26 Ekim 2005

ÂH LEYLÂ...

LEYLÂ
"Barındırmaz mısın koynunda, ey toprak?" derim, "yer pek";
Döner, imdâdı gökten beklerim, heyhât, "gök yüksek".
Bunaldım kendi kendimden, zamân ıssız, mekân ıssız;
Ne vahşetlerde bir yoldaş, ne zulmetlerde tek yıldız!
Cihet yok: Sermedî bir seddi var karşında yeldânın;
Düşer, hüsrâna, kalkar, ye'se çarpar serserî alnın!
Ocaksız, vâhalar, çöller; sağır, vâdîler, enginler;

Aran: Beynin döner boşlukta; haykır: Ses veren cinler!
Şu vîran kubbe, yıllardır, sadâdan dûr, ışıktan dûr;
İlâhî, yok mu âfâkında bir ferdâya benzer nûr?
Ne bitmez bir geceymiş! Nerden etmiş Şark'ı istîla?
Değil canlar, cihanlar göçtü hilkatten, bunun, hâlâ,
Ezer kâbûsu, üç yüz elli, dört yüz milyon îmânı;
Boğar girdâbı her devrinde milyarlarca sâmânı!
Asırlardır ki, İslâm'ın bu her gün çiğnenen yurdu,
Asırlar geçti, hâlâ bekliyor ferdâ-yı mev'ûdu!
O ferdâ, istemem, hiç doğmasın "ferdâ-yı mahşer"se...
Hayır, kudretli bir varlıkla mü'minler mübeşşerse;
Bu kat kat perdeler, bilmem, neden sıyrılmasın artık?
Niçin serpilmesin, hâlâ, ufuklardan bir aydınlık?
O "aydınlık" ki, sönmek bilmeyen ümmîd-i işrâkı,
"Vücûdundan peşîman, ölmek ister" sandığın Şark'ı,
Füsünkâr iltimâ'âtıyle döndürmüş de şeydâya;
Sürükler, bunca yıllardır, o sevdâdan bu sevdâya.

Hayır! Şark'ın, o hodgâm olmayan Mecnûn-i nâ-kâmın,
Bütün dünyâda bir Leylâ'sı var: Âtîsi İslâm'ın.
Nasıldır mâsivâ, bilmez; onun fânîsidir ancak;
Bugün, yâdıyle müstağrak yarın, yâdında müstağrak!
Gel ey Leylâ, gel ey candan yakın cânan, uzaklaşma!
Senin derdinle canlardan geçen Mecnun'la uğraşma!
Düşün: Bîçârenin en kahraman, en gürbüz evlâdı,
Kimin uğrunda kurbandır ki, doğrandıkça doğrandı?
Şu yüz binlerce sönmüş yurda yangınlar veren kimdi?
Şu milyonlarca öksüz, dul kimin boynundadır şimdi?
Kimin boynundadır serden geçip berdâr olan canlar?
Kimin uğrundadır, Leylâ, o makteller, o zindanlar?
Helâl olsun o kurbanlar, o kanlar, tek sen ey Leylâ,
Görün bir kerrecik, ye's etmeden Mecnûn'u istîlâ.

Niçin hilkat zemîninden henüz yüksekte pervâzın?
Şu topraklarda, şâyed, yoksa hiç imkân-ı i'zâzın,
Şafaklar ferş-i râhın, fecr-i sâdıklar çerâğındır;
Hilâlim, göklerin kalbinde yer tutmuş, otâğındır;
Ezanlar nevbetindir: İnletir eb'âdı haşyetten;
Cihâzındır alemler, kubbeler, inmiş meşiyyetten;
Cemâ'atler kölendiı: Kâ'be'ler haclen... Gel ey Leylâ;
Gel ey candan yakın cânan ki gâiblerdesin, hâlâ!
Bu nâzın elverir, Leylâ, in artık in ki bâlâdan,
Müebbed bir bahâr insin şu yanmış yurda, Mevlâ'dan.
(M.Âkif Ersoy, Allah'ın Rahmeti Onun Üzerine Olsun.)

25 Ekim 2005

Makamın Cennet Olsun...

Her şartta eşinin yanındaydı

Nermin Erbakan, inişler ve çıkışlarla dolu siyasi hayatında eşi Necmettin Erbakan’ın en büyük destekçisi oldu.

Onu yakından tanıyan Saadet Partili hanımlar, vefasının yanında onu iki kelimeyle özetliyor: “Mütevazı ve sabırlıydı.” Nermin Erbakan’ın vefatının ardından Saadet Partisi İstanbul İl Başkanlığı’na sessizlik ve hüzün hakim oldu. Kadın kollarındaki hanımlar bir yandan Ankara’dan gelecek misafirleri ağırlamaya çalışırken bir yandan da ağlıyordu. Nermin Erbakan deyince partililerin akıllarına gelen en önemli özelliği “sabrı ve alçakgönüllülüğü” oluyor. Saadet Partisi İl Kadın Kolları’ndan Saadet Sezgin, Nermin Erbakan’ın, eşinin zor dönemlerinde hep yanında olduğunu söylüyor. Sezgin, “Yaşadıkları, çok kolay sabredilebilecek olaylar değildi. Fakat o, hiçbir tereddüte imkan vermeyecek şekilde eşinin yanında oldu. Necmettin Erbakan’ın hayatı onun, onun hayatı Necmettin Erbakan’ın hayatıydı.” diyor.

İl Gençlik Kolları Başkanı Pakize Yüzbaşıoğlu da çocukluğundan bu yana tanıdığı Erbakan’ın her zaman eşi için en büyük destekçisi olduğunu vurguluyor. Uzun yıllardır genel merkezde çaycı olarak çalışan Fatma Keleş ise Nermin Erbakan’ın birçok programda kendisini protokolde yanına oturttuğunu kaydediyor. Nermin Erbakan’dan bahsederken gözyaşlarına hakim olamayan Keleş, duygularını, “Büyük küçük, zengin fakir ayırmazdı. Her insana bir davranırdı. Partide yüksek düzeyde çalışan bir görevliye nasıl davranıyorsa bana da öyle davranırdı. Ben çalıştığım kurumun genel başkanının eşine ağlamıyorum, ablama, arkadaşıma ağlıyorum.” sözleriyle dile getiriyor.

23 Ekim 2005

Neşemizi bozamazlar

Yahya Kemal, "Atik Valide'den İnen Sokakta" isimli şiirinde "Yalnız sokakta kaldım oruçsuz ve neş'esiz" mısrâında iki şeyi dile getiriyor: Oruç tutanların neş'esi ve oruç tutmayanların bu neşeden mahrum oldukları.

Oruç çok şeydir, ama bir de neşe vesilesidir. Bu neşe hem maddîdir hem de manevîdir.

Bilhassa dindar veya dine saygılı belediyelerin kurdukları çadırlarda milyonlarca insan -ki, bunların çoğu yoksul- akşamları toplaşıp sıcak yemek yiyerek iftar ettiklerinde, yazılı ve görüntülü medyada Ramazan münasebetiyle yapılan programlarda, başarılı bir oruç gününün akşamında Allah ne verdiyse onu yiyerek oruçlarını açmak üzere sofraların etrafında toplanan müminlerin yüzlerinde, gece davulcunun coşkulu vuruşlarında, minareleri ve şehri süsleyen mahyaların süzülüşlerinde, Ramazan pidesinin iştah açan kokusunda, güllaçların süsünde ve tadında... bu maddi neşeyi görmek, okumak, hatta yaşamak mümkündür.

Ramazanın ve orucun asıl bir de manevî neşesi var ki, bu görünmediği için başkalarının görmeleri ve oruçluya mahsus olduğu için tutmayanların yaşaması mümkün değildir. O Allah ile kulu arasında yaşanmakta olan tarifsiz bir huzurdur, tatmindir, bir çeşit vuslattır, bütün bunların verdiği eşsiz mutluluktur.

Oruç tutan, daha doğrusu Ramazan'ı ve Ramazan'la yaşayan müminlerin neşeleri karşısında bundan mahrum olanları şu kategoriler içinde görmek mümkündür:

Bir mazeretleri olduğu için oruç tutamayan, bunu sonradan kaza edecek veya bedelini yoksullara verecek olan müminler Ramazan'ı yaşayanlara dahil oldukları için bunları istisna etmek gerekiyor; mazeretleri bulunmadığı halde oruç tutmayanların bir kısmı o neşeye karşı ilgisizdir.

Bir kısmı -Yahya Kemal gibi- "Mâdem ki, böyle duygularım kalmış çok şükür" diyen, bu neşeyi kıskanmayan, ama imrenen ve gıpta edenlerdir.

Bir kısmını ise bu neşeden rahatsız olanlar teşkil ederler. Bunlar Ramazan yaklaşınca rahatsız olurlar, başlayınca da rahatsızlıkları had safhaya ulaşır, müminlerin neşelerini nasıl bozacaklarını düşünmeye ve ellerinden geleni yapmaya koyulurlar: Gazete ve televizyonlarında şöhret budalası bazı münasebetsizleri konuşturur, onların saçmalamaları karşısında müminler öfkelendikçe rahatlarlar. Yetmiş milyonluk bir ülkede birkaç kendini bilmez, oruç tutmayan birine sataşırsa -ki, onların da bir kısmında dayanılmaz tahrik vardır- bunu, ülke çapında bir olay gibi verirler. Bazı marjinal örnekler bularak müslümanların ilkel, kaba; ahlak, rikkat ve merhamet yoksunu insanlar olduğu ima, işaret, hatta teşhirlerini taşıyan yayınlar yaparlar. Durup dururken, sanki ülkemizde böyle bir problem varmış gibi, recim meselesi, bazı sert cezalar, poligami vb. meseleleri tartışmaya açarlar... Bütün bu ve benzeri faaliyetlerinin sebebi, müminlere karşı sahip oldukları olumsuz duygular, amacı da onların Ramazan neşesini bozarak kendi yüreklerini serinletmektir.

Benim duam şudur: Dilerim ve Allah'tan niyaz ederim ki, onlar da eşsiz Ramazan neşesinden nasipli olsunlar da yürekleri böyle serinlesin, yalnızca serinlemesin mutluluk veren duygular ve sıcaklıklarla dolsun! Bu olmazsa -hiç değilse- başkalarının neşelerinden rahatsız olmama olgunluğuna erişsinler! Bunu kendileri de istemeliler; çünkü müminler tuzağı, kötü maksadı anladılar, artık daha az öfkeleniyor, daha çok acıyorlar.

Hasılı artık Ramazan neşemizi bozmak isteyenlerin ilgi ve izlenme oranı düştü ve kimse gerçek manada Ramazan neşesi yaşayanların "neşesini bozamaz".

(Hayrettin Karaman - 23 Ekim 2005)

14 Ekim 2005

'Geciken Ayin'

Bu serin güz sabahı,
Kuşluk vaktinde
Biz, mahallenin sağ kalan yaşlıları,
Güneşlenmek için
Sarı taşlarına oturmuşuz
Yıkılan camimizin.
Dün çocuklarımızı öldürdüler,
Bağdat'ın ve senin düşmanların;
Biz de, yıkıntıların arasından
Cesetlerini toplayamadığımız için,
Ruhlarını gömdük, ölülerimizin;
Ve onlarınkiyle beraber
'Ümmet'in ruhunu,
Güllerin açtığı çukurlara.
Şimdi, çölde elsiz ayaksız
Kuru dikenler gibi
Başlarımızı sana uzatmışız,
Sadece okşayasın diye,
Onca acıya, aşağılanmaya rağmen
Hâlâ kılıcın kabzasında bekleyen
Elceğizinle.
Başka niyazımız yok!
Başka ne istenebilir ki,
Göğün kan kustuğu,
Yerin, dişleriyle birlikte
Ruhunu, kalbini, ziğerlerini
İnsanlığın yüzüne tükürdüğü,
Ve öteki nehirlerden, ana sütü tadı
Ve hamile Meryem, hamile şiir
Dalgınlığıyla ayırt edilen
Ve yanı başımızda çocukluğumuz,
Gençliğimiz, kaderimiz gibi akan
Canımız ciğeriniz Dicle'nin bile
Cehennemden geçen bir kan nehrine
Dönüştüğü bu kıyamette,
Başka ne istenebilir ki?
Bütün namazları birleştirdik,
Biz, mahallenin sağ kalan yaşlıları,
Üç yıldır her gün kuşluk vaktinde
Hep aynı duayı okuyoruz:
Bak, diyoruz, bak
Dünyada secdeye kapanacak
Temiz yer kalmadı,
Sarı taşlarından başka,
Yıkılan camimizin!
Cahit Koytak / 3 Eylül 2005
(Anlayış, Ekim 2005'den alıntı.)

08 Ekim 2005

Ruhban Okulu...


Fener Rum Patriği Bartholomeos’un yeniden açılması için sık sık talepte bulunduğu Heybeliada Ruhban Okulu sorununu çözmek isteyen hükümet formüller arıyor. Kabine üyeleri, okulun kapandığı 1971 yılından önce uygulanan yöntemi benimsedi. Buna göre Ruhban Okulu’na vakıf üniversitesi statüsü verilecek. Okulda giyilen dini kıyafet engelini aşmak için de vakıf üniversitelerine ‘kıyafet serbestisi’ getirilecek. Böylece hem okul eğitime açılacak hem de üniversitelerdeki türban sorunu önemli ölçüde çözümlenecek. YÖK’e bağlı eğitim kurumlarında ‘kılık-kıyafet’ yönetmenliği uygulandığı için Ruhban Okulu, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanacak.



MGK KARŞI ÇIKTI

Ancak YÖK ve Milli Güvenlik Genel Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği bu formüle karşı çıktı. Hükümetin çözüm önerisinin üniversitelerde türban engelini ortadan kaldırmasından endişe eden MGK, bu konuyla ilgili olarak hükümete bir rapor yazdı. Raporda kıyafet düzenlemesinin “sadece Ruhban Okulu’na yönelik olmasını, vakıf üniversitelerine genişletilmemesi ” uyarısında bulundu. MGK’nın bu olumsuz görüşünde ‘türban’ kaygısının yattığı belirtildi.

07 Ekim 2005

Haydi Allahaısmarladık!

Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı'ndan bir öğrenci, bitirme tezi olarak ünlülerin son sözlerini derledi. AÜ öğrencisi Osman Çoban tarafından hazırlanan "Ünlülerin son sözleri, son mesajları" başlıklı bitirme tezinde, 157 ünlünün sözleri yer alıyor. Çoban, tezin önsözünde, amacını "ünlülerin 'son' olduğunu bilerek veya bilmeyerek verdikleri mesajları bir araya toplayıp duyurmak, insanların bu sözlerle kendi hayatına yeni bir şekil vermesine küçük de olsa bir katkıda bulunmak" diye özetledi. Bazı ünlülerin son sözleri şöyle: l Rus edebiyatçı Anton Çehov: "Çok zamandır şampanya içmemiştim." l Ünlü karikatürist Cemal Nadir: "Ah iyi olsam, terliklerimi giysem, şu odada dolaşsam, şu köşeye geçsem, resimlerimi yapsam." l İngiliz Kralı 2. Charles: "Ölümüm çok uzun sürdü, umarım beni affedersiniz." l Fransız ressam Eugene Delacroix: "Mezarıma ne resim ne heykel ne de fotoğraf, hiçbir şey koymayınız." l İdam edilen Fatin Rüştü Zorlu: "Allah memleketi korusun, millete zeval vermesin, haydi Allahaısmarladık." l Ünlü edebiyatçı Gogol: "Bir merdiven çabuk bir merdiven getirin."

ARTIK ÇOK GEÇ


  • İngiliz şair Lord Byron: "Her şey bitti, artık çok geç."
  • Oscar Wild: "Ya duvar kağıdı gidiyor, ya da ben."
  • Victor Hugo: "Siyah bir ışık görüyorum."
  • Pakistanlı şair İkbal: "Haşa ben ölümden korkmuyorum. Çünkü ben Müslümanım. Her Müslümana yakışan da ölümü tebessümle karşılamaktır. Hakikaten ölüm ebediyet alemine açılan ilk perdedir."
  • Filozof Kant: "İşte bu iyi."
  • Avusturyalı bestekar Joseph Heidin: "Bu müthiş harp beni bitirdi."
  • Vatan şairi Namık Kemal: "Biraz dinleneyim."
  • Atatürk: "Ve Aleykümselam."
  • KARL MARKS: Son söz aptallar içindir.
  • ALPARSLAN TÜRKEŞ: Camları açın. Daralıyorum.
  • PEYAMİ SAFA: İşte bu fena.
  • Goethe'nin son sözü, "Biraz daha ışık" olmuş.

    (http://www.yenisafak.com/arsiv/2005/ekim/06/g10.html)

  • Ramazan iklimi

    1 Ramazan Çarşamba.
    Sokaklara vurdum kendimi.
    Beklediğimiz hilal geldi çok şükür.
    Şimdi bekleme zamanının içine girdik.

    İmsak ile iftar arası beklemenin erdemine kavuşacağız. Modern zamanlara karşı tek zırhımız, bekleme zamanını hâlâ yaşabilme imkanına sahip oluşumuz. Mümin bekler. Vakti bekler. Vakit girince borcunu eda eder. Sonra bir sonraki vakti bekler. Günde beş defa bekler. Beklediği için bereketli yaşar her anı. Beklemek teslim olmaktır. Vaktin efendisine teslim olduğu için hiçbir şey olduğundan daha önemli değildir acelenin ve telaşın yeri yoktur. An be an bekler. Beklemenin tohumu berekettir. Kalbe ekilir. Bire bin verilmiş güzellikler çıkıp gelir.

    Beklemek güzeldir.

    II-

    Gördüğüm her yüz sanki gülden bir demet. Ümit etmek ne güzel. Teslim olmak ne güzel. Kulak misafiri olduğum bütün konuşmalar ya Ramazan tebriğine dair, ya da her şeyin daha iyi olacağına.

    Camiden yeni çıkmış iki amcanın önünde yürüyorum Bostancı'da. Tatlı tatlı konuşuyorlar. Cami cemaatinin o çok kendine mahsus diliyle.

    Birisi iyimser.

    "Bak" diyor "ne güzel hava. Rüzgar ne güzel esiyor. Çocukluğumdan beri böyledir. Hiç değişmez Allah kullarına iklimi adata iftariyelik olarak takdim eder."

    Kötümser olan itiraz ediyor. "Yok canım. Geçen sene ne biçim soğuk olduydu birkaç gün."

    İyimser tatlı tatlı gülüyor. "Senin de dediğin gibi sadece birkaç gün.Rabbim onu da bakın böyleyken böyle de olabilirdi diye ihtar etmek, hatırlatmak için yapıyor. Bak bütün güzellikler bir arada."

    "Sana öyle geliyor" diyor kötümser olan.

    "Şöyle düşün" diyor, gülmesine devam ederek iyimser olan."Bu gün bir kasırga ile uyanabilirdik. Berbat mı berbat bir havada başlayabilirdi Ramazan. Sonra AB'nin eşiğinden geri çevrildiğimizi düşün. Bak esnafın yüzü gülüyor. Yine kriz olsaydı! Her taraftan bir kasvet sarsaydı bizi."

    "Adam sende" diyor kötümser olan. "Senin canın eğlenmek istiyor."

    Kulak kesildiğim amcaların yüzlerini görmek istiyorum. Minübüs beklermiş gibi yapıp dikiliyorum. İkisi de yetmiş beş seksen yaşlarında. Birinin beyaz sakalı ve üzerinde bej renginde safari ceketi var. Öteki bıyıksız. Kareli gömleğinin üzerinde lacivert hırka giymiş.

    Olumlu konuşanı ve gevrek gevrek güleni sakallı zannettiniz değil mi? Ben de öyle zannetmiştim. Tevekkülü, mükrim gönlü ona yakıştırmıştım. Bıyıksız amca her şeye pek uzak gibiydi.

    Yanılmışım.

    III-

    Yürüyorum. Ayaklarım yere basmıyor. Uçuyorum. Bir güne bu kadar güzellik fazla gelir Rabbim.

    Giyimi kuşamı gayet mütevazı bir hanım iftar programını açıklıyor yanındaki arkadaşına: "Bu sene karar verdim, yurtlardaki çocukları çağıracağım. Her pazartesi bize gelebilirsiniz dedim hocanıma. Onar kişilik grup yapıyorlarmış. Misafirden kalan bize yeter."

    IV-

    İftarlar edildi. Sofralar yarı toplandı. Kendimi yine sokaklara vuruyorum. Mahallemizdeki cami dolmuş taşmış. Camideki kadınları görünce sanki evinde oturan kimse kalmamış gibi. Çoluk çocuk.

    Yatsı namazının sünneti kılınırken küçük kızlar kıkır kıkır.

    Niye getirdiniz bunları diyen yok. Aralarda küçük kızlara kızanlar yok. Kâbe'de bebek sesleri arasında kılınan namazlar gibi. Bizimkiler gülüyor. Gülsünler.

    Cemaatin gönlünün yüceliği ne güzel.

    Hocaefendi güzellikten bahsediyor. İncelikten. Güleryüzden. Cemaatin içindeki her gönül İslam'ın güleryüzünden kendini mesul tutuyor.

    Cemaat olunuyor. Sığılamayan mekan genişliyor. Küçük kızlar kıkırdamıyor. Aşk ile eğilip kalkıyorlar. Hoca efendi iki rekatta bir selam verdikçe herkesken önce salavat-ı şerifeye sarılıyorlar.

    Ne güzel söylüyorlar. Ne aşklı söylüyorlar.

    IV

    Ramazan hoş geldi. Hem de pek hoş. İnşallah layıkıyla ağırlayabiliriz bu latif iklimi.

    (Fatma Karabıyık Barbarosoğlu-07.10.2005)

    Teşekkürler el-Kaide!

    El Kaide Türk dış politikasının önünü açıyor desem... El Kaide, ABD'nin küresel istilasının ve bölgemize yönelik saldırganlığının dozunu belirliyor desem... El Kaide Avrupa Birliği'nin genişleme perspektifi üzerinde derin izler bırakıyor desem... El Kaide, Türkiye ile AB arasındaki ortaklığı pekiştiriyor desem. Yanlış olur mu? Olmaz. El Kaide komplosunun ya da El Kaide tehdidinin bütün bunlar üzerinde çok derin etkileri var.

    11 Eylül saldırıları sonrası, ABD, AB, Asyalı güçler ve Türkiye gibi bölgesel güçlerin birbirleriyle, çevreleriyle ilişkileri, küresel ölçekli kamplaşmalar El Kaide kod adıyla beslenen, büyütülen tehdit üzerinden şekilleniyor. ABD, El Kaide ve terör tehdidiyle tek yanlı bir dünya düzeni inşa etmeye başladı. Ülkeler işgal ediliyor, ülkeler parçalanıyor, sınırlar değiştiriliyor, birlikte yaşayan toplumlar parçalanıyor, yeni ülkeler, toplumlar oluşturuluyor. İslam dünyasının siyasi haritası yeniden çizilirken, etnik ve mezhep eksenli çizgiler kalınlaştırılıyor, derin ayrışmalar tezgahlanıyor, bu karmaşanın ortaya çıkardığı puslu havada bölgenin kaynakları yağmalanıyor, yeni kazançlarla ABD'nin refah düzeyi ayakta tutulmaya çalışılıyor.

    Avrupa Birliği, terör, güvenlik paranoyası ve medeniyetler çatışmasının yönettiği sürece Arap/İslam dünyası ile farklı bir diyalog sloganı üzerinden yakınlaşmaya çalışıyor. 11 Eylül sonrası ABD'nin saldırgan tutumu, Ortadoğu'da bir çok devleti Avrupa'ya yakınlaştırdı. Üstelik bu rejimlerle, Soğuk Savaş dönemi boyunca ABD'nin askeri ve siyasi desteğiyle iktidarda kalabilmişlerdi.

    ABD'nin hedef listesinde bulunan İran ve Suriye'ye yakın dururken, Rusya ile derin ekonomik ve siyasi işbirliğine girerken Türkiye'ye yoğun ilgi göstermeye başladı. Türkiye'nin Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar/Orta Asya'da ABD/İngiliz tezlerine göre şekillenen dış politikası üzerinde etkinliğini artırma yoluna gitti. Yıllardır AB üyelik sürecini kenarda tuttuğu Türkiye'ye yönelik tedirgin tutumunu bir kenara itip, sözü edilen bölgelerde ortaklık inşasını öne aldı. Türkiye-AB ilişkilerinin 11 Eylül'den sonra aşırı hareketlenmesinin nedeni bu. Avrupa genişlemesinin tetikleyen de ABD'nin terör bahanesiyle aşırı yayılma stratejisi. Yani El Kaide söylemi. AB'nin en kapsamlı dış politika tezinin Doğu Akdeniz/Ortadoğu merkezli olmasının nedeni bu.

    Bu açılımların karşılığı olarak Arap dünyası nefesini tutmuş Türkiye ile AB arasındaki pazarlıkları izliyor, ABD tehditlerine karşı bunun yeni bir açılım olup olamayacağını tartışıyor.

    11 Eylül sonrası Arap sermayesi ABD'den çekiliyor. Arap siyaseti Avrupa'ya, Asya'ya yöneliyor. Arap dünyası Avrupa'nın merkez ülkeleriyle savunma alanlarında yoğun işbirliğine giriyor. Çünkü Arap rejimleri için ABD'nin desteği ve koruması artık gelecek vaat etmiyor. Suudi Arabistan'dan Kuveyt'e kadar Arap ülkeleri Fransa ile Rusya ile savunma anlaşmaları yapıyor. AB ile Rusya arasındaki yakınlaşmaya yatırım yaptı. Şimdi ise Arap sermayesi, siyaseti, güvenliği Türkiye-AB ortaklığına yatırım yapıyor. Irak işgaline mesafeli duran merkez Avrupa ülkeleri ile İslam dünyası arasındaki yakınlaşmanın lokomotifi de Türkiye.

    Türkiye, 11 Eylül sonrası dış politika perspektifine küresel terör ve güvenlik paranoyasına endeksledi. Yani El Kaide tehdidine karşı kendini panzehir olarak pazarladı. ABD patentli medeniyet çatışması tezine kendine yeni bir stratejik değer tanımlaması yaptı. Radikal İslam, İslam terörü, Batı medeniyetini hedef alan saldırılar, Batı-İslam çatışması gibi söylemleri en elverişli şekilde kullandı. Güvenlik stratejilerinin belirlediği 21. yüzyıl dünya düzeni için bu değerlendirmenin piyasa değeri çok yüksek.

    El Kaide her saldırdığında Türkiye'nin piyasa değeri daha da yükseldi. Zerkavi her saldırdığında Türkiye'nin stratejik değeri daha da arttı. Batı'nın hayat standardına karşı hissedilen her tehdit, Türkiye tarafından siyasi kazanca dönüştürüldü. Bu tehditler olmasaydı Türkiye'ye Avrupa kapıları açılacak mıydı? Hayır. Kırk yıldır sürüncemede bırakılan AB üyelik süreci belki kırk yıl daha sürüncemede bırakılacaktı. Avrupa kapılarını açan El Kaide oldu, Zerkavi oldu. Bir yönüyle Türkiye'ye AB üyeliğini El Kaide hediye etti.

    İslam dünyası şimdi Türkiye üzerinden yeni bir gelecek satın alıyor. İslam tehdidine karşı kendilerini korumaya çalışan yolsuz rejimler yeniden hayat bulma şansı yakaladı. Bu nedenle Türkiye'nin üyeliğine yoğun destek veriliyor. Türkiye'ye yönelen Arap sermayesi hem kazançlı bir alana yatırım yapıyor hem de varolan rejimler için bir umut kapısı açan üyelik sürecini ödüllendiriyor.

    Gerçekten Türkiye, konjonktürü iyi izleyip bunu siyasi ve ekonomik kazanca dönüştürme başarısı mı gösterdi yoksa verilen rolü mü oynadı? Burası tartışılmalı. Amerika, Avrupa Birliği, Türkiye ve bölgedeki rejimler için yeni fırsat kapıları açan El Kaide tehdidi gerçek mi? Yoksa bir tiyatro mu oynanıyor? Hepsi birer yanılsama mı?

    Şimdilik terör tehdidi bölgesel ve küresel projelerin en güçlü motivasyonu. Türkiye'nin üyeliği de siyasal bir proje. Sanıldığı gibi medeniyetler çatışmasını önlemeye yönelik bir arayış değil. Bazılarının sandığı gibi medeniyet eksenli bir proje değil, Avrupa'nın başka medeniyetlerle iç içe yaşama arzusunun yansıması değil.

    Ama olsun, şu ana kadar bütün siyasal projelerde olduğu gibi, Türkiye'nin AB üyeliğinde de en güçlü motivasyon El Kaide, El Kaide'nin temsil ettiği zihniyet oldu.

    Türk dış politikasının stratejik kozu El Kaide ve iyi kazanç getiriyor. El Kaide tehdidi, Türk dış politikasının da ekonomisinin de önünü açıyor.

    Teşekkürler El Kaide... Teşekkürler Zerkavi…

    (İbrahim Karagül - Yeni Şafak - 05.10.05)