08 Temmuz 2005

Ben Geldim

Göğsünde bir sızıyla uyandığında sabah eza­nı okunuyordu. Çoktandır silinmemiş isli bir lamba gibiydi kalbi sanki; bir yerlerden incecik bir ışık sızıyor ama karanlığı yok etmeye gücü yetmiyordu ışığın. Neydi içindeki bu karanlık şimdi? Uyanmadan hemen önce, bütün bir çocukluğunu ve çabucak geçip giden gençliği­ni birlikte geçirdiği o melek yüzlü arkadaşını gör­müştü rüyasında. Darda mıydı yoksa? Onun için mi içine kara yağmurlar yağıyordu şimdi?
Neredeyse altmış yıl geçmişti Fatma'nın komşu köye gelin olmasının üzerinden. O çileli yıllarda, hayatlarına kim bilir nice acı, nice sevinç sığdırmışlardı ayrı ayrı yerlerde. Çocuk denecek yaşta gelin olduktan sonra dünyanın gamı omuzlarında yaşayıp giderken, ancak birkaç kere gidebilmişti arkadaşını görmeye. O da kocasını, çoluk çocuğu­nu ikna edip, bütün evi tam tekmil hazırladıktan sonra ancak. Daha çok, Fatma baba evine geldiğinde görüşürlerdi. Baş başa ka­labildikleri nadir zamanlarda, hayatlarında şikayet edecek on­ca şey olmasına rağmen uzun bir suskunluk düşerdi aralarına. Sükunet ve huzur kaplardı iki­sini de böyle zamanlarda. Elle­rinden hiç düşürmedikleri tes­pihleri ve bembeyaz tülbentleriyle iki narin çiçek gibi oturup saatlerce konuşurlardı sonra. Daha bütün söyleyeceklerini bi­tirmeden akşam oluverirdi san­ki. Fakat aradan uzun yıllar geçse bile, ilk görüş­melerinde bıraktıkları yerden başlayacaklarını iki­si de bilirdi. Birbirlerinden ayrıldıktan sonra dök­tükleri gözyaşlarını ise asla...
* * *
Sessizce abdest alırken Fatma'yla görüşmeyeli ne kadar olmuştu hesaplamaya çalıştı; iki yaz bir kış geçmişti üzerinden. Bir fotoğrafı bile yoktu elinde, özleyince şöyle bir çıkarıp uzun uzun iç çekerek bakacak.
Huşuyla namazını kıldı. Tel tel olmuş yüreğiy­le, ellerini açıp dua etti. Bir sedir, eski bir halı ve tahta bir sehpadan başka eşyası olmayan odasın­da, her zaman kapının arkasında asılı duran şa­lını tülbendinin üzerine sarınıp çıkmaya hazırla­nırken oğlu ve gelini de kalkmışlardı. Uyku mahmurluğuyla annelerine şaşkın şaşkın baka­rak nereye gitmeye hazırlandığını sordular. "Fat­ma'nın yanına gidiyorum, özledim" dedi. Oğlu, ha­yatında ilk defa 'özledim' diyen ihtiyar annesine, nereden çıktı şimdi bu dercesine ve pek de cid­diye almadan; birkaç gün beklerse işleri yoluna koyup kendisinin götürebileceğini söyledi. Ama nafile, o çoktan kapıya ulaşmıştı bile. Ne olursa olsun gidecekti. Gerekirse yürüyerek ve tek başı­na. Lastiklerini Besmeleyle giyerken oğlu ve geli­ni ne yapacaklarını şaşırmış haldeydiler. Kapıyı kilitleseler, elinden tutup zorla alıkoysalar...
İki lokmacık azığım ve kapının arkasına yaslı değneğini aldı, 'Allahaısmarladık derken ikisi de yağan hafif yağmurun altında ıslanmaya başla­yan annelerinin ardından manasız bakışlarla öy­lece kalakaldılar.
* * *
İnce ince çiseleyen yağmura bakıp 'Göklerden Rahmet indiren Allah'ım bana güç ver' diye dua ederek çıktı yola. Yol boyu, beyaz yapraklarını gece kapatıp, sabah vakti yavaş yavaş açan pa­patyalarla selamlaştı. Üzeri kınalı kayalarda otu­rup soluklandı arada bir. Arabayla bile zar zor katettikleri inişli çıkışlı taşlı yol şimdi ona bir gül bahçesi gibi geliyordu. Yeniden bir kayanın üze­rine dinlenmek için oturduğunda sırtında bir ür­perti hissetti; sanki birisi bir şey fısıldamıştı. 'La havle ve la kuvvete illa billah ' dedi defalarca ve ye­ni bir güçle devam etti yoluna.
Öğleye doğru yağmur kesilmişti artık, yakıcı güneşin ışıklarının kalbine dolduğunu hissetti birden. Şükretti. Bacakları ağrımaya başlamıştı ama sanki o gençti şimdi ve sanki hemen yan ta­raflarında oturan Fatma'nın evine gidiyordu. Ku­ru bir yer bulup oturdu. Yanma aldığı torbadan çıkardığı yol azığından bir şeyler atıştırdı. Elin­deki değneğe yaslanarak yavaş yavaş doğruldu. Uzun yol, ayaklarının altından bir su gibi kolay­ca akıp gidecek gibi kıvrılıyordu şimdi.
İkindi ezanıyla vardı Fatma'nın köyüne.
Maviye boyanmış tahtadan bahçe kapısına ulaştığında kapının önünde kilim yıkayan gelin­lerini gördü. Onu gören çocuklardan birisi, gel­diğini haber vermek için içeriye girdi koşarak.
Fatma, kapıda göründüğünde ilk defa birbir­lerinin gözyaşlarına dokundular sessizce.
Dudaklarında şükür dualarıyla kendisine sarı­lan ahretlik bacısına "bak ben geldim" dedi ses­sizce. Özledim seni..."
* * *
Bir adam, başka bir köyde bulunan din kardeşini ziyarete gidiyordu. Allah Teâlâ onun yoluna bir me­leği gözcü koydu. O kimse meleğin yanından geçer­ken, melek; Nereye gitmeyi diliyorsun? Dedi.
O: şu köydeki din kardeşime, ziyarete gidiyorum, dedi.
Melek: Senin, o kimseye karşı hakkını korumaya çalıştığın bir nimetin var mı? Dedi.
O: Hayır, fakat ben onu Allah rızası için seviyo­rum, dedi.
Melek: Ben, Allah'ın sana, 'sen onu Allah için sev­diğin gibi, Allah da seni sevdi" demek için gönderdi­ği elçisiyim, dedi.
(Müslim).

(Neşe Kutlutaş)