28 Temmuz 2006

Fetvalarla savaş

Önce Batı Şeria'da toplanan hahamlar fetva yayınladı. İlaf haber ajansının verdiği bilgiye göre bu fetva, Yahudi hahamların icmaını ifade eden bir fetva idi. Fetvayı dünya medyasına taşıyan muhtevasıydı. Sözkonusu fetvaya göre, Tevrat, savaş sırasında kadın ve çocukların öldürülebileceğini söylüyordu. Dolayısıyla İsrail ordusunun Filistin ve Lübnan'daki sivillere yönelik saldırılarında dini açıdan hiçbir mahzur yoktu. Hatta bu saldırılar artarak sürmeliydi. İşte mezkur fetvadan bir bölüm:
"Tevrat, savaş sırasında kadınların ve çocukların öldürülmelerini caiz görmektedir. Gazze'de ve Lübnan'da kadınlara ve çocuklara acıyanlar, İsrail'deki kadınlara ve çocuklara vahşi bir gözle bakıyorlar demektir."
İnsanlığın tüm zamanlar ve mekanlardaki değişmez değerlerini temsil eden İslam'ın yoldan çıkarılmış bir versiyonu olan Yahudi ilahiyatını bilenler, hahamların bu icmaının dayandığı yamuk tasavvuru iyi bilirler.
Bu yamuk tasavvur, doğuştan ve asla aşılamaz bir "biz ve diğerleri" ayrımına dayanmaktadır.
"Diğerleri", yani "öteki". İbranca'da "goyim" bu anlama geliyor. "Yahudi olmayanı" ifade ettiği gibi, "kafir", dolayısıyla kafirin müstehak olduğu her şeye müstehak, Yahudi'nin ehak olduğu her haktan mahrum olmaya müstehak, bir adım ileride "Yahudi'ye kul köle olmaya mahkum" vurgusu kazanıyor.
Yahudilikte Hıristiyanlıkta olduğu gibi misyonerlik, İslam'da olduğu gibi davet yok. Çünkü, bir tarihten sonra baskın yorum haline gelen görüşe göre, İbrani kanı taşımayan Yahudi de olamaz. Bu yüzden Yahudilik "etnik merkezli bir akide"dir.
Keskin bir ayrımla yetinmeyip "ötekini" ontolojik olarak aşağı ve doğuştan kaybetmiş zavallılar olarak görünce, yukarıdaki türden fetvalar vermek işten değil. Madem ki, tahrif edilmiş Kutsal Kitap'ta "sana kulluk etmeyen millet ve ülke yok olacak" (İşaya, 60/12) denilmişti, gereği yapılmalıydı.
Allah'ın İsrailoğulları'nı Tevrat vahyinin indiği çağda dünya milletleri arasından vahyi hayata taşıma görevi yükleyerek seçmesi, Kur'an'da da vurgulanır. Tevrat'ın da tasdik ettiği gibi, bu bir "sınav" ve "sorumluluk" seçimidir (Amos, 3/1-2). Fakat Yahudileşen İsrailoğulları bu sınav ve sorumluluk seçimini doğuştan bir ayrıcalığa dönüştürdü. Sonuçta, "seni sevmeyen", dahası "sana baş eğmeyen" çocuk, kadın ve ihtiyar da olsa ölsün noktasına ulaşıldı.
Oysa ki, kendilerine gönderilen peygamberlerden Hz. Yeremya, onların bu sapmalarını daha o günden reddediyor ve yüzlerine beraber şu gerçeği haykırıyordu:
"İşte siz faydasız sözlere bel bağlıyorsunuz. Çalmak, adam öldürmek ve zina etmek ve yalan yere yemin etmek ve Baal'e buhur yakmak ve bilmediğiniz başka ilahların ardınca yürümek, bütün bu pis işleri yapmak için de gelip adımla çağrılan bu beytte önümde duruyor ve "kurtulduk" diyorsunuz, öyle mi? Adımla çağrılan bu beyt sizin gözünüzde haydut ini mi oldu?" (Yeremya, 7/8-11).
Yeremya peygamberin reddettiği, İsrailoğulları'nın "kutsal ırkçılık" anlamı yükledikleri "seçilmiş topluluk" düşüncesiydi: "yüreğinden der: Ben sarsılmam ve hiçbir devirde felakete düşmem." (Mezmurlar, 10/6) Der demesine de, böyle büyük laflarla ortalığı kan ve ateşe verdiği her seferinde, felaketin hem öznesi hem nesnesi olur.
Yahudi hahamların icma ile verdiği bu fetvaya karşı, İsrail ordusunun laik generalleri bir muhtıra vermediler. Bildiğimiz kadarıyla İsrail'in laik kesimlerinden de ciddi bir itiraz yükselmedi. Kimi Yahudi askerler, başlarında kippalarıyla, artık Filistinli ve Lübnanlı çocukları ve kadınları daha rahat öldürüyorlardır herhalde. Yahudi pilotlar Filistinli ve Lübnanlı ailelerin başlarına bomba yağdırırken, şimdi daha bir ibadet aşkı ve şevkiyle yapıyorlardır katliamlarını.
Bu Yahudi saflarında verilen fetva.
Bu savaşta bir de Müslümanlar safında verilen fetvalar var. Filistinli ve Lübnanlı çocukları ve kadınları fetva ile öldüren bu sınır tanımaz Siyonist güruha karşı "birlik olun" fetvası değil bu fetva. Suudi Arabistanlı Abdullah b. Cebr'in verdiği fetvada olduğu gibi, Sünni Müslümanlara "Aman ha aman, Hizbullah'ı İsrail'e karşı yalnız bırakın! Ona sempati beslemeyin! Destek olmayın! Onu kınayın!" fetvası.
Vahhabi Cebr, bu fetvayı Sünnilik adına veriyor. Bilmiyor ki, bizdeki mezhepçi holiganlar da bu akla ziyan fetvayı yayımlayan Vahhabi'yi ve onun mezhebdaşlarını Sünni saymak şöyle dursun, sapık olarak görüyor. Şu durumda, Güney Lübnan'ın Şii Müslümanlarını bombalayan İsrail ve onu tüm gücüyle destekleyen ABD, "hayırlı" bir iş yapmış oluyorlar. Bu hamakat şahikası fetva sahibine, "İsrail ve ABD'ye, "Bomba atıp kadın çocuk demeden Müslüman öldüren ellerin dert görmesin!" diye dua da edelim mi?" diye sorsak, ne cevap verirdi dersiniz?
Zalim yöneticilere elbise diken bir terzi, büyük İslam alimi İbn Mübarek'e "Onlara elbise dikmekle ben zalimlere yardımcı oluyor muyum?" der. "Hayır!" der İbn Mübarek, "Sana iğne iplik satanlar zalime yardımcı oluyor. Sen ise, doğrudan zalim olmuş oluyorsun!"
Dünün alimiyle bugünün zalim fetvacısını kıyaslarken, şu soruyu kendinize sormayı ihmal etmeyin: Sizce hahamların fetvası mı, Abdullah b. Cebr ve onun gibi düşünenlerin fetvası mı daha büyük felaket?
(Sami HOCAOĞLU, 28 Temmuz 2006)

05 Temmuz 2006

İsrail terörü ve Erich Fried’in şiiri

Batı Kudüs’ü, kurulduğu günden beri elinde tutan Siyonist terör devleti, 1967 yılında Doğu Kudüs’ü –yani Mescid-i Aksa’nın bulunduğu mıntıkayı-, Gazze’yi ve bütün Batı Şeria’yı –yani Nablus, Ramallah, El-Halil, Tulkarim, Beytullahim gibi şehirlerin bulunduğu geniş bölgeyi- de işgal etti. Birleşmiş Milletler bu işgali yasa dışı ilan etti ve İsrail’i Doğu Kudüs ve Batı Şeria’dan derhal çekilmeye çağırdı. Bu yönde bir sürü karar çıkardı Birleşmiş Milletler. Fakat bu kararları uygulatmak için İsrail’e yaptırım uygulamak kimsenin aklına gelmedi. Ambargonun “a”sı, boykotun “b”si bile telaffuz edilmedi. İsrail de işgalini gönül rahatlığıyla derinleştirdi. Uluslararası yasalara göre işgalci bir devlet, işgal ettiği yerlere nüfus transfer edemez. İsrail bunu da yaptı. Dünyanın dört bir yanından getirdiği Yahudileri, Müslümanlardan gasp ettiği topraklara yerleştirdi ve bunları silahlandırdı (yani bize “sivil yerleşimci” diye kakalanan adamlar aslında işgalcilerin milis kuvvetleridir). Dahası, 1980 yılında, Doğu Kudüs’ü topraklarına kattığını açıklayıp, birleşik Kudüs’ü “İsrail’in ebedi başkenti” ilan etti. Bu, Birleşmiş Milletler’e ve uluslararası hukuka eşsiz bir meydan okumaydı. Fakat yine kimse oralı olmadı. “Uluslararası hukuk”, “savaş hukuku”, “insan hakları” deyip duran Batılılar, İsrail vahşeti sözkonusu olunca dut yemiş bülbüle dönüyordu. İsrail, gayri meşru olduğunu kağıt üzerinde herkesin kabul ettiği işgalini muhkem kılmak için Gazze’yi, Batı Şeria’yı, Doğu Kudüs’ü kana bularken, binlerce Filistinli’yi hunharca katlederken de seslerini çıkarmadılar. İşkenceler, aç bırakmalar, ev yıkmalar zaten hiç umurlarında değildi. Filistin topraklarında yaşananlarla yakından ilgilenmeleri için, Filistin halkının şaha kalkması gerekiyordu. Filistin halkı şahlanıp işgal kuvvetlerine karşı destansı bir direniş sergilemeye başlayınca, Batılılar da ayağa kalktı; ama zalimlere karşı değil, haklarını arayan mazlumlara karşı! “Durun!” dediler mazlumlara, “Terör yapmayın!”. Türkçesi: Cellatlarınıza el kaldırmayın, kelleyi paşa paşa verin! Filistin topraklarındaki İslami direnişin organizatörleri seçimleri kazanıp Gazze ve Batı Şeria’daki özerk hükümeti ele geçirince, iyice kudurdular. İsrail’in işgal terörüne karşı kullanmaya yanaşmadıkları boykot ve ambargo silahını, bu terörle mücadele eden HAMAS’ın kurduğu hükümete yani Filistin halkına karşı kullanmaya başladılar. Öyle bir hava oluşturdular ki; mazlum ve mağdur tarafın Filistinliler değil İsraillilerin olduğu intibaı uyandı! Dünyanın dört bir yanından gelen Siyonist Yahudiler Filistinlilerin topraklarını işgal etmediler de, Filistinliler onların topraklarını işgal ettiler sanki! Filistinliler saldırıyor, İsrailliler direniyor sanki! Akıl almaz bir manipülasyon. İsrail zindanlarında işkenceden kırılan Filistinli savaş esirlerini yok sayıp, Filistinlilerin esir aldığı bir (1) İsrail askerine odaklanmak da akıl almaz bir şey. Hele o İsrail askerini kurtarmak için Gazze”yi bombardımana tutup yine bir sürü masum Filistinli’yi öldüren ve üstelik Filistinli bakanları ve milletvekillerini rehin alan İsrail’e tek kelime etmeden yine Filistinlilere ve sadece Filistinlilere yüklenmek!

Fransa’da, İtalya’da veya Yunanistan’da direnişçiler bir eylem yaptığında işgalci Naziler bunun acısını sivil halktan çıkarır, sivil halkı direnişçilere karşı koz olarak kullanırlardı. Psikiyatride “identification with the agressor” (saldırganla özdeşleşmek) diye bir şey var. Siyonistlerin ‘halet-i ruhiyesini’ böyle bununla açıklayabiliriz. Onun için Yahudi kökenli Alman şairi Erich Fried, “İsrail, dinle!” adlı şiirinde şöyle der:

Yok edilmek istenen bir halk olduğunuzda

Sizden biriydim ben

Şimdi siz başka bir halkı yok ederken

Nasıl sizden olabilirim?
01.07.2006 Hakan Albayrak Milli Gazete