İmam-Hatip yarası derinleşiyor
İmam-Hatiplere karşı savaş, bu liselerden mezun olan gençlerin Türkiye birinciliklerini kapmaya başlamasından sonra gündeme geldi. Ve kavganın orta yerinde, bir İmam-Hatip mezunu vatandaş, halkın ezici talebiyle başbakan oldu.
YÖK başkanı ile Başbakan arasında hafta içinde medya üzerinden gerçekleştirilen tartışma İmam-Hatip yarasını bir kez daha kanattı. Teziç'e göre, ortada herhangi bir 'zulüm' filan yoktur. Düz liseler de tıpkı İmam-Hatipler ve diğer meslek liseleri gibi belirli kısıtlamalara tabidir. Onlar da 'alanları dışında' tercihte bulunduklarında, puanları 0,8 yerine 0,3 ile çarpılmaktadır!
Bana tavşan yahnisini hatırlattı bu sözler. Bilenler bilir, bilmeyenler için özetleyeyim: Gece yarısı hana inen yolcu, yemek olup olmadığını sorar. Hancı, nefis tavşan yahnisi olduğunu söyleyince, yolcunun iştahı kabarır. Fakat gelen et son derece serttir. Bunun gerçekten tavşan yahnisi olup olmadığını sorunca, hancı kekeleyerek, yemeğe biraz da at eti karıştırdıklarını söyler. Nasıl yani? "Canım, eşit miktarda et kullanıyoruz. Biraz ondan, biraz bundan." Yolcu ikna olmayınca, gerçeği açıklar: "Kazana her yemek için bir at bir tavşan atıyoruz!" İmam-Hatip ve meslek liseleri de, puanlarının 0,8 ile çarpılması durumunda ancak bir iki fakülteyi tercih edebiliyorken; düz liseler için neredeyse sınır yok. Tam bir atlı tavşan yahnisi.
Mesele gerçekte bir kültürel tekel kurma meselesidir. YÖK başkanı da açıklamalarında, verilmiş bir kararı uyguladıklarını, bunu değiştirme yetkileri olmadığını dile getiriyor. Söz konusu karar, Müslüman Türklerin bir 'rönesans' yaşama imkânlarının ortadan kaldırılması kararıdır! Eğitim düzeyi yükselmiş İmam-Hatip liseleri, böyle bir kültürel canlanmanın motoru olabilirdi. Nitekim, İmam-Hatiplere karşı savaş, bu liselerden mezun olan gençlerin Türkiye birinciliklerini kapmaya başlamasından sonra gündeme geldi. Ve kavganın orta yerinde, bir İmam-Hatip mezunu vatandaş, halkın ezici talebiyle başbakan oldu.
On yıl kadar önce, İzlenim dergisi bürosunda Bursa İmam-Hatip mezunu, şair Ali Burhan, arkadaşları arasında yaygın bir sözü gülümseyerek aktarıyordu: "Her çocuk İmam-Hatip fıtratı üzre doğar. Ana-babası onu sonra düz liseli yahut kolejli yapar." Beni ilkokul öğretmenlerim "düz" liseli yaptı. Ve bu ağırlığı ömür boyu üzerimden atamadım.
Okul müdürümüz Lütfi Gökçe Bey, babamı resmen tehdit ediyordu: "Mustafa gibi bir talebeyi katiyyen İmam-Hatip okuluna gönderemezsin Kâmil bey. Baksanıza, Milliyet gazetesinin yarışmasında il birincisi oldu. Kafası matematiğe zehir gibi çalışıyor. Gerekirse Vali Bey'e çıkarım. Böyle bir talebe İmam-Hatibe gönderilir mi hiç? Çocuğa yazık etmeyin. Büyük adam olacak o!"
