21 Temmuz 2005

Komşumuz Necip Fazıl

Yazı birkaç ay önceki buluşmalarımızın birinde, Sayın Muhammed Emin Özkan ağabey tarafından bana yalnızca okumam için verilmişti. Ne var ki gönlüm, bu değerli yazının, yazarıyla benim aramda kalmasına hiç mi hiç elvermedi. Bir dostu anlamaya, anlatmaya ve anmaya dair sa­hici ipuçları veren bu yazıyı ve yayın iznini, aldığım günden bu yana özenle muhafaza ettim. Şimdi sayfamızı onurlandırdığından kuşku duyma­dığım bu yazıyı sizlere açıyor, yazara teşekkür ve saygılarımızı sunarken, bu vesileyle Üstadı bir defa daha rahmetle anıyoruz... (Mevlâna İdris)

Benim merhum Necip Fazıl'a yakınlığım mahalledendir. Kendisiyle tanıştırılmamızdan vefatına kadar geçen altı yıllık süreçte hemen her gün görüştüğümüzden onu çok yakından izleme fırsatım oldu.
Erenköy'deki evinde ilk görüşmemizde bana ne iş yaptığımı da sormuştu. Avukatlık dedim. Sokrates'in savunması okunma­dan avukat olunmaz, demişti. 1978 senesi ilkbaharıydı ve ben çiçeği burnunda bir avukattım. Sokrates'i de henüz okumamış­tım.
İsmi hemen her insanın zihninde öncelikle şiir ve edebiyatı çağrıştıran Necip Fazıl'ın insanî ve beşerî yanları benim için da­ha dikkat çekiciydi. Onun şair ve edebî yönüyle edebiyatçılar ve tanıyan hemen herkes zaten ilgiliydi. Ama o günlük hayatında nasıl biriydi ve nasıl yaşardı? Yemesi, içmesi, konuşması, otur­ması kalkması, üzülmesi, sevinmesi, kızması ve affı nasıldı? Ve nasıl davranırdı? Tüm bu soruların bilinen cevabı “Üstad adam gibi adamdı" olacaktır. Peki, ondaki bu adam gibi adamlık na­sıldı? İşte beni en çok buradaki küçük ayrıntılar daha fazla ilgi­lendirmiştir.
Sözgelimi o ilgili biriydi. Muhatabının hemen her şeyiyle ilgi­lenirdi. Ne yiyip içtiğinize kadar sorardı. Bizim evde kaç çeşit yemek çıktığını sorduğunu hatırlarım. İki çeşit dedim. Çorba ve ana yemek. Güldü ve çorba yemek sayılmaz, demek ki bir buçuk çeşit yemek yiyorsunuz elemişti.
Kendisine gelen kişi beş yaşında bir çocuk olsa bile onu din­ler ve mutlaka iltifat ederdi. Ayrılırken de kesinlikle ayağa kal­kar ve nazik ifadeyle misafirini yolcu ederdi. Nazikti ve nezake­ti sahiciydi.
Çok cömertti. Kendisi tok olsa bile "Ben şimdi yemiştim" demez, gelen misafiriyle birlikte kendisine de yemek sipariş eder ama gelen yemeği yemezdi. Ama siz bunu fark etmezdiniz, çünkü hissettirmezdi. Evinde de sofrası zengin ve çeşitliydi. Di­yet yapmasına ve az yemesine karşın başkasına ikramdan bü­yük zevk alırdı. Sigarayı bile paketinden değil, beş-altı paketi birden boşalttığı tabaktan sunardı. Birinci sigarasını da tercih ederdi. Beş bin lira değerindeki telefon makinasını tamir için eve gelen tamirciye iki bin lira bahşiş verdiğini görmüş ve şaşırmamıştım. Çünkü bu ondan beklenen bir davranıştı. Allah ka­tında kazandığı sevabını bile bağışlayacak kadar cömertti de­sem mübalağa sayılmaz. Devam eden davaları için gösterdiğim mütevazi gayretimi çok takdir etmiş, maddeten karşılanmasını mümkün görmediği bu gayret için: "Bu millete hizmetimden dolayı Allah bana eğer tırnak ucu kadar sevap yazmışsa tama­mı senin olsun" demişti. Cömertliğini bu derece yükselten baş­ka biri acaba var mıdır? Varsa bile ben tanımıyorum.
Dostluğu kavi idi. Dostları için de güç kaynağı idi. Onu kibir­li sananlar onu tanımayanlardır. Belki bazan kibirli gibi davra­narak engin tevazuunu gizlemeye çalışır ve bu yoldan riyakârlı­ğın tuzağına düşmemiş olurdu. Bunu aslında kibirli olup alçak­gönüllü görünmeye tercih ederdi. Dolayısıyla dostluğu da ona göreydi. Yani nitelikliydi. İlkokuldaki oğlum öğretmeni tarafın­dan kulak çekme cezasına maruz kalınca, bundan aynı okulda okuyan torunu tarafından haberdar edilen Üstad telefonla oku­lu ve idaresini fena haşlamış olacak ki olaydan hiç haberim ol­madığı halde okul müdürü tarafından aranmış ve defalarca özür dilenmiştim. Oysa, senin çocuğu okulda öğretmeni döv­müş, haberin var mı da diyebilirdi. O Üstad idi ve dostluğun ge­reğini en ince biçimde yapardı. Keza tedavi için gittiğimiz Cer­rahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesine, gece yarısı bulup merhum Ayhan Songar’ı ilgilenmesi için göndermişti. Ben tüm bunları onun bizlere tenezzülü olarak kabul etmiş ve cana minnet bilmişimdir. Ayrıca dostluğun bu türünü bu sayede öğrenmişimdir de.
İnsanlara hem inanır hem de güvenirdi. Saftı ve yirmi dört ayardı. Biri ona "geçen gün aldığın borcu öde" dese yanında varsa ödemeye kalkar, yoksa kendini borçlu bilirdi. Biriktiremezdi. Çünkü hemen sarfederdi.
Daima gençti. Genç kalışını çilesine, derin tefekkürüne ve ıs­tırabına bağlardı. Bu bağlamda gençliğinde gittiği Paris'in ar­ka sokaklarındaki bir mahalle tiyatrosundaki oyun onu hayli he­yecanlandırmış. Oyunda bir baba ve oğlu bilmeden aynı kıza âşık olurlar. Oyunun sonuna doğru oğlan durumu anlar ve ba­basına "utanmıyor musun, kızın yaşındakine âşık olmaya" der. Bunun üzerine babanın verdiği cevap Üstadı o kadar heyecanlanlandırmış ki, heyecandan öndeki seyirciyi kucaklamış. Baba ne demişti, diye sorduğumda "madem ki ıstırap çekiyorum öyleyse gencim" dedi demişti.
Evine ve eşine herkesten fazla hem bağlıydı hem de düşkün­dü. Kendisi için asla kullanmadığı hatırını ailesi ve çocukları için kullanırdı. Kızlarından Ayşe Hanımı tedavi için dişçisine otomobille götürüp getirmemin kendisini nasıl mutlu ettiğini görmeliydiniz. Bazen karaborsada satılan bir paket yabancı si­gara kendisine getirildiğinde içinden bir tanesini içer, sevmesi­ne rağmen kalanını eşine saklardı. Kim olursanız olun onunla tanışmaya nail olmuşsanız sizi olduğunuz ya da bulduğu yerde bırakmaz mutlaka bir başka yerlere taşırdı. Farketmeden irtifa kazanırdınız. Alttan alması için muhatabının zengin biri veya yüksek rütbeli ve ünlü olmasını aramazdı. Kim olursa olsun mağrur ve züppelik yapanlara eşet mi eşetti. Kendinden altta-kilereyse çok merhametli.
Gecenin geç saatlerinde bazan içinden gelir şiirler okurdu. Baki'den, Nef'i ve Fuzulî'den okuduğu bu şiirler için hayranlı­ğını gizlemez elini masaya vura vura “şiir diye beyim, buna de­rim ben" derdi.
En başta demiştim. Tanışmışsanız artık herşeyiniz onu ilgi­lendirir. Benim de Avukat olduğumu öğrenince İstanbul Toplu Basın Mahkemesi'nde devam eden ve karar safhasına gelmiş bir davası bulunduğunu, zaman kazanmak için girip giremeye­ceğimi gayet nazik bir şekilde ama girmemi istercesine sordu. Emriniz olur ve bunu lütuf bilirim, dedim. Hiyerarşide en yuka­rıda bulunan Üstadla doğrudan temasımın bulunmasını kendim için bir mazhariyet saydığımı da ilave ettim. 1978 senesi itiba­riyle çitmek üzere olan bu davanın serencamı tâ vefatına kadar sürmüştür.
Bilâhare oturduğu evin tahliyesi için ev sahibinin, işyeri ve Büyük Doğu yayınlarının tahliyesi için işyeri sahibinin açtığı muhtelif tahliye ve kira tesbiti davaları sebebiyle ilişkimizin hu­kuka dayanan ve benim adıma meslekî boyutu devreye girmiştir.
Burada ifade etmeliyim ki, gerek kiracı bulunduğu evinden ve gerekse işyerinden tahliye için açılan muhtelif davalar sebebiyle çektiği sıkıntılara ortak olabilmiş ve azalması için bir gayretim olmuşsa, bu benim için hayatımın en büyük mutluluğudur.
Sokrates'in Apolocya'sı okunmadan avukat olunamaz, de­mişti bana tanıştığımız ilk gün. Doğrusu ben de okumamıştım. İyi ki okumamışım. Çünkü seneler sonra okuduğum bu savun­ma ne de olsa teorikti. Peki hayata nasıl geçecekti? Kendinden başka örneği ve uygulaması yoktu bu savunmanın Sokrates'ten başka. Bir de Necip Fazıl. O Sokrates'in savunmasını hayata geçirmiş ve onu bizzat yaşayan biriydi ve benim önümdeydi. Bazan takılırdı. 0 günkü gazetede çıkan yazısını okuyup okumadı­ğımı sorar, duraksayınca da gerçi okumasan da olur, çünkü kendimi görüyorsun, derdi.
İstanbul Toplu Basın Mahkemesinde Sultan Vahidüddin ki­tabı sebebiyle açılan ceza davasına çok önem veriyordu. Yaşı­nın ilerlediğini ve içerde yatmaya takatinin bulunmadığını söy­lerdi. Bu ve açılan diğer davalar sebebiyle zaman zaman konu­muz hukuka yönelirdi. Bazan da duruşmaya kendisi de katıl­mak isterdi. Şöyle ki: Mahkemeyi aydınlatmak amacıyla Vahi­düddin davasıyla ilgili elyazısıyla kendi hazırladığı bir açıkla­mayı okumak üzere duruşmaya birlikte çıkmıştık.
Mahkeme başkanı: Necip Fazıl Bey, biz sonra okuruz verin dilekçenizi dosyaya koyalım, dedi. Siz yorulmayın, diye de ekle­di. 0 da, sözlerimin mahkemeniz üzerinde nasıl bir psikolojik etki yapacağını bizzat müşahede etmek istiyorum, diyerek oku­maya başladı. Duruşma Savcısı savunmanın yarısına doğru bez­ginlik göstermeye ve kımıldanmaya başlayınca bu Necip Fazıl'ın gözünden kaçmadı. Ben, dedi Paris'teyken işitmiştim. Çobanın biri duruşmaya kavalıyla gelmiş ve yarım sa­at çalmış. Savunmam bundan ibarettir, demiş. Siz­ler de beni, ben savunma diye burada kaval da çal­sam dinlemek zorundasınız. Çünkü iki dudağınızın arasından çıkacak hapis cezası kararı üzerine yata­cak olan benim.
Daha sonra dışarda bir hatırasını da nakletti. Bir başka davasında bir başka Savcı Bey kürsünün al­tından Mahkeme Başkanının cübbesini çekiştirerek dikkati çekmek isterken Üstada yakalanmış. Bu Savcı Bey, demiş, benimle aynı hizada olması gere­kirken, oturduğu yerin size yakınlığı sebebiyle ve yüksekliğinden dolayı bunu yapabiliyor ve ben aynı şeyi yapamıyorsam, kürsünün yüksekliği marangoz hatası sebebiyledir. Yoksa savcının yeri de benim dengimdir diyerek AİHM temsilcilerinin Ülkemize gelerek yaptıkları tesbite tâ o gün işaret etmiş.
Bu dava sebebiyle kazandığım meslekî tecrübe­ler için minnettarlığımı bildirmemden memnun kal­dı ve geçmişte yaşadığı bir davasına ait şu hatırasıyla konuya devam etti.
Büyük Doğu'nun bir sayısının kapağına o döne­min ünlü bir gazeteci yazarının resmi maymun şek­linde basılmıştı. Bu meşhur yazar uğradığı hakaret­ten dolayı Üstadı şikayet etmiş ve duruşmada özür dilenirse şikayetinden vazgeçeceğini bildirmiş. Üstad da tamam dileyeceğim, demiş. İstanbul'da şim­diki Büyük Postane binası adliye iken görülen bu da­vada dinleyicilerden bir uğultu yükselmiş. Necip Fa­zıl özür dileyecek, bu nasıl olur diye, ondan bunu beklememişler. Üstad: Tamam özür dileyeceğim. Di­leyeceğim de bundan değil maymundan, demiş. Çün­kü inancıma göre bu ve bunun gibiler için Kur’an "Onlar hayvandan da aşağıdırlar" buyurmaktadır. Onun için ben bunu ona benzettiğim için maymuna hakaret etmiş sayılırım...
Tabiidir ki dava kaldığı yerden devam etmiş. Şim­dikilerin özgüven dedikleri de herhalde bu olsa gerek. O, duruşmalardaki tavrı ile sanki yargılanan değil yargılayan biriydi. Mahkemeleri gözünde büyütmez ve hiç heyecanlanmazdı. Atmaca gibi sakindi.
Kitabın adı Sultan Vahidüddin idi. Fakat dava Atatürk'e hakaretten açılmıştı. En Atatürkçü ve Atatürk'ü en iyi bilen bilirkişilerin ittifakla kitapta hakaret ve suç unsuru bulamamalarına rağmen Mahkeme tarafsız kalamadı ve Üstad 18 ay hapis cezasına çarptırıldı. Evinin ve işyerinin tahliyesi için açılmış onlarca dava ve bir de bu mahkumiyet kararı. Benim tanıdığım 6 se­ne içinde çekilen sıkıntılara eklenen yeni sıkıntılar... Karar temyizde de onandı. Bilirkişi ra­porları suç unsuru bulamadığı için mahkumiyet kararı çeşitli zorlama ve yorumlar sebebiy­le 25 sahife yazıldı. Yazı İşleri Müdürü olan bayan, bunca yıllık meslek hayatımda idama dair kararlar bile bu kadar uzun tutulmamıştır, diye üzüntüsünü dile getirmişti. Son çare sağlık sebebiyle rapor alınması idi. Gözleri görmediği ve yürüyemediği için diyabete daya­lı verilen rapor Merhum Ayhan Songar'ın gayreti ile Adli Tıbbın onayından geçmiş ve Üs­tada altı ay izin verilmişti. Alınan ikinci altı aylık iznin içinde de vefat etti. Yani mahkum öldü. Yani nasıl yaşadıysa öylece ölmek nasip oldu. En şerefli biçimde ve pes etmeden. Su­çuna mazeret aramadan ve teammüden işlediğini haykırarak. Yanlışın, eyleminde değil ya­salarda ve onun yanlış yorumlanmasında olduğunu ilan ederek. Tıpkı Sokrates gibi savun­masıyla uyum sağlamayı istememiş, "kopuş"u her dem tercih etmiştir.
İyi ki Sokrates'in Savunmasını onu tanımadan okumamışım. Onu tanıyınca hayatındaki pratikten savunmadaki teoriye yönelmek benim için mesleki açıdan daha da verimli oldu.
Yıllar sonra aynı yaklaşımı ünlü Fransız Avukat Jacques Verges'te de bulacaktım. Gü­nümüzün ince mekanizmalarla bireye dayattığı; iktidarların meşrulaştırılmasına hizmet eden yasal düzenlemelere karşı fert olarak karşı durmanın hukuk zeminindeki güçlü tanı­mını onun duruşu oluşturuyordu.
22.09 2004
(Gerçek Hayat 20-26 Mayıs 2005)

Hiç yorum yok: