10 Aralık 2005

Baş Sağlığı...

Mustafa AKKAD'ın Ardından...
Ürdün’ün başkenti Amman’da meydana gelen bombalı saldırıların üzerinden sadece birkaç hafta geçti. Fakat bu saldırılardan birinde ağır yaralanan ve kaldırıldığı hastanede dünya hayatına gözlerini yuman sevgili Mustafa Akkad, şimdiden unutuldu. Üstadın ölüm haberini veren basın-yayın organları bir daha Mustafa Akkad’ın adını anmadılar. Sanatçılarımız, entelektüellerimiz, siyasetçilerimiz zaten hiç oralı olmadılar. “Çağrı” ve “Çöl Aslanı” filmleriyle İslam dünyasının yüzünü ağartan yönetmen Akkad için “ustaya saygı” mahiyetinde anma programları düzenlenmeliydi. Köşe yazarları –bilhassa sinema yazarları- günlerce Akkad’ı yazmalıydılar. Hükümet veya en azından Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç, bir başsağlığı mesajı yayınlamalıydı. Ne yazık ki bunların hiçbirisi olmadı. İnanılmaz bir vefasızlıkla uğurladık sinema alanındaki en büyük kahramanımızı.
Diyeceksiniz ki: “Sen ne yaptın, ne yazdın Akkad’ın ölümü üzerine?” Cenab-ı Allah’tan rahmet dilemenin dışında ben de bir şey yapmadım, ben de bir şey yazmadım. Ben de vefasızım. Ben de suçluyum. Fakat, suçumu hafifleten (daha doğrusu hafifleteceğini umduğum) bir şey var; daha Akkad’ın sağlığında Gerçek Hayat’ta ve Millî Gazete’de üstadla ilgili ikişer yazı yazarak “Selahaddin Eyyubi” ve “Fatih Sultan Mehmet” projelerinin önemine dikkat çektim, bu projelerini gerçekleştirebilmesi için Akkad’a mutlaka yardım edilmesi gerektiğini söyledim. Birkaç ay önce bu köşede “Mustafa Akkad bizden haber bekliyor” başlığı altında yazdıklarımı hatırlarsınız:
“Akkad’ın iki filmini çeyrek asırdır tepe tepe kullanıyoruz. Televizyonlarımız her Ramazan’da, her bayramda, her Kandil gecesinde bu filmleri gösteriyor. ‘Çağrı’yı ve ‘Çöl Aslanı’nı tekrar tekrar öpüp başımızın üstüne koyuyoruz, fakat “daha?” demekten de kendimizi alamıyoruz. Daha? Mesela Selahaddin Eyyübi? Mesela Fatih Sultan Mehmet? Mustafa Akkad bu filmleri de çekmeye dünden hazır. ‘Selahaddin filminin maliyeti 70 milyon dolar. Fatih filminin maliyeti 100 milyon dolar. Parayı bulduğum anda filmleri çekmeye başlarım.’ deyip duruyor. 1993 senesinde TGRT, Akkad’ı İstanbul’a davet etmişti. Üstadın yukarıda mezkûr projelerine destek vaadinde bulunulmuştu. Hatta bu projelere Çanakkale projesi de ilave edilmişti. Akkad geldi gitti ama projeler hayata geçmedi. 10 sene sonra bir daha geldi Akkad. Türk televizyonlarına çıktı, projelerini bir daha anlattı, bilhassa Fatih filmi için Türkiye’den destek istedi… O zaman Gerçek Hayat dergisinde yazmıştım: Kültür ve Turizm Bakanlığı bir yıllık bütçesini (maaş ve kira giderleri hariç) Fatih filmi için Akkad’a versin; gerekirse bakanlık bir yıllığına kapatılsın; bu film yapılsın; yapılsın ki Türkiye ve bütün İslam dünyasına özgüven aşılansın, iyimserlik aşılansın, coşku ve ümit aşılansın… Amerikalılar “Gladyatör”ü çekiyor, “Truva”yı çekiyor, “İskender”i çekiyor, sinemada destan üstüne destan yazarak kendi insanlarını kahramanlığa özendiriyorlar; estirdikleri kahramanlık rüzgarlarıyla yeni savaşların, işgallerin psikolojik zeminini hazırlıyorlar. Biz de Selahaddin ve Fatih gibi filmlerle yeni fetihlerin psikolojik zeminini hazırlayabiliriz. Hiç değilse Ümmet-i Muhammed’in üzerindeki ölü toprağını kaldırabiliriz. Bunları yıllardır önümüze gelene anlatıyoruz. Milletvekillerine, bakanlara da anlatıyoruz. ‘Yenilgilerin acısını beyaz perdede çıkaralım. Beyazperdeden fışkıracak enerji, yenilgilerimizi zafere dönüştürebilir’ diyoruz fakat nafile. ‘Süpergüç’ Amerika Birleşik Devletleri, halkını ‘kıvamda’ tutmak için sinemaya milyarlarca dolar harcıyor, fakat biz, Fatih projesi için Mustafa Akkad’a verecek 100 milyon dolar bulamıyoruz. Bu para çöpe gitmeyecek. Film dünya sinemalarında oynayacak ve muhtemelen sermayesinden fazlası geri dönecek. Velev ki dönmesin… İstanbul’u fethetmenin muhteşem hazzını tekrar yaşamanın değeri parayla ölçülür mü? Bildiğim kadarıyla Mustafa Akkad, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve hükümetle de temas kurdu, Fatih projesi için destek istedi… Aslında tersi olmalıydı. Biz, Türkiye olarak, Mustafa Akkad’ın kapısını çalmalıydık. ‘Gel şu filmi yap, ne istersen verelim’ demeliydik. Ne yazık ki, Akkad’a müracaat etmek şöyle dursun, Akkad’ın müracaatını bile değerlendirmedik. Adamcağız yıllardır haber bekliyor. Alo, Kültür ve Turizm Bakanlığı! Alo, Tanıtma Fonu! Alo, kimse var mı orada?”
Yokmuş. Hiç kimse yokmuş. Mustafa Akkad “Selahaddin” diye diye, “Fatih” diye diye öldü. Cenâb-ı Allah ganî ganî rahmet eylesin, taksiratını affeylesin. İslam dünyasının başı sağ olsun.


[Hakan Albayrak, 05.12.2005, M. Gazete]

Dünyanın Nihilizme Sürüklenişi...


Emperyalistler dünyayı nihilizme sürüklüyor

"El Kaide terörü" denilen şey ister emperyalist istihbarat örgütlerinin işi olsun, ister ölçüsüz İslamcı gerillaların... Bu işi yapanların niyeti ister İslam ülkelerini işgale zemin hazırlamak olsun, ister İslam ülkelerini işgalden kurtarmaya... Sonuç değişmez.
Bu gidişle bütün dünya, Doğu’nun ve Batı’nın bütün ülkeleri, bütün şehirleri, bütün mahalleleri, bütün sokakları, bütün haneleri, bütün fertleri potansiyel hedef hailine gelecektir.
Geldi bile.
Korkunç bir anarşizm, hatta nihilizm, dünyayı kasıp kavuruyor. Eli kanlı bir generalle eli balonlu bir çocuk arasında hiçbir fark gözetilmiyor. İncil’e ve Kur’an’a itibar edilmiyor. Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ve savaş hukuku hiçe sayılıyor. Bir tarafta emperyalist hedefler, öbür yanda emperyalizme karşı mücadele putlaştırılarak, bütün ahlaki değerler bu putlara kurban ediliyor.
Kapkaranlık bir tünele girdi dünya. Bu tünelin ucunda bir ışık yakmak hiç şüphesiz Müslüman önderlerin görevidir. Müslüman önderler her ahval ve şeraitte itidallerini korumalı, yeryüzünün halifeleri olduklarını asla unutmamalı, ümmeti daima sağduyuya çağırmalı ve gayri müslim halklara da itimat telkin etmeli.
Dünyanın dengesi yeniden kurulacaksa, Müslüman önderlerin yakacağı adalet meşalesiyle kurulacak. Ne var ki dünya kamuoyuna yön veren Batılı fitne odakları, bu meşaleyi yakmaya çalışan Müslüman alimlere, münevverlere, siyasetçilere sansür uyguluyor. Rahmet müjdecilerine geçit vermiyorlar. Irak’ta masum sivilleri kaçırıp öldüren sözde mücahitleri protesto etmek için açlık grevine giden Cezayir İslami Selamet Cephesi lideri Abbas Medeni’nin eylemini dünya kamuoyundan gizliyorlar. Cihad kisvesi altındaki mezalimi kınayan Yusuf el-Karadavi’nin bu yöndeki fetvalarını, Cevdet Said’in "Adem’in oğlu Habil gibi ol" mesajını görmezden geliyorlar. En ağır tahriklere rağmen zalimlerin yolundan gitmeye yanaşmayan, savaş ve siyasetin ahlakla bağdaşmadığı tezini çürüten, zulme adaletle, barbarlığa medeniyetle, alçaklığa asaletle mukabele eden mübarek komutan ve devlet adamı Aliya İzzetbegoviç’in aziz hatırasını lekelemeye çalışıyorlar. İstiyorlar ki Ümmet-i Muhammed’in Hz. Muhammed’e (sav) yaraşır önderleri olmasın. Bu tür önderler bilinmesin, tanınmasın, popüler hale gelmesi. GİA’lar, Ebu Sayyaf’lar, Tekfir ve Hicret’ler, Üsame bin Ladin’ler, Zerkavi’ler temsil etsin Ümmet-i Muhammed’i. Batılılar da Müslümanlar da bu idolleri, bu sembolleri, bu efsaneleri özdeşleştirsin İslamiyet’le. Cihad denince akla çoluk çocuğun havaya uçurulması gelsin. Böylece, Batı kamuoyu "İslam tehdidi"nin bertaraf edilmesini ihtiras derecesinde arzu edecek hale getirilirken, yanlış kahramanlara yönlendirilen Ümmet-i Muhammed de bütün dünyaya ışık saçan İslam Medeniyeti’ni yeniden kurma hedefinden uzaklaştırılacak. Her şey emperyalizmin bekası için!
Peki, bu gidişin emperyalizme yarayacağı ne malum?
‘Savaşta her şey serbest’ anlayışının Müslümanlar arasında genel kabul görmesi dünyayı uzun vadede (belki de çok kısa vadede) emperyalistler için de yaşanmaz / sömürülmez bir hale getiremez mi? Ölçüsüz ve ahlaksız bir "cihat"ın bir gün New York’u, Chicago’yu, Los Angeles’i, Dallas’ı, Washington’u nükleer cehenneme çevirmesi muhtemel değil mi?
Londra’daki bombalı saldırılar kimin eseri, bilmiyoruz; ama, evet, bu tür saldırılar artık Müslümanlar tarafından da gerçekleştirilebiliyor. Ve eminim ki mücahit olduğunu düşünen pek çok Müslüman bu tür saldırıları bile mumla aratacak çok daha korkunç saldırıların hazırlığı içindedir. Ellerine nükleer silah geçsin, onu da kullanırlar.
Dünya sisteminin efendileri kendi kazdıkları kuyuya düşüyorlar.
Srebrenitsa’lar, Cenin’ler, Tora Bora’lar, Guantanamo’lar, Ebu Gureyb’ler, Felluce’ler yüzünden dünya, sadece emperyalizmin kurbanları için değil, emperyalistlerin kendileri için de cehenneme döndü. Şiddet başlı başına bir değer haline geldi. Savaşta hukuk, kanun, kural, örf, adet kalmadı. Gözü dönmüş Batı, Doğu’nun da gözünü döndürdü. Hepimiz kendimizi kaybettik, bir meçhule sürükleniyoruz.
Bu ortamda aklını ve insafını kaybetmemiş olan Müslümanlara düşen, Kur’an ve Sünnet’te çizilen ahlaki çerçevelerin çağlar ve konjonktürler üstü olduğunu önlerine gelene hatırlatarak Ümmet-i Muhammed’in barbarlaştırılması projesini boşa çıkarmaya çalışmaktır. Batı’nın sağduyulu aydınlarına ise, şiddetin bir bumerang olduğunu, dönüp dolaşıp başlangıç noktasına döndüğünü, İslam dünyasından yükselen ah’ların Batı’dan aheste aheste çıktığını, emperyalist saldırıların sadece öngörülen hedefleri değil bütün dünyayı kana buladığını kendi kamuoylarına ve hükümetlerine layıkıyla anlatmak düşüyor.

(Hakan Albayrak, 06.12.2005, M.Gazete)