02 Temmuz 2005

Gurbetten Bir Anı

Kestanenin Tadı

Soğuk bir kış günüydü pencereyi açtığında karşılaştığı. Karşı apartmanın bahçesindeki ağacın yaprakları sapsarı olmuş ve ağacın altını, bahçeyi kalın bir yaprak tabakası kaplamıştı. Caddeden geçenlerin kimi şemsiyesinin altına girmiş, belli ki hava hafiften çiseliyordu. Sarı montlu biri bisikletiyle arabaların arasından gitmeye çalışıyor, araba tekerlerinin ıslak zemine dokunduğunda çıkardıkları yağmurlu havaların sesi caddeye hâkim oluyordu. Saat sabahın yedisi. Ama karşı apartmandaki bütün evler uyanmış görünüyordu. ‘Zaten bu şehrin sahipleri erken yatar ve erken kalkarlar’ diye düşündü. Bir Müslümanın sahip olması gereken özelliği gayrimüslimlerde görünce ‘bunlar neden ilimde ve fende bu kadar ilerlemişler; işte belki de bu, sebeplerden biridir’ dedi.
Caddeden belirli ama kısa aralıklarla bir aşağı bir yukarı geçen küçük ve sevimli bir tırtıla benzeyen beyaz çizgili kırmızı tramvay sabahın telaşına kendince farklı bir hava katıyordu. Birazdan o da çıkacak, dış dünyadaki telaş ve hengâmeye katılacaktı. Ama dışarıyı sıcak evin penceresinden izlemek öyle güzeldi ki. Ah insanlar… ne kadar acele ediyorlar, nereye koşuyorlar acaba? Sırt çantası takmış şişman bir kız çocuğu caddenin trafik lambası olmayan yerinden, arabaların arasından hızla koşarak tramvaya yetişmeye çalışıyor, belli ki okula geç kalmış… Elinde iş çantası olan takım elbiseli, genç bir adam tramvaydan inip caddenin karşısındaki otobüs durağına koşmakta. ‘Takım elbiseli ve koşuyor, ilginç!’ diyerek gülümsedi. Adamın ağır ve oturaklı görünümüne koşmayı yakıştıramayarak…
Sonbahar’dan kışa geçmeye çalışan şehrin neredeyse bütün ağaçları bu değişimin en fark edilir parçalarını oluşturuyordu. Kiminin simsiyah gövdesine ve dallarına tutunan yaprakları sapsarı kesilmişti, kiminin yaprakları hala yeşil kalmakta direniyor, bazıları ise sarı, turuncu ve kırmızının en tatlı harmonisini oluşturuyorlardı. Zaten bu şehrin en çok da sonbaharını seviyordu, bir de bol karlı kış günlerini.
Bahçesinden sarı ve turuncu ağaçların yanı sıra hala yeşil kalabilmiş ulu ağaçların yükseldiği Yahudi mezarlığının soğuk görüntüsü de manzaraya daha bir kasvet katıyordu. Bu kaç yıllık olduğu meçhul olan mezarlığın kapısı her zaman kapalı olurdu. Gri taşların yukarıya doğru incelen dikdörtgen prizmalar halinde getirilmesiyle yapılan mezar taşlarının kimisi bir insan boyu kadar yüksek, başka bir kısmı ise onların yarısı kadar küçüktü. Acaba insanların dünyadaki seviyesine göre mi belirleniyordu mezar taşının yüksekliği? Kim bilir, hiç ummadığı bir sebebi vardı belki bunun da. Belki gün gelir öğrenirim düşüncesiyle mezarlığı görüş alanından çıkarıp başını başka bir yöne çevirdi.
Amma ve lakin bu şehrin başını çevirdiği diğer yönünde de kasvetli büyük bir bina ona bakıyordu. Orta okul sıralarında ‘Perili Köşk’ kitabını okurken o köşkü hayalinde canlandırmaya çalışırdı. İşte o hayalinde şekillendirdiği görüntüye benziyordu bu ev de. Önünü kaplayan büyük ağaçlar ilk katlarının görülmesine engel oluyor ve sadece son üç katı ile çatı katı görünebiliyordu. Kirli beyaz ve gri karşımı duvarları, simsiyah balkon demirleri, siyaha çalan bordo kiremitleri ve çok ince uzun pencereleri ile köşk, içinde kimse yaşamıyor izlenimi veriyordu. Evet bu şehrin pencereleri neden bilinmez oldukça küçüktü ve evlerin çoğu balkonsuzdu.
Sakin sakin etrafı süzerken okula gitme vaktinin geldiğini fark etti. Derse sadece 20 dakika kalmıştı. Uff şimdi giyinecek, kitaplarını hazırlayacak, bu sıcacık evi terk edip, anadilindeki düşünceleri terk edip bir başka dünyaya çıkacaktı. Bazen cümle kurarken uzun uzun düşünecek, kelimeler aklına gelmekte naz edecek, bazen de kulağına anlamlardan ziyade ardı ardına gelen kelimeler, cümleler, sesler, gürültüler tırmalayacaktı. Sadece sesler duyacak ama anlamakta zorluk çekecekti. Bu olumsuz düşünceleri silmek için çoğu sabah yaptığı gibi ‘ben neden buradayım’ diye sordu kendine. Sonra tek tek sıraladı nedenlerini. ‘Burada çok güzel, hatta kaliteli bir okulum var. Hem de sevdiğim bir bölümde okuyorum. Hem dünyanın çok farklı yerlerinden gelen farklı insanlarla arkadaşlıklar kuruyor, onların kültürlerini öğreniyorum. Hem zaten çok fazla da seçeneğim yoktu!’
Hızlıca hazırlanıp çıkmak için davrandı. Dolabına doğru yürürken ne giyeceğini çoktan kararlaştırmıştı bile. Giyinirken de hangi kitapları alması gerektiğini düşündü. O sakin düşüncelerinden sıyrılıp dışarıdaki hayatın hızına nasıl da adapte oluvermişti. Sonra kendini az önce sıcak odanın buğulanmış camlarından seyrettiği caddede buldu. Hava ne kadar da soğuktu. Kitaplarını koltuğunun altına sıkıştırıp ellerini cebine soktu. Saatine baktığında hala on dakikası olduğunu görünce rahatladı ve hızını azalttı. Hem etrafı ve insanları inceliyor, hem de yürüyordu. Yanından geçen çoğu insan onun iki katı kadardı. ‘Buranın havası ya da suyu yarıyor demek ki. Oldukça büyük cüsseleri var’ diye düşündü.
Büyük ve görkemli binanın yanından geçerken burnuna eskilerden hoş bir koku geldi. Külde patates ve kestane kebabı kokusu. Ama sandığı gibi hayal ürünü değildi bu koku. Az ileride köşede Hindistanlı olması muhtemel esmerce bir adam satıyordu bunları. Biraz yavaşlayarak yürümeye başladı. ‘Acaba alsam mı, o kadar canım istiyor ki’ diye düşünerek. 8 kestane bir Euro’ydu. Çok pahalı değildi aslında. Sonra yutkundu, içi burkuldu. Evde yani memleketinde hep babası yapardı kestane kebabını. Tabi kebap için kestanelerin iri olanlarını seçmek gerek. Sonra itina ile çizerdi onları. İtina ile çizerdi bıçakla ki piştiğinde kolayca soyuluversin. Sonra babası hiç üşenmez, bir de soyar, öyle ikram ederdi kestaneleri. Birden özlediğini fark etti, hem de pek çok. Fark etmeden kestanecinin orada duraklamıştı. Kestaneci bozuk bir almanca ile ‘almak ister misiniz?’ diyordu. Cümle kurmak istemedi canı, boğazında düğümlenen bir şeyler vardı sanki. Yavaşça iki yana salladı başını ‘hayır’ anlamında.
Dudaklarında gülümsemeye çalışıp da becerememişlikten geri kalan bir gerilme oldu sadece. Acı acı gülmek denilen şey… ‘Kestanenin tadı babamın ellerinde kaldı’ dedi hafif bir sesle. Küçücük odayı ısıtan sobanın etrafını ısıtan sobanın etrafına oturup kestanelerin çıtırtılarını dinledikleri, çaydanlıktan fokur fokur kaynayan su sesi gelen sobanın yanındaki mindere kedi gibi kıvrılıp hem anne-babasının konuşmalarına kulak verdiği, hem de kardeşlerine laf yetiştirip bir yandan da uyukladığı sıcak akşamlarda kalmıştı kestanenin tadı. Buğulanan siyah gözlerini gökyüzüne çevirdi. Rüzgâr kuruttu ıslanan kirpiklerini ve yürüdü gitti dersine…
(Elif OYUK / Avusturya)

Hiç yorum yok: