17 Temmuz 2005

Lütfen İki Kere İki Beş Etsin Öğretmenim, Lütfeen!..

Ne var sanki! Daha kendinizi tanıtmadan, sırtınızı bize dönüp tahtaya 2 artı 2 eşittir 4 yazıyorsunuz… hiç mi bizim tarafımızı tutmayacaksınız, hiç mi o eşitliğin sağ tarafına 5, ya da ne bileyim, 4’ten daha yumuşak, daha güler yüzlü bir rakam yazmayacaksınız?!
Konuşmak yerine kuralları hatırlatan, elini davetkârane açıp uzatmak yerine, işaret parmağını havada tehditkârane sallayan “büyüklerden” hazzetmiyoruz öğretmenim! Hele hele şu, imla kurallarını baskı aracı olarak kullanan kaprisli, kompleksli “büyüklerden”, hiç…
Kerrat Cetvelini kırıp bozalım öğretmenim mesela, olmaz mı? Onun yüzünden bir sürü azar işitiyoruz! Hem, her zaman o haklı çıkıyor. Bizim herhangi bir ihtilafta haklı çıktığımıza rastladımsa şurdan şuraya gitmeyeyim.
Örtmenim, geçen akşam bize aykırı bir tip gelmişti. Çay içerken, “bazı resmi tarihler geriye doğru yazıldıukları için kurgusaldır ve kusursuzdur” dedi. Dur size bir sorayım bakayım dedim, ne diyeceksiniz… niçin kızıyorsunuz canım?! Adam da cinsin biri, sadece sevdiği kitapları okumuş, söylediğine göre, okuduğu kitapları sevmek için ıkınmak zorunda kalmamış… sizce bir psikopat mıdır efendim?
Baktım, inceledim. Okuyacağımız kitap “tanımlarla” dolu. Onu “-dır”la veya “-tir”le biten cümle sayısı, benim evdeki bir kavanoz dolusu misketten daha fazla! Neye yarayacak bu kadar tanım?
O psikopat kılıklı herif, bana “coğrafya nedir?” diye sordu. Ben de farklı farklı coğrafyaların olduğunu söyledim. Bazılarının resimli ve kullanılmamış, mis gibi yepisyeni olduğunu; bazılarının ise yapraklarında eksiklerin olduğunu, ama daha ucuza geldiği için insana keyif verdiğini söyledim. Yapraklarında eksiklik olanların, kullanırken çok fazla dikkat etmememize imkan verdikleri için bir rahatlık sağladıklarını, bu yüzden tercih edilmeleri gerektiğini söyledim.
Bana “okula başlayınca bu fikrimden vazgeçeceğimi” söyledi…
Şu, teneffüslerle ders saatlerinin yer değiştirmeleri hususuna gelmek istiyorum. Dersleri teneffüslerde yapalım derim ben. Çünkü, teneffüslerde moralimiz yerinde oluyor genellikle. O yüksek moralle, düşünsenize, neler yapamaz insan!.. Değil mi?
Bir de, vereceğiniz eğitime gelmek istiyordum son olarak. Sizin insanları sevdiğinizden kuşkuluyum. Suratınız hep asık oluyor, dokuzu çeyrek geçe durmuş bir saat gibi, öyle somurtkan… gülmeniz bile yalancı. Sanki yüzünüz gülmek için yumuşamıyor da; yanan plastik bir top kırışıyor… neden, sahici bir gülümsemeye yetecek kadar para vermiyorlar mı size? Böyle eğitemezsiniz bizi. O sözünü ettiğim paspal kılıklı adam yine anlamadığım, ama düşündükçe hoşuma gittiğine karar verdiğim bir şey daha söylemişti. “Tek merkezli eğitim” demişti, “…tek merkezli eğitim. ee.. dur bir dakika, yazmış olacağım… cebimdeydi… hah buldum… Tek merkezli eğitim takıntısı, ileride sürü halinde dolaşmayı düşünmeyenler için ancak bir ayak bağı olabilir.” Yaa, işte böyle öğretmenim! Bu lafın manasını şimdilik her ne kadar kavrayamadıysam da, ileride işime yarayacağından adım gibi eminim. Çünkü bu sözle, benim “İki kere ikinin beş etmesi” yönündeki düşüncem arasında inceden inceye bir akrabalık seziyorum…
Bütün arkadaşlarım, eşitliğin sağ yanına 4 yazıyorlar, yaşamlarını buna ayarlayıp otomatiğe bağlıyorlar; ben ise bunu ilginç bulmaya asla yanaşmıyorum! Ekmek çarpsın ki böyle öğretmenim! N’olucak, büyüyünce Tarkan ya da İbrahim Erkal hayranı mı olacaktım, değil mi?
(Selahattin Yusuf, Sirenleri Taşa Tutun, s. 33)