27 Ağustos 2005

Meraklısına notlar: Ahmet nasıl değişti?

‘AHMET Hakan’ın özel hayatı’ ya da ‘Ahmet nasıl değişti?’ başlıklı yazılar döşenmeye meraklı meslektaşlarımın, ellerindeki sınırlı malzemeyle nasıl da harikalar yarattıklarını gözlemlemekten mutluluk duymaktayım.

Şöyle düşündüm:

‘Ulan kısıtlı malzemeyle bunları yazabilenler, malzeme bollaşınca kim bilir neler döktürürler?’

İşte ‘malzeme verme kararı’ bu düşünceden çıktı...

Hadi bakalım, buyurun malzeme...

Yapın yorumlarınızı da kafamızı bulalım:

* * *

12 yaşımda: Kaçak olmayan bir Kuran kursunun çocuk oyunlarına hayli mesafeli idarecileri elinde kaldım. Ama bunu yaşımdan beklenmeyecek bir olgunlukla karşılamayı bildim ve mesele yapmadım. Sadece Latin harflerine ve roman okumaya aşırı özlem duyunca oradan tüydüm.

15 yaşımda: Milli Türk Talebe Birliği ile Akıncılar arasında gidip geldim. Okumak için MTTB’ye, delikanlılık yapmak için Akıncılar’a gittim. Bize ‘Yeşil Komünist’ dendiğini öğrendiğim andan itibaren de komünistlere gizli ve özel bir sempati besledim. Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin ne kadar salakça bir yapılanma olduğunu daha o zaman kavradım. (Bu nedenle kendimle hep gurur duymuşumdur.)

16 yaşımda: Yan komşumuz öğretmen Mehmet Bey’in evinde, bizim evdeki İslami kitaplara pek benzemeyen kitaplarla karşılaştım... Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza’sını orada tanıdım. ‘Suç ve Ceza’yı hatmettikten sonra bir hafta kendime gelemedim. Ve o günden sonra ‘Oğlum Osman’, ‘Kızım Ayşe’ türünden kitaplara bir daha asla meyletmedim.

17 yaşımda: Evdeki radyodan Türkçe ‘İran’ın Sesi’ kanalına kulak verdim. Epey cızırtılı da olsa ‘Devrim Marşları’nı dinledim. 17 yaşında bir yeniyetmenin Ayetullah Şeriatmedari ile Ayetullah Humeyni arasındaki görüş ayrılığı konusunda en az 45 dakika aralıksız konuşabileceğini kanıtlayarak herkesi şaşırtmayı başardım.

18 yaşımda: 12 Eylül sonrasının apolitik rüzgarlarının etkisinden kurtulmak için kendimi edebiyata vurdum. Bütün harçlığımı edebiyat dergilerine yatırdım. Yazdığım bir hikayenin o dergilerin birinde yayınlanması hayattaki en büyük dileğim oldu.

19 yaşımda: Cebimde her daim ‘Cumhuriyet’ taşıdığım günler... ‘Bu taraftayız ama o tarafı da yakından izleriz’ havası basma dönemi... Sinema eleştirmeni mi olsam yoksa şöyle okkalı bir roman mı yazsam kararsızlığı... Aykırılıktan pek hoşlanmayan cemaat üyelerinin laf geçirmeleriyle ilk tanışma... Küçümsemeler, dudak bükmeler, ‘Boş işlerle uğraşıyorsun azizim’ türünden yaklaşımlar falan filan...

21 yaşımda: O gruptan bu gruba, o cemaatten bu cemaate geçme dönemi... Bir hafta ‘Gruplarüstü entelektüel’, 15 gün ‘Diriliş ekolü’ üyesi, 2 ay ‘Tasavvuf ve geleneğe dönüş hareketi’ mensubiyeti, 9 hafta ‘Radikal’ takılma... Yani savruluş günleri...

24 yaşımda: ‘İslam’da aşk da vardır, özel hayat da’ tezine yaslanarak modern hayatı meşrulaştırma çabalarına giriştim. Kendime bir alan açmaya çalışıyordum. ‘Dava’ diyenlere ‘Özelime dokunma’ diye haykırabilme cesareti gösterdim. Biraz nihilist, biraz da aykırı kaçma sevdasına kendimi kaptırdım. Kafka’nın kanıma girdiği günler...

25 yaşımda: Birden aşırı politikleştim. Bir mühendis gibi İslami sistemin tüm dertleri bitireceğine inandım. Politik hayatımdaki ödünsüz tutumu sürdürürken bir yandan da bahara, şarkılara, şiirlere, sokaklara duyduğum heves devam etti. O zamanlar bunu bir çelişki gibi görür ve biraz utanırdım.

28 yaşımda: Özel hayatıma yapılan bıktırıcı müdahalelerle savaşmaya karar verdim. Can sıkıcı din zabitlerinden kurtulmak için geliştirebildiğim tek çıkış noktası şuydu: ‘İslam’da neşe diye bir şey yok mu kardeşim?’

30 yaşımda: İslami devlet diye bir şey olamayacağını keşfettim. İslam adına kurulacak devletin, eninde sonunda kişilerin İslam’dan anladıkları olacağını fark ettim. Kişilerin İslam’dan anladıklarıyla İslam’ın bizatihi kendisinin farklı olduğunu düşünmeye başladım. ‘Günaydın’ diyebilirsiniz. Haklısınız, biraz geç oldu ama güç olmadı.
(Ahmet Hakan Coşkun-17 Ağustos 2005)

-Hayrânınım ey yâr!

Kararsızlık bazen 'tevakkuf', bazen de 'şekk' libâsını giydiğinden ne yazık ki sıklıkla muhatablarını kandırmayı başarır.

Kararsızlık bir tür yargısızlıktır. Bu yüzden 'şekk' yargıda bulunmayanın değil, bulunamayanın hâlidir. O halde tedbir ve temkin'le ilgisi yoktur. Oysa 'tevakkuf' (=düşünüp durmak, durup düşünmek, durarak düşünmek) hiç de böyle değildir; daha derinlere inmek için ulaştığı menzili yeterli bulmayanların dikkatinin mahsulüdür; varlık toprağını kazmamak, kazamamak beceriksizliğinin değil; bilâkis hep derine, sürekli daha derine inmek için yavaş yavaş kazmanın ve emin adımlarla ilerlemenin sonucudur; dolayısıyla tevakkuf bilgisizlikten, bilme isteksizliğinden değil, tam da aksine bilme iştiyakının şiddetinden, yani hakikati çırılçıplak görme arzusunun tâlibde meydana getirdiği duyarlılıktan kaynaklanır.

Hakikati ürkütmemek, dahası onu incitmemek gerekir; zira hakikat, kendisine özen gösterilmesini, üstelik ne kadar mümkünse o kadar nâzik davranılmasını ister. Kendisine ulaşmak isteyenlerin hoyrat davranışlarını ise aslâ affetmez!

İki seçenek arasında sıkışıp kalanların hâline 'şekk', daha çok seçenek karşısında kalanların hâline 'tereddüd' veya 'şüphe', kuşkunun bütün türlerine ise 'rayb' adı verilir. Sözgelimi Tanrı'nın var olup olmaması hakkında kuşkuya düşen kişi "şekk etmiş"; karşılaştığı kişinin Ali mi, Veli mi, Hasan mı, Hüseyin mi olduğundan emin olamayan kişiyse "şüphe etmiş" demektir. Tam da bu noktada Kur'an'ın, kendisini, "Allah katından nâzil olduğunda rayb bulunmayan bir hitab" olarak tanımladığı hemen hatırlanmalıdır.

Bugün bu sözcüklerin hepsi de 'kuşku'ya indirgenmiş durumda ne yazık ki... Bu nedenle 'tevakkuf'u kuşku'nun bir türü gibi görenlerin görüşünü ciddiye almamakta mazuruz. Bilmeleri gerekiyor; bilmek için, ister istemez "bilmediklerini bilmeleri" de gerekiyor. Kişinin bilmemesi cehl-i basit'tir; yani bir kademeli cehalettir ve gayet de tabiîdir. Kişinin bilmediğini bilmemesi ise cehl-i mürekkeb'dir; yani iki kademeli cehalettir ve bu hiç de tabiî değildir.

Bilmeyen öğrenebilir; bilmediğini bilmeyen ise öğrenemez. İşte insanoğlunun düşünce tarihinin en başında hayret'in yer almasının başlıca sebebi budur. Çünkü hayret, cehl-i mürekkebi ortadan kaldırır; bilmediği bir şey karşısında şaşan, şaşıran kişi, bilmediği o şeyi öğrenme aşamasına gelemese bile, sırf hayret etmiş olmakla kendisinin bilmediğini bilmek hazzına erişir.

Bilenler bildikleri konularda hayret etmezler. Kişi hayret ediyorsa, şaşıyor ve şaşakalıyorsa, onu şaşkınlığa sürükleyen o şeyi bilmiyor demektir. Bilseydi hiç şaşar veya şaşırır mıydı? Madem ki şaşıyor ve şaşırıyor, o şeyi bilmese bile, en azından kendisinin o şeyi bilmediğini biliyor demektir. İsterse öğrenmeye başlayabilir ve nasibi varsa, 'hayret' makamından 'dikkat' makamına, 'dikkat' makamından 'merak' makamına, 'merak' makamından 'tedkik' ve 'tahkik' makamlarına, bu makamlardan da 'bilme' (ilim) makamına ulaşabilir. Ulaşamazsa n'olur? Muhakkak bir şey olur ve meselâ bizim gibi en azından "yolunda ölür."

Kimler hayret etmezler? Başka bir deyişle kimlerde hayret etme yetisi yoktur?!?

Descartes "Les Passions de l'Ame" (Ruh'un İnfialleri) adlı eserinde bu suali şöyle cevaplıyor:

- "Hayret'e ziyadesiyle temayül gösterenler, ne çok aptal, ne de çok zekî olanlardır..." (Que ce ne sont ni les plus stupides, ni les plus habiles, qui sont le plus portez à l'Admiration.)

Çok doğru; zira çok aptallar, bilmediklerini bilmezler; bilmek için harekete geçecek güçten mahrum oldukları için, şaşmazlar da, şaşırmazlar da. Bilmek için 'devran' ve 'seyran' makamına çıkamadıkları için hayret aracılığıyla 'hayran' makamına da çıkamazlar. Tek kelimeyle mazurdurlar.

Çok zekîlere gelince, güya onlar her şeyi bildikleri, en azından öyle zannettikleri için hayret etmezler. Böyleleri küçük yaştayken gezmek için müzelere götürülen çocuklar gibidirler. Gördüklerini doğru dürüst hatırlamazlar bile. Fakat söz, bu müzelerden birine gelince gayet kayıtsız bir halde "Haa orası mı? Ben orayı 9-10 yaşlarındayken görmüştüm" demeyi bir marifet addederler. Niçin şaşırsınlar ki? Nasıl olsa biliyorlardır, bildiklerini sanıyorlardır. Oysa "Neler görmüştünüz?" diye sorulsa, söyleyecekleri topu topu birkaç kelimeyi geçmez.

Böylelikle zekâlarına güvenenler de 'bilme' hakkından kendi kendilerini mahrum ederler. Fetanetleri şaşma yetilerini zayıflatır; eskilerine tabiriyle şevk-i tefahhus'larını (=attention) kaybederler; kaybede kaybede sonunda kendileri de kaybolurlar.

Peki kimler hayret ederler/edebilirler? Hangi sınıf insanlar hayrete mütemayildirler?

Descartes'ın bu suale cevabı gayet vecizdir: Çünkü ona göre "hayret" yetisi, esas itibariyle oldukça güçlü bir sağduyuya sahip bulunmakla birlikte yine de kendilerini tamamiyle yeterli görmeyen (eksikliğini itiraftan çekinmeyen) zevâta mahsus hasletlerdendir. (Mais ce sont principalement ceux qui, bien qu'ils ayent un sens commun assez bon, n'ont pas toutefois grande opinion de leur suffisance.)

Bir zamanlar Batı'da "en nihayet hiçbir şey bilmediğini bildiğini itiraf eden" kilise hocalarına 'professeur' (=bilmediğini itiraf eden) ünvanı verilirdi. Şimdiyse bu unvan, dünyadan haberleri bile olmadığı halde herşeyi (!) bildiklerini vehm ve iddia edenlere veriliyor; yani 'hayret' yetisini kaybedenlere...

Bizim ilim ve irfan geleneğimizin ustaları, her daim 'hayret' makamında kalmak için dua ederler; hayretini kaybedenin haysiyetini de kaybedeceğine inanırlardı.

Haysiyetini kaybeden âlim olsa bile adam olamaz. O halde kişi adam olmadıktan sonra, yani "Hayrânınım ey yâr!" demedikten sonra, sözümona âlim olsa n'olur, olmasa n'olur?

Modern hayat insanı hakikat ummanında hayretlere garkolmaktan alıkoyuyor. Sorun şimdilik sadece budur, başkası değil!
(Dücane Cündioğlu - 27 . 08 . 2005)