10 Kasım 2005

Bir yıl süreyle yazmayı düşünmüyorum...


Yeni Şafak yirmi gündür Ahmet Taşgetiren’siz çıkıyor. On yıldır başyazarlığını yaptığı gazetesi, Başbakan Tayyip Erdoğan’ı “Kürt sorunu”nda izlediği politika nedeniyle eleştiren yazısını yayınlamadığı için izne ayrıldı Taşgetiren. “Aman abi biz ettik sen etme demezlerse başlamayacak mısınız?” diye soruyorum, “Böyle bir üslup beklemiyorum tabii. Ama bir yazı konmadığı zaman yazarı gerekçesini bilmek istiyor.” diye yanıtlıyor. Yazısının Ankara ile bir sıkıntı yarattığı söylenmiş kendisine. “Ankara böyle bir gerilimin parçası olmaz diye düşünüyorum.” dese de çok kırılmış Taşgetiren. Ben Tayyip Bey’in gerçekten köşe yazılarına bir müdahalesi oluyor mu, yoksa yönetimler kraldan fazla kralcı mı kesiliyorlar çok bilmek isterdim...


Yeniden başlamak için şartınız nedir?

Şartım yazılarıma müdahale edilmemesi. Müdahale edeceğiz diyorlarsa, zaten konuşulacak fazla şey olmayacak.

Hangi gazete yönetimi "yazılarına müdahale etmeyeceğiz" sözü verir bir yazarına?

Tabii ki bir konuşma zemini vardır. Yazılarımda kelime değiştirilmesini istemiyorum, gibi bir tavır sergilemiyorum. Ancak "bu yazıyı koymuyorum, Ankara rahatsız olur" tarzını kabullenemiyorum.

Sağ siyasetçiler, soldan gelen eleştirilere karşı daha olgun davranırken kendi cephelerinden gelenlere tahammül edemiyorlar mı?

Kendi camialarını nasıl olsa ikna edilebilir, işte bizden insanlar gibi bakıyorlar. Gerçek iktidarın solda, liberal kesimlerde olduğu düşünülüyor.

Ama sağ yazarlar da abilik psikolojisinden kurtulamıyorlar. Geçmişlerinden gelen bir yakınlıkları var bu politikacılarla. Biz yine abi olmaya devam edelim, sözümüz dinlensin diye düşünüyorlar. İlişkinin profesyonelleşmesi gerekmiyor mu artık?

Bunun kendi açımdan doğru olmadığını, hep bağımsız kaldığımı düşünüyorum.

Ama Tayyip Bey’e "dost acı söyler" diyorsunuz. Kendinizi dost olarak konumlandırdığınızda bağımsızlık elden gidiyor. Bir gazeteci bir politikacının dostu olmamalı.

Bu bir yaklaşım tarzı. Ona bir şey demeyeceğim. Yazarlığınızın bir misyonu var. O misyon açısından bazı insanlara daha yakınlık duyabiliyorsunuz. Bunlardan biri de benim açımdan Tayyip Bey'dir. Onun misyonunun sağlıklı yürümesi için sahiplenme doğuyor. Bunu siz sakatlık diye niteliyorsanız ona karışmam.

Mesafe koymuyorsunuz. Bu kadar yakın olunca da herkes birbirinin kapısını vurma hakkı elde ediyor.

Ben kimsenin kapısını vurmuyorum. Onun da bu hakkı olmadığını hatırlatmaya çalışıyorum. Yani genel başkan olunca kardeşlik ilişkisi, başbakan olunca bir başkasının kafasına vurma hakkı edinmiyor. Öyle bir algı varsa bu algıyı ben vermiyorum. Ahmet Taşgetiren'in en önemli özelliği, doğrucu Davut olması, inandığı şeyi yazıyor olmasıdır.

Başbakan’a "kendin ol", diyorsunuz, onun dolduruşa geldiğini, onun halinden acı duyduğunuzu söylüyorsunuz. "Dürüst değilsin, kendine bile yalancısın" anlamı çıkmıyor mu?

Böyle bir şey yok. "Acı duyuyorum" seçerek yazılmış iki kelimedir. Ortada Türkiye'nin çok önemli bir sorunu var. Kürt sorunu, Doğu sorunu, Güneydoğu sorunu vs. Burada Tayyip Bey'in ifa edeceği bir misyonun harcandığı kaygısına düştüm. Bundan sonra sorunun çözümsüzlüğe doğru gittiği kaygısını ifade ediyordu o cümle.

Çok duygusal bir insansınız değil mi?

Belki aşırı duyarlılık var, biraz profesyonelce yazmak lazım belki. Yani yazınıza kendinizi koymayacaksınız. Yazıya duygularımı da katarım. Bir kısım insan spor olsun diye yazıyor olabilir. Ben öyle değilim. Gerçekten her yazımda kendim varım. Heyecan duymadığım bir konuşmayı yapmak da zor gelir bana.

Altınoluk'ta yazmak sufi duyarlılık istiyor. Gazete yazarı muhalif olur. Ama tasavvufta, her şey merkezindedir, eller yahşi, siz yabansınızdır. Belki sadece Yeni Şafak'ta yazsanız daha duygulardan arınmış olacak yazılarınız.

İki mecra arasında bir çelişki görmüyorum. Bazen Altınoluk dünyasından Yeni Şafak dünyasına akışlar oluyor, yanı ülkenin sorunları dünyasına yöneldiğinizde daha belki terbiye edilmiş bir yürekle yönelme imkanı oluyor. Ülke sorunlarıyla Altınoluk arasında bir akış insanın tasavvufta sürekli kendi kozasını örme ve içe kapanma riskini azaltıyor. İnsanlarla hemhalsınız. Dünyayla hemhalsınız. Halk içinde Hak'la olabilme gibi bir şey. Bu da zaten tasavvufi bir çizgidir.

Ahmet Hakan yazılarınızda "Sayın Öcalan" tabirini bile anlamak gerektiğini vurguladığınızı söyledi. Yazdınız mı böyle bir şey?

Öyle bir yazımın çıktığını sanmıyorum. Asla, Kürt kimliğini yok farz etme noktasında değilim. Yani bir vaka bu. Allah böyle yaratmış ve bizim hakkımız yok öyle bir şey yapmaya. Yalnız Kürt meselesini, onun dediği anlamda kullanmadım. Kürt sorunu diye etnik milliyetçilik yapmadım. Başbakan’ın Kürt sorunu tanımlamasından yola çıkarak ben bu meselenin sağlıklı çözüme kavuşmayacağı inancındayım.

Ne denerek yola çıkılması sağlıklı olur?

Yani illa isim koymak gerekmiyor. Yani Kürt sorunu, Güneydoğu sorunu, terör sorunu her birisi insanların bir yerde duruşunu ifade ediyorsa ve bunlarda buluşulamıyorsa ad koymanız gerekmiyor. "Deli dolu bir yazı" başlığıyla bir yazı yazdım. Hayal kuruyorum dedim orada. Diyelim ki Başbakan Genelkurmay Başkanı’nı çağırsın. Gelin şu meseleyi bir konuşalım desin. Sonra gitsinler, Güneydoğudaki mezralarda, köylerde dağlarda, işte kızaklarda doğuran kadınlara ambulans yetiştirmek için çırpınsınlar dedim. Tayyip Beyin böyle toplumsal zemini var, doğuda, güneydoğuda. Oradan yola çıkılarak bir inşa faaliyeti başlatılabilir. Güneydoğu insanının, Kürt’ün kalbini kazanmak lazım.

Başbakan’ın kafasında bunun tam tersi olduğunu nereden çıkartıyorsunuz?

Başbakan’ın yaptığı tanımlama gitgide AB'nin, Amerika'nın hatta DEHAP'ın şablonlarına monte oldu. Halbuki çok farklı düşünen Kürt grupları da var. Ama bugüne kadar baskın hale getirilmiş olan DEHAP çizgisi, Leyla Zana çizgisi olduğu için. AB onu legalize ettiği, temsilci konumuna getirdiği için, söylem olarak onlara monte olmaması lazım. Bazen politikacı kendisi de, kendi imkanını göremeyebilir. Yaptığım şey, senin orada bir imkanın var demek. Mesela o hayal kurduğum yazıdan sonra, o kadar çok Kürt’ten mesaj aldım ki ben. Yani keşke böyle bir çerçeve oluşsa diye.

Mesela diyorsunuz ki, Genelkurmay Başkanı’nı çağırsın, Tayyip Bey. İslam’ın fonksiyonunu anlatsın. Onunla Diyarbakır'da cuma namazı kılsın. Siz Başbakan’dan askere dinî tebliğ yapmasını istiyorsunuz!

Bunu konuşulabilir kılmak lazım. İslam eğer, Kürt-Türk ilişkisinin sağlıklı yürümesinde çok temel bir hatsa siz bunu Lozan'da böyle görmüşseniz onu niye bugün konuşmayasınız? Diyelim ki Genelkurmay Başkanı desin ki MGK'da İslam bu sorunun hallinde bize ne kadar imkan verir. Ne zararı var? Genelkurmay Başkanı ile Başbakan Diyarbakır'da bir camide, cuma namazında bir araya gelsin. Vakit namazı da demiyorum. Hadi bayram namazında olsun. Bir ahenk olsa Türkiye'de. Bir iç insicam olsa, yani sivil ile askerin bazı şeyleri sağlıklı konuşabileceği bir ortam olsa bunlar çok daha kolay çözülebilir.

Mücadele Birliği dönemindeki fikirlerinizden hangilerini bugünlere taşıdığınızı, hangilerini terk ettiğinizi düşünüyorsunuz?

Mücadele Birliği içinde İslamî hassasiyetle bulundum. O toplumun, İslam’ın Türkiye'de ifa edeceği misyonu yerine getirmek için bir toparlanış olduğunu düşündüm. Hasbi insanların bir araya getirdiği iyi bir topluluktu. Grup içi bir çalışmaydı. Bir disiplin söz konusuydu. Şimdi daha özgür bakıyoruz meselelere.

O günlerde komplo teorilerinin penceresinden bakan, olayları siyonizmin, masonluğun bir sonucu olarak gören bir yapınız vardı, değil mi?

Mücadele Birliği’nin bakışı oydu. Ben o yoğunluk içinde değildim. Ama şunu da biliyorum ki dünyada siyonizmin, masonluğun ciddi bir ağırlığı var. Bugünü de etkileyen örgütlenişleri var. Politika üretenler bunu gözden ırak tutamazlar.

Yani fazla bir değişiklik olmadı fikirlerinizde.

Mücadele Birliği yanlış projeydi hiç demedim. Eleştirim, bu tür kadrolanışlarda aşağıdan yukarıya eleştiri düzeninin olmaması. Yanlış yapıldığında kim düzeltecek sorusuna cevap alamadığım için ayrıldım oradan. Eleştiri yapmaya başladığınızda dışlanıyorsunuz.

Çünkü hiyerarşik bir yapı var, bir abi-kardeş ilişkisi var. Herkes bir üstündeki abiye bağlı. Demin konuştuğumuz konunun kaynağı burası işte. Bu zihniyet bugünlere de taşınıyor ve Tayyip Bey'le ilişkilerde sorun yaratıyor olabilir mi?

En azından şu andaki konum o değil. Tabii ki Tayyip Bey’le beraber yürümüşlüğümüz var. Onun oluşturduğu bir hukuk içerisinde üretiyorsunuz söylemlerinizi. Ben bu hükümetin başarılı olmasını istiyorum. Niye söyler bir yazar bunu? Kendi içinizden çıkmış gibi bir his besliyorsunuz. Ama şu anda hiyerarşik bir ilişki yok.

Görünürde değil ama bilinçaltlarında belki de var. Sağ cenahtaki pek çok yazar ve politikacı grup ya da cemaat ruhuyla yoğrulan, bireyselliklerin bastırıldığı, lidere bağlılığın öne çıktığı bir düzen içinde yetiştiler. Demokratikleşmeyi gençliklerinde hazmedemedikleri için bugün benzer sorunlarla karşılaşıyor olamazlar mı?

Ben bu tezin herkes için, her topluluk için kullanılamayacağı düşüncesindeyim. Çok genelleştirmemek lazım.

"Tayyip Erdoğan uzlaşmaya, çok sesliliğe dayalı bir kültüre geçti. Aynı kökten gelen bazı yazarlar, demokrasiyi hazmedemediler. Erdoğan aştı diğerleri aşamadı" şeklinde analizler de yapılıyor.

Tayyip Bey'in neyi ne kadar aştığı, neyi aşmamız, neyi aşmamamız lazım geldiği tartışılabilir. Bazıları sizin İslam konusundaki sabit duruşunuzu benimsemiyor. Yani oralarda bir kayma, bir dönüşüm gerekiyor. Dönüşmediğiniz zaman aynı yerde kalmış oluyorsunuz. Değiştim diyen insanların bile kendi içinde durdukları noktayı sorguladıkları kanaatindeyim. Yani bir İslam’la bağınız var. Bir de açılım alanınız var. Mevlana'nın o pergel metaforu. Bir ayağınızı İslam’da tutmak, ama pergelin diğer ucuyla açılmak. O ayak yerinde duruyor mu, durmuyor mu, dolaşırken acaba o ayak da kendini kaybetti mi? Bunlar İslami duyarlılığı olan insanlarda sorulan sorulardır.

Yeniden yazmak için ne kadar daha bekleyeceksiniz?

Beklemeyeceğim. Belki de bu röportaj çıkmadan önce, onlardan bir şey gelmezse bir veda yazısı için talepte bulunabilirim.

Daha sonra da internet medyasında mı yazarsınız, Anadolu'yu dolaşır konferanslar mı verirsiniz?

İnternet medyası tabii ki düşünülebilir ama, yazılı basın da söz konusu olabilir.

Yine sağ basın mı?

Doğan medya grubu veya o tür medyada yazmayı düşünmüyorum. Ahmet Hakan'ın acıklı halini gördükten sonra...

Neden acıklı olsun ki Ahmet Hakan'ın hali?

Ahmet Hakan imam hatipli olmaktan gelen bir çift kimliklilik sancısı yaşıyordu. Şimdi Hürriyet'te yazdığı için çift kimliklilik daha da derinleşti. Nerede duracağına gerçekten karar veremeyen bir görünüm arz ediyor. Çok dramatik bir durum. Kendini geldiği dünyadan ayrıştırmak için çabalayan, yeni dünyada da kabul edilme sancısı çeken, bu arada bir dil oluşturmaya çalışan, böyle biraz ayakta durmuyor gözüken bir profil var bence.

Eğer size böyle görünüyorsa bir sufiye yaraşır biçimde de ona niye şefkat göstermiyorsunuz?

Şöyle bir şey. İnsanınızı kaybediyorsunuz. Maalesef bir kesim var ki, bizim günahlarımızı seviyor. Erdeminizi sevmiyorlar, güzel duruşunuzu sevmiyorlar.

Ama siz de Ahmet Hakan'ın günahını seviyorsunuz şimdi.

Keşke o noktalara düşmese diyorum. Yani günahını sevme değil o.

Öyleyse Vakit'e mi gideceksiniz?

Vakit'te de yazılabilir. Bu konularda netleşmiş bir düşüncem yok. Bir yıl süreyle herhangi bir yerde yazmamayı, daha çok Anadolu'da sohbetler, konferanslar düşünüyorum.

04.09.2005
NURİYE AKMAN

Hiç yorum yok: