Kararsızlık bir tür yargısızlıktır. Bu yüzden 'şekk' yargıda bulunmayanın değil, bulunamayanın hâlidir. O halde tedbir ve temkin'le ilgisi yoktur. Oysa 'tevakkuf' (=düşünüp durmak, durup düşünmek, durarak düşünmek) hiç de böyle değildir; daha derinlere inmek için ulaştığı menzili yeterli bulmayanların dikkatinin mahsulüdür; varlık toprağını kazmamak, kazamamak beceriksizliğinin değil; bilâkis hep derine, sürekli daha derine inmek için yavaş yavaş kazmanın ve emin adımlarla ilerlemenin sonucudur; dolayısıyla tevakkuf bilgisizlikten, bilme isteksizliğinden değil, tam da aksine bilme iştiyakının şiddetinden, yani hakikati çırılçıplak görme arzusunun tâlibde meydana getirdiği duyarlılıktan kaynaklanır.
Hakikati ürkütmemek, dahası onu incitmemek gerekir; zira hakikat, kendisine özen gösterilmesini, üstelik ne kadar mümkünse o kadar nâzik davranılmasını ister. Kendisine ulaşmak isteyenlerin hoyrat davranışlarını ise aslâ affetmez!
İki seçenek arasında sıkışıp kalanların hâline 'şekk', daha çok seçenek karşısında kalanların hâline 'tereddüd' veya 'şüphe', kuşkunun bütün türlerine ise 'rayb' adı verilir. Sözgelimi Tanrı'nın var olup olmaması hakkında kuşkuya düşen kişi "şekk etmiş"; karşılaştığı kişinin Ali mi, Veli mi, Hasan mı, Hüseyin mi olduğundan emin olamayan kişiyse "şüphe etmiş" demektir. Tam da bu noktada Kur'an'ın, kendisini, "Allah katından nâzil olduğunda rayb bulunmayan bir hitab" olarak tanımladığı hemen hatırlanmalıdır.
Bugün bu sözcüklerin hepsi de 'kuşku'ya indirgenmiş durumda ne yazık ki... Bu nedenle 'tevakkuf'u kuşku'nun bir türü gibi görenlerin görüşünü ciddiye almamakta mazuruz. Bilmeleri gerekiyor; bilmek için, ister istemez "bilmediklerini bilmeleri" de gerekiyor. Kişinin bilmemesi cehl-i basit'tir; yani bir kademeli cehalettir ve gayet de tabiîdir. Kişinin bilmediğini bilmemesi ise cehl-i mürekkeb'dir; yani iki kademeli cehalettir ve bu hiç de tabiî değildir.
Bilmeyen öğrenebilir; bilmediğini bilmeyen ise öğrenemez. İşte insanoğlunun düşünce tarihinin en başında hayret'in yer almasının başlıca sebebi budur. Çünkü hayret, cehl-i mürekkebi ortadan kaldırır; bilmediği bir şey karşısında şaşan, şaşıran kişi, bilmediği o şeyi öğrenme aşamasına gelemese bile, sırf hayret etmiş olmakla kendisinin bilmediğini bilmek hazzına erişir.
Bilenler bildikleri konularda hayret etmezler. Kişi hayret ediyorsa, şaşıyor ve şaşakalıyorsa, onu şaşkınlığa sürükleyen o şeyi bilmiyor demektir. Bilseydi hiç şaşar veya şaşırır mıydı? Madem ki şaşıyor ve şaşırıyor, o şeyi bilmese bile, en azından kendisinin o şeyi bilmediğini biliyor demektir. İsterse öğrenmeye başlayabilir ve nasibi varsa, 'hayret' makamından 'dikkat' makamına, 'dikkat' makamından 'merak' makamına, 'merak' makamından 'tedkik' ve 'tahkik' makamlarına, bu makamlardan da 'bilme' (ilim) makamına ulaşabilir. Ulaşamazsa n'olur? Muhakkak bir şey olur ve meselâ bizim gibi en azından "yolunda ölür."
Kimler hayret etmezler? Başka bir deyişle kimlerde hayret etme yetisi yoktur?!?
Descartes "Les Passions de l'Ame" (Ruh'un İnfialleri) adlı eserinde bu suali şöyle cevaplıyor:
- "Hayret'e ziyadesiyle temayül gösterenler, ne çok aptal, ne de çok zekî olanlardır..." (Que ce ne sont ni les plus stupides, ni les plus habiles, qui sont le plus portez à l'Admiration.)
Çok doğru; zira çok aptallar, bilmediklerini bilmezler; bilmek için harekete geçecek güçten mahrum oldukları için, şaşmazlar da, şaşırmazlar da. Bilmek için 'devran' ve 'seyran' makamına çıkamadıkları için hayret aracılığıyla 'hayran' makamına da çıkamazlar. Tek kelimeyle mazurdurlar.
Çok zekîlere gelince, güya onlar her şeyi bildikleri, en azından öyle zannettikleri için hayret etmezler. Böyleleri küçük yaştayken gezmek için müzelere götürülen çocuklar gibidirler. Gördüklerini doğru dürüst hatırlamazlar bile. Fakat söz, bu müzelerden birine gelince gayet kayıtsız bir halde "Haa orası mı? Ben orayı 9-10 yaşlarındayken görmüştüm" demeyi bir marifet addederler. Niçin şaşırsınlar ki? Nasıl olsa biliyorlardır, bildiklerini sanıyorlardır. Oysa "Neler görmüştünüz?" diye sorulsa, söyleyecekleri topu topu birkaç kelimeyi geçmez.
Böylelikle zekâlarına güvenenler de 'bilme' hakkından kendi kendilerini mahrum ederler. Fetanetleri şaşma yetilerini zayıflatır; eskilerine tabiriyle şevk-i tefahhus'larını (=attention) kaybederler; kaybede kaybede sonunda kendileri de kaybolurlar.
Peki kimler hayret ederler/edebilirler? Hangi sınıf insanlar hayrete mütemayildirler?
Descartes'ın bu suale cevabı gayet vecizdir: Çünkü ona göre "hayret" yetisi, esas itibariyle oldukça güçlü bir sağduyuya sahip bulunmakla birlikte yine de kendilerini tamamiyle yeterli görmeyen (eksikliğini itiraftan çekinmeyen) zevâta mahsus hasletlerdendir. (Mais ce sont principalement ceux qui, bien qu'ils ayent un sens commun assez bon, n'ont pas toutefois grande opinion de leur suffisance.)
Bir zamanlar Batı'da "en nihayet hiçbir şey bilmediğini bildiğini itiraf eden" kilise hocalarına 'professeur' (=bilmediğini itiraf eden) ünvanı verilirdi. Şimdiyse bu unvan, dünyadan haberleri bile olmadığı halde herşeyi (!) bildiklerini vehm ve iddia edenlere veriliyor; yani 'hayret' yetisini kaybedenlere...
Bizim ilim ve irfan geleneğimizin ustaları, her daim 'hayret' makamında kalmak için dua ederler; hayretini kaybedenin haysiyetini de kaybedeceğine inanırlardı.
Haysiyetini kaybeden âlim olsa bile adam olamaz. O halde kişi adam olmadıktan sonra, yani "Hayrânınım ey yâr!" demedikten sonra, sözümona âlim olsa n'olur, olmasa n'olur?
Modern hayat insanı hakikat ummanında hayretlere garkolmaktan alıkoyuyor. Sorun şimdilik sadece budur, başkası değil!
(Dücane Cündioğlu - 27 . 08 . 2005)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder