Göğsünde bir sızıyla uyandığında sabah ezanı okunuyordu. Çoktandır silinmemiş isli bir lamba gibiydi kalbi sanki; bir yerlerden incecik bir ışık sızıyor ama karanlığı yok etmeye gücü yetmiyordu ışığın. Neydi içindeki bu karanlık şimdi? Uyanmadan hemen önce, bütün bir çocukluğunu ve çabucak geçip giden gençliğini birlikte geçirdiği o melek yüzlü arkadaşını görmüştü rüyasında. Darda mıydı yoksa? Onun için mi içine kara yağmurlar yağıyordu şimdi?
Neredeyse altmış yıl geçmişti Fatma'nın komşu köye gelin olmasının üzerinden. O çileli yıllarda, hayatlarına kim bilir nice acı, nice sevinç sığdırmışlardı ayrı ayrı yerlerde. Çocuk denecek yaşta gelin olduktan sonra dünyanın gamı omuzlarında yaşayıp giderken, ancak birkaç kere gidebilmişti arkadaşını görmeye. O da kocasını, çoluk çocuğunu ikna edip, bütün evi tam tekmil hazırladıktan sonra ancak. Daha çok, Fatma baba evine geldiğinde görüşürlerdi. Baş başa kalabildikleri nadir zamanlarda, hayatlarında şikayet edecek onca şey olmasına rağmen uzun bir suskunluk düşerdi aralarına. Sükunet ve huzur kaplardı ikisini de böyle zamanlarda. Ellerinden hiç düşürmedikleri tespihleri ve bembeyaz tülbentleriyle iki narin çiçek gibi oturup saatlerce konuşurlardı sonra. Daha bütün söyleyeceklerini bitirmeden akşam oluverirdi sanki. Fakat aradan uzun yıllar geçse bile, ilk görüşmelerinde bıraktıkları yerden başlayacaklarını ikisi de bilirdi. Birbirlerinden ayrıldıktan sonra döktükleri gözyaşlarını ise asla...
* * *
Sessizce abdest alırken Fatma'yla görüşmeyeli ne kadar olmuştu hesaplamaya çalıştı; iki yaz bir kış geçmişti üzerinden. Bir fotoğrafı bile yoktu elinde, özleyince şöyle bir çıkarıp uzun uzun iç çekerek bakacak.
Huşuyla namazını kıldı. Tel tel olmuş yüreğiyle, ellerini açıp dua etti. Bir sedir, eski bir halı ve tahta bir sehpadan başka eşyası olmayan odasında, her zaman kapının arkasında asılı duran şalını tülbendinin üzerine sarınıp çıkmaya hazırlanırken oğlu ve gelini de kalkmışlardı. Uyku mahmurluğuyla annelerine şaşkın şaşkın bakarak nereye gitmeye hazırlandığını sordular. "Fatma'nın yanına gidiyorum, özledim" dedi. Oğlu, hayatında ilk defa 'özledim' diyen ihtiyar annesine, nereden çıktı şimdi bu dercesine ve pek de ciddiye almadan; birkaç gün beklerse işleri yoluna koyup kendisinin götürebileceğini söyledi. Ama nafile, o çoktan kapıya ulaşmıştı bile. Ne olursa olsun gidecekti. Gerekirse yürüyerek ve tek başına. Lastiklerini Besmeleyle giyerken oğlu ve gelini ne yapacaklarını şaşırmış haldeydiler. Kapıyı kilitleseler, elinden tutup zorla alıkoysalar...
İki lokmacık azığım ve kapının arkasına yaslı değneğini aldı, 'Allahaısmarladık derken ikisi de yağan hafif yağmurun altında ıslanmaya başlayan annelerinin ardından manasız bakışlarla öylece kalakaldılar.
* * *
İnce ince çiseleyen yağmura bakıp 'Göklerden Rahmet indiren Allah'ım bana güç ver' diye dua ederek çıktı yola. Yol boyu, beyaz yapraklarını gece kapatıp, sabah vakti yavaş yavaş açan papatyalarla selamlaştı. Üzeri kınalı kayalarda oturup soluklandı arada bir. Arabayla bile zar zor katettikleri inişli çıkışlı taşlı yol şimdi ona bir gül bahçesi gibi geliyordu. Yeniden bir kayanın üzerine dinlenmek için oturduğunda sırtında bir ürperti hissetti; sanki birisi bir şey fısıldamıştı. 'La havle ve la kuvvete illa billah ' dedi defalarca ve yeni bir güçle devam etti yoluna.
Öğleye doğru yağmur kesilmişti artık, yakıcı güneşin ışıklarının kalbine dolduğunu hissetti birden. Şükretti. Bacakları ağrımaya başlamıştı ama sanki o gençti şimdi ve sanki hemen yan taraflarında oturan Fatma'nın evine gidiyordu. Kuru bir yer bulup oturdu. Yanma aldığı torbadan çıkardığı yol azığından bir şeyler atıştırdı. Elindeki değneğe yaslanarak yavaş yavaş doğruldu. Uzun yol, ayaklarının altından bir su gibi kolayca akıp gidecek gibi kıvrılıyordu şimdi.
İkindi ezanıyla vardı Fatma'nın köyüne.
Maviye boyanmış tahtadan bahçe kapısına ulaştığında kapının önünde kilim yıkayan gelinlerini gördü. Onu gören çocuklardan birisi, geldiğini haber vermek için içeriye girdi koşarak.
Fatma, kapıda göründüğünde ilk defa birbirlerinin gözyaşlarına dokundular sessizce.
Dudaklarında şükür dualarıyla kendisine sarılan ahretlik bacısına "bak ben geldim" dedi sessizce. Özledim seni..."
* * *
Bir adam, başka bir köyde bulunan din kardeşini ziyarete gidiyordu. Allah Teâlâ onun yoluna bir meleği gözcü koydu. O kimse meleğin yanından geçerken, melek; Nereye gitmeyi diliyorsun? Dedi.
O: şu köydeki din kardeşime, ziyarete gidiyorum, dedi.
Melek: Senin, o kimseye karşı hakkını korumaya çalıştığın bir nimetin var mı? Dedi.
O: Hayır, fakat ben onu Allah rızası için seviyorum, dedi.
Melek: Ben, Allah'ın sana, 'sen onu Allah için sevdiğin gibi, Allah da seni sevdi" demek için gönderdiği elçisiyim, dedi.
(Müslim).
(Neşe Kutlutaş)
08 Temmuz 2005
Kaydol:
Yorumlar (Atom)