdır.


Pornografi Yalanları
Seks hakkındaki gerçekleri pornografiden öğrenmen imkansızdır. Gerçekleri yansıtmaz. Pornografi eğitmek için değil ancak satmak için üretilir. Bundan dolayı pornografi izleyiciyi ekran başında tutmaya yarayan her türlü yalanı ileri sürer. Porno yalanlara bayılır: seks hakkında, kadınlar ve evlilik hakkında yalanlar. Haydi bu yalanların bir kısmına bakalım ve yaşamını, davranışlarını bozabilecek bu yalanları teşhis edelim:

Yalan #1 - Kadınlar İnsanlardan Daha Aşağı Varlıklardır.
Playboy, Penthouse gibi pornografi endüstrisinin devleri kadınlardan "tavşan, civciv, fıstık, yavru" olarak bahsetmektedir. Kadınları birer evcil hayvan ya da oyuncak olarak göstermektedir. Bazı pornografi filmlerinde ya da dergilerinde kadının sadece vücudu sergilenip yüzü gösterilmemektedir. Kadınların duyguları ve zekaları olan insanlar oldukları gerçeği bu endüstride kabul görmemektedir.

Yalan #2 - Kadınlar Bir Tür Hobi ya da Spor Faaliyetidir.
Bazı futbol ya da spor dergilerinde yada tv programlarında devamlı olarak bikinili kızlar boy göstermektedir. Bu erkeklerin bilinç altlarında spor ile seksi aynı kategoriye sokmak için gerçekleştirilen psikolojik bir uygulamadır. Porno, seksi bir oyun olarak görür ve bu oyunda da "gol atmak", "kazanmak", "fethetmek" asıl amaçtır. Bu konsepte kendisini kaptıran erkekler birbirlerine cinsel ilişkileri hakkında "skor kaç?", "gol attın mı?" gibi ifadelerle yaklaşırlar. Erkekliklerini attıkları "gol" sayısına bağlarlar. "Gol" atılan her kadın erkeklik mertebesinde bir seviye yükselmek anlamına gelir.

Yalan #3 - Kadınlar Bir Maldır.
Araba dergilerine baktığınızda yeni bir arabanın üstüne yatmış bir bikinili hatun görürsünüz. Yazılmamış slogan şudur: "Bu arabadan alırsan bu kızı da kaparsın." Çok açık porno dergilerine bu durum iyice abartılmıştır. Dergiler, bir tür alış veriş kataloğuna benzetilmiş, kadınlara ait filmlere kodlar verilmiş, bir pense ya da domates almak ile bir kadının pornosunu almak aynı dereceye indirgenmiştir; bu yüzden bir çok genç erkek eğer bir kızı akşam yemeğe çıkarırsa, onunla seks yapma hakkına doğal olarak sahip olduğunu rahatça düşünmektedir. Porno biz erkeklere kadınların satılık olduğunu öğretmektedir.

Yalan #4 - Bir Kadının Değerini Onun Vücudunun Çekiciliği Belirler.
Çok güzel olmayan kadınlar porno dergilerinde en saçma ve en iğrenç sayfalarda yer almaktadır. Bu kadınlara "köpek, köle, dana, vb.." gibi isimler takılmaktadır çünkü bu kadınlar porno endüstrisinin "mükemmel" kadın imajına uymamaktadırlar. Porno, kadınların karakterine veya zekasına değil bedenine değer verir.

Yalan #5 - Kadınlar Tecavüz ve Tacizden Zevk Alır.
"Bir kadın hayır derse aslında evet demek istiyordur", "tecavüzden kaçma imkanın yoksa zevk almaya bak" klasik bir porno senaryosudur. Porno filmlerinde tecavüze uğrayan kadınla ilk önce bağırıp tekme atsalarda daha sonra zevk alırken görüntülenirler. Porno erkeklere zevk için tecavüz etmeyi, tacizde bulunmayı ve can yakmayı öğretmektedir.

Yalan #6 - Kadınlar Aşağılanmalıdırlar.
Pornolarda kadınlara hakaret edilir ve onlara nefret dolu sözler söylenir. Kadınlara yüzlerce iğrenç şekilde işkence yapılır, aşağılanılır ve kadınlara daha fazlası için yalvartılır. Bu davranış ve senaryolar kadınlara saygı içermekte midir? Sevgi? Kadınlara karşı nefreti pornolar arttırmakta mıdır?

Yalan #7 - Küçük Çocuklar da Seks Yapmalıdır.
Pornografi endüstrisinin en çok rağbet gören alt kollarından birisi sübyancılık içeren yayınlardır. Kadınlara küçük kız kıyafetleri giydirilir, okul üniforması veya oyuncaklara sık sık rastlanır. Yetişkinlerin çocuklar ile seks yapması teşvik edilir. Bu durum porno takipçilerin çocuklara bakışını değiştirmektedir.

Yalan #8 - Aykırı Seks Daha Zevklidir.
Pornolarda seksi daha ilginç kılmak için yasalara aykırı unsurlara sık sık rastlanır. (Tecavüz, cinayet, hırsızlık, zina, röntgencilik, eşcinsellik vb..) Seks eğer yasa dışı, ahlak dışı ve sıra dışı değil ise zevk vermez öğretisi yaygın bir şekilde verilmektedir.

Yalan #9 - Fahişelik Harika Bir Meslektir.
Pornolarda fahişelerin hayatı muhteşem gösterilmekte, genç kızlar bu mesleğe özendirilmektedirler. Gerçek yaşamda pornografi sektöründe yer alan kızların çoğunluğu evinden kaçmış ve uyuşturucu parası yada başka ihtiyaçları için çalışan kızlardır. Yaşamları köle yaşamından farksızdır. Bir çoğu sürekli olarak cinsel tacize uğramaktadır. Bir çoğu cinsel yolla bulaşan hastalıklardan dolayı korkunç rahatsızlıklar geçirmekte veya erken yaşta ölmektedirler. Bu duruma katlanabilmek için çoğunluğu yoğun bir şekilde uyuşturucu kullanır.


Kısaca
Pornografi, hayatları mahvolmuş kadınlardan faydalanma ve erkeklerin zamanlarını ve paralarını boşa harcama üzerine kurulmuş bir sektördür.


Görüntülerin Gücü
Gördüğümüz ve duyduğumuz o şekillerin, seslerin bizi etkilemeyeceğini düşünmek saflık olur. İyi müziğin, iyi filmlerin ve iyi kitapların yaşamlarımıza katkıda bulunduğunu hepimiz kabul ederiz. Onlar bizi rahatlatabilir, bizi eğitebilir, bizi hareke yönlendirebilir veya bize telkin edebilir. Açıkçası iyi şekiller bize iyi şeyler yapar. Kötü şekillerin bize kötü şeyler yapabileceğine inanmak hiç de zor değildir.

Görüntüler bizi ikna edebilir. İşletmeler bunu çok iyi bilir. Senin karşına ürünlerini iyi bir görüntü ile ve duygularının yoğun olduğu bir anda sunmanın satışlarını arttıracağını bilirler; bu ürünü bilinç altına kazırlar. Reklam bilimcileri bu konuda o kadar gelişmişlerdir ki bir reklamı yayına soktuktan kısa bir süre sonra ürünün uzun vadeli satışını kestirebilirler. Bazen, izleyiciler ürünün ismini bile görmez. Reeses Pieces isimli şeker firması şekerinin "ET" filminde gözükmesi için kocaman bir bedel ödemişlerdir. Niye? Bu filmin uyandırdığı duygular ile şekerlerini bilinç altımızda birleştirmek için. Eğer dikkatlerimizi üzerine yoğunlaştırmadığımız birkaç saniye için gözüken bir üründen bu kadar çok etkileniyorsak birde 90 dakika boyunca cinsellik üzerine bir film izlediğinizi düşünün.


Bir Erkek Üzerindeki Etkisi?
Porno kafamıza ne tür fikirler sokar? Eğer içine devamlı çöp atılırsa zihinsel yaşamın o kadar kirlenir ki bu kirlilik yaşam ve ilişkilerinde sorunlar doğurmaya başlar. Zihinsel mutluluğumuzun en önemli unsurlarından birisi cinsel kimliğimizdir. Eğer bu fikir kirletilirse, kim olduğumuza dair en önemli unsurda kirlenir.


Bağımlılık - Pornonun Çekimi
Pornoyu gören herkes bağımlı olacak diye bir kural yoktur. Bazı kişiler kadınlar, çocuklar, evlilik ve cinsiyet hakkında zehirli fikirlere maruz kalıp yoluna devam eder. Bazı kişiler ise yaşamlarındaki duygusal boşluktan dolayı bu zehirli fikirlere bağlılık gösterir. Porno şirketlerinin asıl amacı bunu başarmaktır. Bu onların işletmeciliği için bir zaferdir. Dr. Victor Cline bağımlılık sürecini parçalara bölmüştür; bağımlılık, daha fazla isteme, duyarlılığın azalması ve davranışlara yansıması. Porno bağımlıları için bir başka aşama daha vardır --- erken maruz kalma. Bu aşamaları gözden geçirirsek:

ERKEN MARUZ KALMA
Bir çok erkek pornografiye erken yaşlarda maruz kalır. Çok küçük yaştan itibaren çeşitli pornografik görüntülere maruz kalırlar (tv, gazete, vb...) ve bu aleme ilk adımlarını bilinçsizce atarlar.


BAĞIMLILIK
Pornoya devamlı geri dönüp durursunuz. Bu yaşamlarının bir parçası olur. Bağımlı olmuşsunuzdur ve kurtulamazsınız.


DAHA FAZLA İSTEME
Daha fazla pornografi istersiniz. Sizi ilk başlarda iğrendiren ağır pornolar artık çekici gelmeye başlamıştır.


DUYARLILIĞIN AZALMASI
Gördüğünüz görüntülere karşı hissizleşmeye başlarsınız. En ileri seviyede pornografi bile artık size heyecan vermemeye başlar. İlk başlardaki heyecanı ararsınız ama bulamazsınız.


DAVRANIŞLARA YANSIMASI
Erkeklerin kritik adımı attıkları nokta burasıdır. Pornografide gördüklerinizi yaşamınıza almak istersiniz. Dergilerin yerini filmler, bir adım sonrada kadınlar almaya başlar.


Eğer sen bu unsurlardan birisini hayatında görüyorsan şimdi frenlere basmanın zamanı gelmiştir. Pornografi senin yaşamını aşama aşama daha çok mu kontrol ediyor? Ondan kurtulmanın yolunu bulamıyor musun? Daha fazlasını mı istiyorsun?


Ne Yapabilirim?
Senin yapman gereken ilk şey pornografi ile debelendiğini itiraf etmendir. Bana inan, eğer pornografi bağımlısı isen kendini ucube ya da iğrenç olarak düşünmemelisin. Milyonlarca erkek porno bağımlılığının değişik aşamasında kıvranmaktadır. Bu durum gerçekten şaşırtıcı değildir. Porno endüstrisi bunu başarmak için milyarlarca dolar harcamaktadır. Bunu başarmış olmaları seni şaşırtmamalıdır? Bazılarınızın geçmişinde aktif bir cinsel yaşam ya da yoğun çıplaklık olabilir, bu durum porno bağımlılığını daha kuvvetli yapabilir. Yardım almadan bu durumdan kurtulmak çok da kolay değildir.

Bu bağımlılığı kırmana yardım etmesi için birisine ihtiyacın vardır. Gizliliğin üstesinden gelmek bu konuda hayati önem taşır. Bağımlılıktan kurtulmanın ilk adımlarından birisi budur. Bunun anlamı herkesin bu sorunu öğrenmesi değildir. Bu tür sorunları olan kişiler ile ilgilenen ve güvendiğin birisini seçebilirsin; eğer Hıristiyan isen kilisenin Pastörü (Protestan Din Adamı), danışmanı, ihtiyarı ya da gençlik lideri doğru adres olabilir. Senin debeleniyor olduğunu bilmek zorunda olduğunu ifade etmez. Senin tamamen güvenebildiğin birisi olması çok önemlidir.


Kurtulmak Mümkün müdür?
Pornografi seni yalanları ile tuzağa düşürür. Tanrı ise bizi gerçeği götürebilir. "İsa kendisine iman etmiş olan Yahudilere, «Eğer benim sözüme bağlı kalırsanız, gerçekten öğrencilerim olursunuz. Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak» dedi." {Yuhanna 8:31-32} İsa Mesih'in sözlerine kızan Yahudiler şöyle cevap verir: "«Biz İbrahim'in soyundanız» diye karşılık verdiler, «hiçbir zaman kimseye kölelik etmedik. Nasıl oluyor da sen, `Özgür olacaksınız' diyorsun?»" {Yuhanna 8:33}. İsa şöyle cevap vermiştir: "İsa, «Size doğrusunu söyleyeyim, günah işleyen herkes günahın kölesidir» dedi." {Yuhanna 8:34}

Günahın sadece bizi köle yapmaz aynı zamanda bizi Tanrı'dan uzaklaştırır. Hiç kimse mükemmel değildir. Hiç kimse Tanrı'nın gözünde doğru değildir. "Hepimiz koyun gibi yoldan sapmıştık, Her birimiz kendi yoluna döndü. Yine de RAB hepimizin cezasını ona yükledi." {Yeşaya 53:6}. Hepimizin Tanrı'nın yargısını ve cezasını hak ederiz. Ancak Kutsal ve Seven Tanrı bir çözüm yolu sunmuştur; bizi yargıdan kurtarmak istemektedir. Şahsen bizim günahımızın cezasını üstüne almıştır. Tanrı olan İsa Mesih bizim günahlarımdan bağışlanmamız için işkenceye maruz kalmış, haç üzerinde canını vermiş ancak üç gün sonra, daha önceden belirttiği gibi ölümden dirilmiştir. Şimdi de sana bu bağışlanmayı sunmaktadır. Kutsal Kitap'ın en müthiş ifadelerinden birisi şudur: "Ama günahlarımızı itiraf edersek, güvenilir ve adil olan Tanrı, günahlarımızı bağışlayıp bizi her kötülükten arındıracaktır." (1 Yuhanna 1:9). Tanrı hem günahlarımızı bağışlar hem de bizi arındırır.


En Önemli İlişki
Sevgiye ve samimiyete olan arayışınızda, gerçek sevgi yerine koymaya çalıştığınız pornografi boş bir şeydir. Bizler samimiyete olan ihtiyacımızın Tanrı tarafından karşılanması üzerine yaratıldık. "Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlunu verdi. Öyle ki, O'na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, ama hepsi sonsuz yaşama kavuşsun." {Yuhanna 3:16} Pornografinin insanların yaşamlarına getirebileceği yok ediciliğin aksine İsa Mesih şunları söylemiştir: "Hırsız ancak çalıp öldürmek ve yok etmek için gelir. Bense insanlar yaşama, bol yaşama sahip olsunlar diye geldim." (Yuhanna 10:10)

Ancak sen Tanrı tarafından affedilmeyi ve onunla bir ilişkiyi istersen, bunu yapabilirsin, hem de şimdi! İsa Mesih şöyle demiştir: Esinleme 3:20 "İşte kapıda durmuş, kapıyı çalıyorum. Eğer biri sesimi işitir ve kapıyı açarsa, onun yanına gireceğim, ben onunla ve o da benimle, birlikte yemek yiyeceğiz."

Eğer bunu yapmayı istiyorsanız ancak bunu nasıl yapacağınızı bilmiyorsanız şu dua size faydalı olabilir:

"Sevgili Rabbim, sana gereksinimim var. Çünkü bana olan sevginden ötürü benim günahlarıma karşılık kendini kurban olarak sundun. Bu nedenle sana sonsuz teşekkürler sunarım. Şimdi kalbimin kapısını sana açıyor ve Seni Kurtarıcım ve Rabbim olarak kabul ediyorum. Günahlarımı bağışlayıp bana sonsuz yaşam sunduğun için çok teşekkür ederim. Yaşamımın yönetimini benden al ve beni kendi istediğin gibi bir kişi yap, AMİN."

Fatma A.'nın Mektubu

‘KİMSE Kızmasın O Kursları Yazdım’ başlıklı yazıma gönderilen çok sayıda okur mektubundan biri de Fatma A. imzalıydı.
Fatma A.’nın hayli dokunaklı mektubunun muhatabı, hiç kuşkusuz yaşama ‘siyasal cephe savaşı’ olarak bakmayanlardır.Yaşama ‘siyasal cephe savaşı’ olarak bakanlardan bazıları, Fatma A.’nın ‘karşı taraf’a malzeme verdiğini düşüneceklerdir.Bazıları da ona ‘itirafçı’ muamelesi çekeceklerdir.Ama bu iki taraflı kıskaç, Fatma A.’nın insani haykırışının duyulmasına engel olamayacaktır.Yani Fatma A.’nın sesi kısılamaz.İşte bu yüzden mektubu yayınlıyorum... Sadece insani duyarlılığı ön planda tutanlar için işte Fatma A.’nın yazdıkları:
***
‘Sayın Ahmet Hakan...Kuran kurslarında yaşananların ‘trajedi’ olduğunu bir şekilde dillendirdiğiniz için size teşekkür ediyorum. 11 yaşında kılmadığım ‘Evvábin namazı’ yüzünden 50-60 kişi ortasında kafama yediğim yumruğun acısı geçti sanmıştım.Çocuk yaşta çarşafın içinden dışarıdaki hareketliliğe merak dolu gözlerle bakıp engellenmişliğin, sindirilmişliğin her şeyden önemlisi korkutulmuşluğun açtığı yara kapandı demiştim. Yanılmışım.. Ben nadir ağlarım. Yazdıklarınızı okurken kendime hakim olamadım. Benim gibi düşünmeyen herkes her an bana bir fenalık yapabilir düşüncesini sonuna kadar özümsemişken, asıl zulmü başında ‘besmele, hamdele, salvele’ olmayan tüm kitapları bana ve kendilerine yasak eden ve de benim gibi düşünen cahillerden görmüştüm... Ben 4 yaşımda kendi kendime okuma yazma öğrendim, matematik meraklısı bir çocuktum. Anadolu lisesi sınavlarını derece alarak kazandım.‘Bu beyin İslám’a hizmet etmeli’ deyip, hiç istemediğim halde ‘sana ahirette iki kere ikiyi sormayacaklar’ şeklinde enteresan ikna yollarıyla ilkokuldan sonra bana hafızlık, Arapça okutanlar, şimdi bu beynin internet ve tv karşısında nasıl uyuştuğunu, İslám’a hizmet şöyle dursun, hiç bir işe yaramayışını, zavallılığını görsün isterdim. Bu beyin neye hizmet edeceğine kendi karar verebilseydi, belki bir matematikçi olmazdım ama en azından ne istediğini bilen ruh sağlığı yerinde bastırılmamış bir Fatma olmanın güzelliğini yaşardım.İki çocuktan sonra eğitim hakkımı geri alacağım diye böylesine harap etmezdim kendimi.Okumak bende saplantı olmazdı..5 günlük bebeğimi bırakıp dışarıdan lise bitirme sınavlarına girmezdim mesela.Ama ben ulaşmak için delicesine uğraştığım hedeflerime doğru yol alırken doğrularımı çiğnemem gerektiğini görmezlikten gelmişim. 7 ay boyunca kendi başıma ÖSS ye hazırlanmışken, tam da sınava 20 gün varken, ayaklarım geri gidiyor. Deneme sınavlarından bu kadar iyi sonuçlar çıkarırken, sınav esnasında takacağım o itici peruğu düşündükçe boğulur gibi oluyorum. İkilem dedikleri böyle birşey olsa gerek. Bu zamana kadar çok iyi geçindiğim ders kitaplarımın hepsini kaldırdım. Muhtemelen sınava da girmem...Sıfırı tükettim.Bu marazi hál içinde ‘İdealistliğin gözü kör olsun’ bile diyemiyorum..Bu kadar ácizim işte..Sağlıcakla kalın..Fatma A...’
***
Ve son olarak üç uyarı:
BİR: Noktasına, virgülüne dokunmadan yayınlanan bu mektup, ‘içeride kalınarak’ yazılmış bir mektuptur. Öyle olmasa mektubun yazarı, biriktirdiği onca acı hatıraya karşın başörtüsü üzerine taktığı ve ‘itici’ diye nitelendirdiği perukta ısrar etmezdi.
İKİ: Mektubun yazarının meselesi ‘kutsal’la değil, ‘kutsal’ adına iş yapanlarladır. Fatma A., ‘kutsal’ın değil, ‘kutsal’ adına iş yapanların açtığı yaralardan söz etmektedir.
ÜÇ: Mektuptan ders çıkarması gerekenler, sadece ‘kutsal adına hırtlık’ yapanlar değil, ‘kutsal devlet’ adına verdikleri savaşta bireyleri unutan devrim bekçileridir.

Ahmet Hakan Coşkun - 02.06.05

Kızım Seni Ali'ye Vereyim mi?


ÇOCUKLUĞUMUZUN feci naif ve de muazzam komik türkülerindendi...

Kalın bir erkek sesi ‘Kızım seni Ali’ye vereyim mi?’ derdi.

Sanatçı kızımız da yanıtını yapıştırırdı:

‘İstemem babacığım istemem / Onun adı Ali / Eder beni deli / İstemem babacığım istemem.’

Kızımız Ömer’i ‘döver’ diye, Yaşar’ı ‘Boşar’ diye istemez, iş Engin’e gelince de ‘İsterim babacığım isterim / Onun adı Engin / Babası da zengin’ karşılığını vererek aşırı maddiyatçı bir yaklaşım sergilerdi.


...
Ahmet Hakan Coşkun - 30.06.05