30 Nisan 2006

H. M. Enzensberger: Hans Magnus Enzensberger

“şikâyet edemeyiz.
işimizden atmıyorlar bizi.
aç kaldığımız yok.
karnımız doyuyor.
otlar büyüyor,
büyüyor milli gelir,
tırnak uzuyor,
uzuyor tarih.
sokaklar boş.
sağlamca sonuçlandı pazarlık.
canavar düdükleri ötmüyor
n’olsa geçer hepsi.
ölüler vasiyetlerini yaptı.
yağmur seyreldi artık.
daha ilan edilmedi savaş.
acelesi de yok zaten.
otları yiyoruz.
milli geliri.


tırnak yiyoruz.
yiyoruz tarihi.
saklı gizli bir şeyimiz yok.
söyleyecek bir şeyimiz yok.
bir şeyimiz.
saatler kuruldu.
faturalar ödendi.
hepimiz yıkandık.
son otobüs geçiyor.
boş.
şikâyet edemeyiz.
ne bekliyoruz peki?”

20 Nisan 2006

Büyüsün acı!

Acı, duygularının kefesindeki fazladan ağırlıkları döker, dışarı atar. Yükte hafif pahada ağır kaygılara duyarlı kılar kalbini. Acı, kalbinin ibresini, unutup uzakta bıraktığın ölülere, kırılıp gecelere gömdüğün sevgililere göre yeniden ayarlar. Yıkıcı fırtınaları beklemene gerek kalmaz, minicik meltem kıpırtıları bile duygularının kefelerini bir aşağı bir yukarı indirir.

Acı, kendi kabuğunu kıran tohum gibi toprağın ortasına salar seni. Bir teslim oluştur tohumun yaptığı. Kendini kaderin akışına bırakır; yağmurların serinliğine de, rüzgârın hoyratlığına da razı olur. Kabuğunu çatlatarak kendini kendi varlığının dışına taşırır. Sanki bilir ki, kendini kendinden öte taşı(r)manın tek yolu kabuklarından başlayarak kendi bütünlüğüne kıyılmasına izin vermektir, özünü ortaya koymanın yolu kabuğundan sıyrılmaktır; kendini kendinden ötede var etmenin sırrı kendi varlığını gözden çıkarmaktır.

Acı dokununca, tohum gibi dünya toprağının girdaplarına savurur insanı. Ürpertir, korkutur; riskin ortasına kor varlığını. Korunaklı ve konforlu çizgilerin berisinde kalıp hayatı seyreden olmaktan çıkarır seni, sahaya sürer, oyuna katar.

Bir bak, ne kadar çok acı gözlüyor yolunu. Sağdan soldan giderek kuşatıyorlar seni. Beslediğin her muhabbet, ucunda umulmadık bir ayrılığın tohumunu büyütüyor. Tadıyla sarhoş olduğun her sevda, dal uçlarında solgun vedalar besliyor. Bahar, koynunda sakladığı her çiçekle, göğsünde gezdirdiği her kelebekle sonbaharın hüznünü koyulaştırıyor. Mutluluk ve huzur kendi varlığını kuşattıkça; çizilecek kıvama yaklaşır hayatının kabuğu. Olgunlaştıkça dalından üzülmeye başlarsın meyve gibi. Acı, işte o zaman bir rüzgâr gibi gelir ve dalından alır seni. Tamamlandıkça kabuğundan sürgün olmaya ayarlanırsın tohumlar gibi. Acı, işte o an bir yağmur gibi, dokunur ve kabuğundan eder seni.

Acı göğsüne konuk olunca, varlığın iniş çıkışlarına karşı savunmasız kalırsın. Metal yüzlü konforların uzağına savrulur yüzün, ışığa ve gölgeye daha duyarlı olursun. Daha çok dalgalanır bedenin, var-yok arası bir ürpertinin kucağında salınırsın. Acı, duyguların üzerindeki görünmez o soğan zarını soyar; bir yarayı yeniden kanatır gibi yeni baştan sızıların yatağında yıkar seni. Suskunlukların örttüğü, tereddütlerin kör ettiği, unutuşların sağırlaştırdığı ne varsa, hepsinin üzerini açar, hüzne karşı çıplaklaştırır kalbini.

Kalbin taraçalarına düşen yağmurlar gibidir acı. Yağdıkça, kalbin toprağına gömülü tohumları uyandırır, vahşi çiçekler açtırır göğsünde. Değil mi ki, toprağın en çok yaralı olduğu yerde açar en güzel güller; sen de acının yarasına aç göğsünü. Yaralanmaya razı olmazsan, tohumlara beşiklik edemezsin, kazılıp karılmayı göze almazsan ekinlere annelik edemezsin.

Kıpırtısız bir denizi avucunda çalkalayıp duran kara suratlı bir fırtına gibidir acı. Kıyılarından taşırır seni; adını bilmediğin, sınırlarını tahmin edemediğin dere yataklarına koşturur seni. Yüzün bulanır, diplerinde saklı olan kirler tozlar yüzüne balkır. Ruhunun kuytularında uyuttuğun tortular uyanır, kalbinin odacıklarında paslandırdığın cam kırıkları savrulur, dudağına varır; diline damağına batar, gözlerinin pervazına yığılır.

Kendini hiç dinlemeyenlerin ülkesinde, ölgün ışıkların gölgesinde, kendi üzerine kıvrılıp duran yumak yumak acılarız her birimiz. Büyüdükçe, varlığımızın her köşesine, bedenimizin her hücresine acının köklerini uzatıyoruz aslında. Uzattıkça da dallandırıp budaklandırıyoruz acılarımızı.

Ama, uyansın istemiyoruz acılar, kımıldayacak olurlarsa hemen kamçılıyoruz. İçimizde sakladığımız yangınları inkâr ediyoruz; konuşmaya niyetli acıları susturuyoruz. Acılarımızı uyuta uyuta, kendi varlığımızı da yumuşak ve yapışkan bir anestezinin kuytusuna terk ediyoruz.

Bir olta gibidir acı. Ağza alması kolay; hepi hepsi iki hece. Ama varlığını hissettiğinde alıştığın sulardan çekip alıyor seni. Seni senden öte atıyor. Varlığının sınırlarına dokunduruyor kalbini. Zamanın duvarlarında parçalıyor emellerini. An’ın ürpertisini bir bıçak gibi göğsüne sokuyor.

Acı, ayağına yapışmış kırık cam parçaları... Yürüdükçe tüketiyor seni, tükettikçe sivriltiyor duygularını. Varlığının sessiz kıpırtılarında sana, seni yeniden hatırlatıyor, ruhunun incecik yarıklarından dışarı sızdırıyor seni.

Acın yoksa, ruhun bedeninde uyuyakalmış demektir. Acın yoksa, kendini kendine hapsetmişsin demektir.
(Dr. Senai Demirci Zaman-Turkuaz, 02.04.2006)

12 Nisan 2006

Müslüman bekárlar kulübü

PEYGAMBER’in "Evleniniz" öğüdü ortada öylece dururken...

"İslam’da dörde kadar serbest" konulu tartışmalar her daim gündemdeki yerini korurken...

İslami camiada "bekar"a hiç de iyi gözle bakılmazken...

Erkek ve kız çocuklarının, "erkenin erkeni" yaşlarda "baş göz edilmeleri" neredeyse ideolojik bir tutuma dönüşmüşken...

İşte bakın, İslami camianın meşrepleri farklı ama etki güçleri sınırsız beş önemli ismi, "müzmin bekarlığı" seçmiş durumda!

Sağ olsun, Haftalık Dergisi’nden Sevda Alkan, camiada herkesin bildiği bu acayip elektrikli konuyu, hiç de sansasyona kurban etmeden acayip şefkatli bir şekilde ele alıp anlatmış. Ben de ondan aldığım ilhamla...

Bu beş İslamcı bekarın bendeki izdüşümlerini yazıyorum.

Tanıştırayım, işte "Müslüman bekarlar kulübü"nün beş üyesi:

* * *

NURİ PAKDİL Türkiye’nin en kara, en karanlık yazarıdır. Oğuz Atay’dan bile daha karadır... Köylülüğü aşıp şehirli olmakla kalmamış, bir de tutmuş şehirliliğin sancılarına sardırmıştır. "Doğu" diye inleyecek kadar Doğu tutkunudur ama Batı’ya da sonuna kadar açıktır: Paris’ten yeni geldiğini söyleyen bir dostunu "Paris’i gören göz öpülmez mi" diye karşıladığı rivayet edilir. Herkesin 15 dakikalığına şöhret olduğu şu tuhaf dünyada, 70’ini aştığı halde bugüne kadar ne bir röportaj vermiş, ne de herhangi bir televizyon programına çıkmıştır. Kitaplardan öğreneceği bir şey kalmadığı gün, bütün kitaplarını yakmıştır. Hakiki bir münzevidir. Bekarlığı kendisine acayip yakıştırmıştır. Bazen Ankara’da Kuğulu Park’ta kuşlara yem atarken görüldüğü iddia edilir.

SEZAİ KARAKOÇ Doğu’nun gururlu çocuğudur. Başından sonuna kadar münzevidir. Ve gelmiş geçmiş en anti-medyatik şairimizdir. Mülkiye’de okuyan Muazzez Akkaya adlı bir kadın için yazılan "Mona Rosa" adlı şiiri, Türk şiirinin en görkemli "imkansız aşk" şiiridir... Bu şiirle ilgili en az 20 farklı "kırık aşk hikayesi" anlatılır, hangisinin doğru olduğunu kimse bilmez. Ancak bilinen gerçek şudur: Sezai Karakoç, biraz da o "imkansız aşk"ın etkisiyle evlenmemiştir.

SAİDİ NURSİ Takipçileri en az sekiz kola bölünmüştür: Kitaplarını okuyanlara "Okuyucu", yazanlara "Yazıcı" dendiğini söyleyelim de gerisini siz anlayın. Acayip sinematografik bir hayata sahiptir. Düşünün: İlk gençliğinde Enver Paşa’nın ordusunda at koşturmuş ve Ruslara esir düşmüştür. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde "İrticanın sembolü" olarak algılanmıştır. 27 Mayısçılar, "mezarı türbeye dönüşmesin" diye cesedini bilinmeyen bir yere gömmüştür. Evlenmemesi ’artistik’ nedenlerden değil, "hizmet"e adanmışlıktandır. Çünkü o, kendisinin kitaplar yazmak için gönderilen özel bir insan olduğuna kesin iman etmiştir.

FETHULLAH GÜLEN Tipik bir Saidi Nursi takipçisiyken, "şeyhini aşan mürit" gibi, kendine özgü bir ekol oluşturmayı başarmıştır. Bekar kalma nedeni, Saidi Nursi’nin bekar kalma nedeniyle aynı değildir. Saidi Nursi "özel biri" olduğu için evlenmezken, "Sıradanın da sıradanıyım" tarzında aşırı tevazu gösteren Gülen’in evlenmeme gerekçesi farklıdır: "Acaba evleneceğim kadının başına dert olur muyum" düşüncesi.

MEHMET ŞEVKET EYGİ Sultanahmet’te duvarları hat sanatının önemli örnekleriyle süslü o "eski" evde yaşıyor. Evlenseydi ne olurdu? Galiba birbirlerine ömür boyu "sen" yerine "siz" demeyi seçen, eski usul çiftler gibi bir şey ortaya çıkardı. Eşi ona "Mehmet Şevket Bey" diye hitap ederdi. Tabii o da eşine aynı saygı dolu seslenişle seslenirdi. Ecdat Mehmet Şevket Bey yapımı küçük, güzel bir cami karşısında içinin titremesi, onun "camianın dişil özellikleri en vurgulu ve belirgin" yazarı unvanına sahip olması için yeter de artar bir nedendir. Bu beş isimden yalnız o "İslam’da evlilik esas olduğu halde neden evlenmediniz" sorusuna yanıt hazırlamıştır. Şöyle der: "Dinde evlilik tavsiye edilir ama hicri ikinci asırdan sonra istisnai olarak yalnız yaşamak da meşru kabul edilmiştir."

(A.HakanCoşkun, 12Nisan2006,Hürriyet)

01 Nisan 2006

Varsa paran pulun, yasa senin kulun...

Kahramanlarımız kime benzer?

Bizi biz yapan kendimize anlattığımız hikayedir. Kendimize anlattığımız hikaye hep değişir. Kirkkegard'ın ifadesiyle mutlu zamanlarda anlattığımız hikaye ile mutsuz zamanlarda anlattığımız hikaye farklıdır. Onun için, mutsuzun dünyası mutlunun dünyasından tamamen başka bir şeydir. Ama kendimizi mutlu etmek için anlattığımız hikayede, kendimizi ironik bir kahraman olarak kurguladığımızda ciddi bir sorun var demektir. Yanlış anlaşılmasın kişinin kendisiyle dalga geçmesi, kendi kusurlarını görmesi erdemdir elbet. Ama bu kusurunu meziyet ve başarı unsuru olarak ortaya koymaya kalktığında durum değişir.

"Bizi Biz Yapan Hikayeler"in müellifi Randhal kahramanları beş döneme ayırıyor:

Mitoloji kahramanları
Romanesk kahramanlar
Destan kahramanı
Hayat kahramanları
İronik kahramanlar.

Kendimizi nasıl bir hayatın kahramanı olarak görüyoruz?

Fevkalade şartlar içinde ortaya çıkmış fevkalade özelliklerle donanmış bir kahraman mı?

Fevkalade şartlar içinde, hiçbir insan üstü donanımı olmadığı halde kahraman olmuş biri olarak mı?

Sıradan bir hayatın ortasında, her faninin sahip olduğu özellikler içinde her şeye rağmen yenilmemiş bir kahraman mı?

Yoksa sıradan olayların içinde, herkesi kendine güldüren kötü bir Şarlo taklidi olarak mı?

Türk tarihine baktığımızda mitolojik kahramanlar yoktur. Kahramana insanüstü özellikler atfetmek İslam sonrası için uygun bir durum değildir. İslamiyet'ten önceki tarih dönemlerinde mitolojik özellikler taşıyan hikayeler olmakla birlikte, bu hikayeler bizim kendimize anlattığımız içselleştirdiğimiz hikayeler değildir.

Müslümanların kahramanlığı, tek saikin Allah'ın rızasını kazanmak olduğu, "gayret bizden tevfik Allah'tan" ilkesine dayanır.

Romanesk kahramanlar var mıdır?

En çok destan kahramanları vardır bizim kendimize ve başkalarına bizim hikayemiz olarak sunduğumuz metinlerde. Fevkalade şartlar altında hiçbir insanüstü özelliğe sahip olmadığı halde "kahraman" olmuş, insan kalarak kahraman olmuş hikayelerdir bunlar. Köroğlu, Dadaloğlu gibi aklınıza gelebilecek bütün destan kahramanlarının ortak özelliği, adaletsizliğe karşı duruş hikayeleri olmalarıdır.

Halkın belleğinde kazılı duran destan kahramanlarının hepsinin adaletin peşinde olarak kahramanlaşmış olmaları boşuna değildir. Elias Canetti Kitle ve İktidar adlı eserinde; sokaktaki adamın kendisini bir ulusun ferdi olarak görmesi safhası üzerinde durur. Sokaktaki adam, ulusunun tarihi hakkında kesintisiz bir bilgiye ve tarih şuuruna sahip olmadığı halde, kendini ulusun bir parçası olarak görmeye devam etmesini kitle sembolü ile açıklar Canetti:

"Bir milletin kendisine ilişkin bilinci ancak ve ancak simgesi değişirse değişir."

Üst kimliğin harcı olarak duran adalet Türkiye'de yaşamakta olan insanlar için "kitle sembolü" olmaktan çıkıyor/çıkarılıyor mu? Hukuk üzerine yaptığımız tartışmalar, hukukun üstünlüğünden ziyade kişiye göre adalet, kişiye özel adalet kavramlarını mı geliştiriyor? "Varsa paran pulun, yasa senin kulun"a doğru evrilmiş bir anlayış, sokaktaki adamın dilinde sakız haline geldiyse, kitlenin sembolünü tekrar tekrar düşünmek lazım.

Adalet, Türkiye'de yaşayan insanların üst sembolü olmaktan çıktığında kahramanlık hikayeleri çapulcu hikayelerine dönüşür. Son yıllarda medyada çok fazla yer tutan gasp, soygun, yankesici haberlerinin kitle sembolünü imha eden bir işlevi olduğunu hatırlatmak isterim.

Her türlü kötü ve haksız haberin ardından "Burası Türkiye" klişesi ile adaletsizliğin yurduna hoş geldiniz şifresi tekrarlanıyorsa, kitleyi bir millet şuuruna bağlayacak olan yeni sembolün ne olduğuna bakmak gerekecek.

Çanakkale Savaşı'nın 91. yıldönümünde bazı çevrelerin, zaferi yorumlamak için şehitlik mertebesini "din dışı" bir alana taşıma gayreti üzerinde düşünmek bu bakımdan önemli. Zafer yıldönümlerinde bile "bir" olmayı engellemeye çalışan bir gayret var son yıllarda. Kitlenin, zafer ile "millet" kılınması böylece engellenmiş oluyor.

Kahramanlarımız neye benziyor! Her çevre geçmişten kendine benzeyen kahramanlar çıkartarak milleti kuru bir kitleye indirgiyor.

(Buradan alıntı...)