Ahmet abimin durumundan son derece memnun olan babam ise mutlaka Erzurum İmam-Hatip Lisesi'ne gitmemi istiyordu. Sonunda güya benim karar vermem istendi ve ben de tercihimi Ağrı Lisesi'nden yana kullandım. Öğretmenlerimin ne kadar etkisinde kaldığımı bilemem. Fakat, Ahmet ağabey sayesinde liseye tıpkı bir İmam-Hatipli gibi devam ettim. Sakarya Türküsü'nü, Çile'yi, Hızırla Kırk Saat'i lise talebeleri ilk defa benden dinledi. Batı Notları'nı da elbette. Yıllar sonra Boğaziçi Üniversitesi'nde kendisine "Mustafa Özel hangi kolejden mezun?" diye soranlara, sınıf arkadaşım Enis Berberoğlu'nun cevabı "Ağrı Amerikan" olacaktı.
İmam-Hatip yarası hâlâ kapanmış değil. Bir neslin adaletsizce ve acımasızca harcanmasından ibaret değil bu yara. Kültürel bir rönesans yaşamamızın önü de böylece kesilmiş oluyor. İmam-Hatipler, klasiklerimize uzanabilmenin köprüsüydüler. Klasik eserler bütün çağlarda kültürün barometresidir. Gelecek yıllarda hangi canlılıkta bir kültür ortamına sahip olunacağı, klasiklere gösterilen ilgiden anlaşılabilir. Genel eğitim düzeyi ve entellektüel faaliyet, büyük ölçüde klasiklerle kurulan ilişkinin sağlamlığına bağlıdır. Charles Haskins, Rönesans öncesi birkaç yüzyılda Batı dünyasında Latin klasiklerine gösterilen ilgiyi şöyle tasvir ediyor:
"Orta çağların fırtınalı günlerinde klasikler geçici bir süre gölgede kaldı, fakat, Şarlman ve haleflerinin idaresi altında bilim ve eğitimin canlanması ile tekrar gün yüzü gördüler. Sonra, onuncu asrın 'demir çağı' onları arka plana ittiyse de, onbirinci asır sonları ile onikinci asır rönesansı sırasında yeniden ortaya çıktılar. Ondört ve onbeşinci asırlar ise büyük bir Bilim Dirilişine sahne oldu. Öncelikle Latin bir dirilişti bu ve başlıca öncüsü Petrarch idi, Cicero ile Virgil'in aşığı ve Latin yazarlarının elyazmalarını tutkuyla araştıran Petrarch. Grekçenin ihyasından sonra da hümanizmin Latin ayağı kendi yerini korudu ve Latince uzun zaman beşerî bilimlerdeki modern liberal eğitimin temeli oldu."
Klasiklere uzanmadan bir rönesans yaşamak, bir kültür canlanması meydana getirmek mümkün değildir. Hakikatın aynasıdır klasikler. Sürekli değişen gerçekliklerin 'madde-i aslîyesi' klasiklerde ifadesini bulur. Cumhuriyet aydınları Avrupamerkezci saplantının kurbanı oldu. Kendi medeniyetimizin klasiklerine uzanacaklarına, Avrupa klasiklerinin peşine düştüler. Elbette bir tür "dünya klasikleri" vardı ve Avrupa'nın klasik eserleri de bu hasbahçenin gülleri arasındaydılar. Ama önce kendi klasiklerimize uzanmalıydık ve onlara Avrupa dilleriyle değil, başta Türkçe olmak üzere, Arapça ve Farsça ile ulaşabilirdik. Cumhuriyet, bu iki dili yasaklamakla kalmadı, Türkçeyi de tanınmaz hale getirdi. Kırkdört yıl önce kaybettiğimiz Peyami Safa'nın bile kedice diyebileceği bir dille konuşuyoruz. Konuşmuyor, miyavlıyoruz. (Bazı yayınevlerinin marifetiyle, Peyami'yi bile miyavlatmaya başladık!)
İmam-Hatip liselerini engellemek şöyle dursun, normal liseleri bile bir yönleriyle İmam-Hatipler tarzında yeniden örgütlemek zorundayız. Kültürel canlılığımızın temel aracı İngilizce değil, Mezopotamya Üçlemesi (Osmanlıca-Arapça-Farsça) olacaktır.
YÖK başkanı ile Başbakan arasında hafta içinde medya üzerinden gerçekleştirilen tartışma İmam-Hatip yarasını bir kez daha kanattı. Teziç'e göre, ortada herhangi bir 'zulüm' filan yoktur. Düz liseler de tıpkı İmam-Hatipler ve diğer meslek liseleri gibi belirli kısıtlamalara tabidir. Onlar da 'alanları dışında' tercihte bulunduklarında, puanları 0,8 yerine 0,3 ile çarpılmaktadır!
Bana tavşan yahnisini hatırlattı bu sözler. Bilenler bilir, bilmeyenler için özetleyeyim: Gece yarısı hana inen yolcu, yemek olup olmadığını sorar. Hancı, nefis tavşan yahnisi olduğunu söyleyince, yolcunun iştahı kabarır. Fakat gelen et son derece serttir. Bunun gerçekten tavşan yahnisi olup olmadığını sorunca, hancı kekeleyerek, yemeğe biraz da at eti karıştırdıklarını söyler. Nasıl yani? "Canım, eşit miktarda et kullanıyoruz. Biraz ondan, biraz bundan." Yolcu ikna olmayınca, gerçeği açıklar: "Kazana her yemek için bir at bir tavşan atıyoruz!" İmam-Hatip ve meslek liseleri de, puanlarının 0,8 ile çarpılması durumunda ancak bir iki fakülteyi tercih edebiliyorken; düz liseler için neredeyse sınır yok. Tam bir atlı tavşan yahnisi.
Mesele gerçekte bir kültürel tekel kurma meselesidir. YÖK başkanı da açıklamalarında, verilmiş bir kararı uyguladıklarını, bunu değiştirme yetkileri olmadığını dile getiriyor. Söz konusu karar, Müslüman Türklerin bir 'rönesans' yaşama imkânlarının ortadan kaldırılması kararıdır! Eğitim düzeyi yükselmiş İmam-Hatip liseleri, böyle bir kültürel canlanmanın motoru olabilirdi. Nitekim, İmam-Hatiplere karşı savaş, bu liselerden mezun olan gençlerin Türkiye birinciliklerini kapmaya başlamasından sonra gündeme geldi. Ve kavganın orta yerinde, bir İmam-Hatip mezunu vatandaş, halkın ezici talebiyle başbakan oldu.
On yıl kadar önce, İzlenim dergisi bürosunda Bursa İmam-Hatip mezunu, şair Ali Burhan, arkadaşları arasında yaygın bir sözü gülümseyerek aktarıyordu: "Her çocuk İmam-Hatip fıtratı üzre doğar. Ana-babası onu sonra düz liseli yahut kolejli yapar." Beni ilkokul öğretmenlerim "düz" liseli yaptı. Ve bu ağırlığı ömür boyu üzerimden atamadım.
Okul müdürümüz Lütfi Gökçe Bey, babamı resmen tehdit ediyordu: "Mustafa gibi bir talebeyi katiyyen İmam-Hatip okuluna gönderemezsin Kâmil bey. Baksanıza, Milliyet gazetesinin yarışmasında il birincisi oldu. Kafası matematiğe zehir gibi çalışıyor. Gerekirse Vali Bey'e çıkarım. Böyle bir talebe İmam-Hatibe gönderilir mi hiç? Çocuğa yazık etmeyin. Büyük adam olacak o!"
Ahmet abimin durumundan son derece memnun olan babam ise mutlaka Erzurum İmam-Hatip Lisesi'ne gitmemi istiyordu. Sonunda güya benim karar vermem istendi ve ben de tercihimi Ağrı Lisesi'nden yana kullandım. Öğretmenlerimin ne kadar etkisinde kaldığımı bilemem. Fakat, Ahmet ağabey sayesinde liseye tıpkı bir İmam-Hatipli gibi devam ettim. Sakarya Türküsü'nü, Çile'yi, Hızırla Kırk Saat'i lise talebeleri ilk defa benden dinledi. Batı Notları'nı da elbette. Yıllar sonra Boğaziçi Üniversitesi'nde kendisine "Mustafa Özel hangi kolejden mezun?" diye soranlara, sınıf arkadaşım Enis Berberoğlu'nun cevabı "Ağrı Amerikan" olacaktı.
İmam-Hatip yarası hâlâ kapanmış değil. Bir neslin adaletsizce ve acımasızca harcanmasından ibaret değil bu yara. Kültürel bir rönesans yaşamamızın önü de böylece kesilmiş oluyor. İmam-Hatipler, klasiklerimize uzanabilmenin köprüsüydüler. Klasik eserler bütün çağlarda kültürün barometresidir. Gelecek yıllarda hangi canlılıkta bir kültür ortamına sahip olunacağı, klasiklere gösterilen ilgiden anlaşılabilir. Genel eğitim düzeyi ve entellektüel faaliyet, büyük ölçüde klasiklerle kurulan ilişkinin sağlamlığına bağlıdır. Charles Haskins, Rönesans öncesi birkaç yüzyılda Batı dünyasında Latin klasiklerine gösterilen ilgiyi şöyle tasvir ediyor:
"Orta çağların fırtınalı günlerinde klasikler geçici bir süre gölgede kaldı, fakat, Şarlman ve haleflerinin idaresi altında bilim ve eğitimin canlanması ile tekrar gün yüzü gördüler. Sonra, onuncu asrın 'demir çağı' onları arka plana ittiyse de, onbirinci asır sonları ile onikinci asır rönesansı sırasında yeniden ortaya çıktılar. Ondört ve onbeşinci asırlar ise büyük bir Bilim Dirilişine sahne oldu. Öncelikle Latin bir dirilişti bu ve başlıca öncüsü Petrarch idi, Cicero ile Virgil'in aşığı ve Latin yazarlarının elyazmalarını tutkuyla araştıran Petrarch. Grekçenin ihyasından sonra da hümanizmin Latin ayağı kendi yerini korudu ve Latince uzun zaman beşerî bilimlerdeki modern liberal eğitimin temeli oldu."
Klasiklere uzanmadan bir rönesans yaşamak, bir kültür canlanması meydana getirmek mümkün değildir. Hakikatın aynasıdır klasikler. Sürekli değişen gerçekliklerin 'madde-i aslîyesi' klasiklerde ifadesini bulur. Cumhuriyet aydınları Avrupamerkezci saplantının kurbanı oldu. Kendi medeniyetimizin klasiklerine uzanacaklarına, Avrupa klasiklerinin peşine düştüler. Elbette bir tür "dünya klasikleri" vardı ve Avrupa'nın klasik eserleri de bu hasbahçenin gülleri arasındaydılar. Ama önce kendi klasiklerimize uzanmalıydık ve onlara Avrupa dilleriyle değil, başta Türkçe olmak üzere, Arapça ve Farsça ile ulaşabilirdik. Cumhuriyet, bu iki dili yasaklamakla kalmadı, Türkçeyi de tanınmaz hale getirdi. Kırkdört yıl önce kaybettiğimiz Peyami Safa'nın bile kedice diyebileceği bir dille konuşuyoruz. Konuşmuyor, miyavlıyoruz. (Bazı yayınevlerinin marifetiyle, Peyami'yi bile miyavlatmaya başladık!)
İmam-Hatip liselerini engellemek şöyle dursun, normal liseleri bile bir yönleriyle İmam-Hatipler tarzında yeniden örgütlemek zorundayız. Kültürel canlılığımızın temel aracı İngilizce değil, Mezopotamya Üçlemesi (Osmanlıca-Arapça-Farsça) olacaktır.
(Mustafa Özel)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder