15 Eylül 2005

Ne ağır imtihandır başındaki, Sakarya!

Öyle bir geçer zaman ki
Dediğim aynıyla vâki
Birden dursun istersin
Seneler olunca mazi…
Bir adam geldi. Kelli ve felli! Oturdu, hiç hoş olmadığını da ifade edip bir sigara yaktı. Sonra bir diğerini, bir diğerini...
İbadetleri Türkçe yapmalıymışız... İslâm'ı anlamadığımız için bi b.ka yaramayan bir hayat içre imişiz...
"Tamam" dedim, haklısın ama bu haklılığın ibadetlerin (örneğin namazın) Türkçe yapılmasını gerektirmez...
"Yok" dedi, "Olmaz! Türkçe olacaaak!"
Sonra İslâm'da laiklik varmış filan...
Sen bir inşaat müteahhidisin. Yahu ben sana gelip de inşaatla ilgili ders vermeye çalışıyor muyum?
Sana, İslâm hakkında konuşma demiyorum ama bilmediğin hakkında konuşma diyebilirim, diyorum, diyeceğim.
Terbiyesizliğin âlemi nedir?
Ben sana hiçbir problem yok, ne kaşınıyorsun demiyorum, sadece haddini bil diyorum...
İslâmî konuları tartışmak, bezdiriyor artık beni. Bıktım be!
Son cümlem, "Ben anlattıklarınızla ilgilenmiyorum." oldu. Ancak bu olabilirdi. Bu kötünün iyisiydi. Kötünün kötüsünü senin gibi bir yaşlıya uygulamayı yeğlemiyorum...
Aslen ben de çok iyi değilim. Bunu düşünüyorum, ne yapacağım? Beni birşeylere zorlayanlara rağmen iyi olabilsem, ne iyi. Lâkin kötü olsam, herşeyimden tam anlamıyla sorumlu olacak mıyım? Birçok kötülüğe -henüz- gayri iradî olarak bulaşmadayım.
Ey günlük!
Bazı insanlar taş olmayı, hayvan olmayı, hava olmayı, araba olmayı... ama insan olmamayı istiyorlar.
Tabii ki bu isteğin nerelerden kaynaklandığını üç aşağı-beş yukarı biliyorum. (Ya da bildiğimi sanıyorum diyeyim.)
Ama düşünsene, ben de senin gibi yalnızca üç-beş (bin) koddan oluşan bir sayfa olsaydım, daha iyi mi olurdu?
Bana bir de cevap verebilsen, o zaman sorumu geri alabilirim belki...
Ama şimdilik böylece kalsın, kalıyor, kalacak sanırım...
Hayırlısı olsun bakalım.
(Abdurrahman Yalnız - 15.08.2005)

Hiç yorum yok: