24 Şubat 2006

Bir de bu mercekten bakalım...

Kadının biri İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerine çocuğunu getirir. "Hocam oğlum çok şeker yiyor. Nasihat etseniz de yemese" diyerek derdini açar. İmam Azam bir kadına, bir de çok şeker yediği için kendisine getirilen çocuğa bakar.


Kadın merakla hoca efendinin ağzından çıkacak sözü beklemektedir. Bir iki dakika geçtikten sonra, İmam Azam, kadına kırk gün sonra gelmesini söyler.

Kadın nasihat beklerken kırk gün sonra çağrılmasına şaşırır amma velakin hocanın elbet bir bildiği vardır diyerek, evinin yolunu tutar.

Kırk gün sonra yeniden İmam-ı Azam'ın huzuruna gelir.İmam Azam bu defa çocuğa derin derin bakar ve "Evladım çok şeker yeme" der.

Başka ... Başka bir şey yok. Kadın yine şaşırır. Sadece bir cümle söyleyecek idiyse niye kırk gün bekletti ki! İçine düşen merakı şaşkın bakışlarına emanet ederek yine evinin yolunu tutar. Umduğunu bulamamıştır. Hayal kırıklığına uğramıştır. Bir tek sözle nasihat mı olurmuş! Dua edeceğini, okuyup üfleyeceğini beklerken üstelik. Zaten kendisi de bütün gün oğlum şeker yeme demiyor mu?

Aradan birkaç gün geçer kadın yine çıkar İmam Azam'ın huzuruna. Bu defa mutlu ve meraklı. "Hocam" der "nasihatiniz işe yaradı. Oğlum artık eskisi kadar şeker yemiyor. Ama bunu demek için neden kırk gün beklediniz? İlk getirdiğimde nasihat etseniz olmuyor muydu?"

İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin cevabı bütün çağları kuşatacak ibreti barındırır. "Ben de çok şeker yerim. Çocuğa şeker yeme diye nasihat edebilmek için önce benim şekeri bırakmam gerekiyordu. Kırk gün boyunca edeceğim nasihatı önce kendi nefsimde uyguladım. Ancak şeker yemeği bıraktıktan sonra çocuğa şeker yememesini nasihat edebilirdim."


II-

İstanbul'un ilçelerinden bir ilçe. Kaymakam Bey ile vatandaş arasında bir anlaşmazlık alanı doğuyor. Vatandaşlar bir araya gelerek Kaymakam Bey'e dertlerini birinci ağızdan anlatmak için toplanıyorlar.

Kaymakam bey "hak arayışında" olan vatandaştan hiç hoşlanmadığını zengin bir vücut dili ile ortaya koyuyor. Mesela mı? Orada bulunan tesettürlü kadının koluna, elinin tersi ile vurup " senin burada ne işin var " diyerek... Cümleyi tamamlayamıyorum.

Olay tam da Danıştay kararının infial uyandırdığı hafta vuku buluyor. AK Parti iktidarında bir kaymakam nasıl oluyor da, tesettürlü bir kadını "senin burada ne için var" diyerek mekan dışına itebiliyor? Bu cümleden tesettürlü kadını taciz edemez ama başı açıkları edebilir anlamını çıkarmayacağınızı elbette biliyorum. Ama kem gözler,alacalı kalpler için izahımızı yapalım yine de. Tesettürlü kadın vurgusu yapmamın sebebi: Kaymakam bey, orada bulunan başı açık kadınlara böyle bir muamelede bulunmuyor. Başı açık kadınları "hak arama/hesap sorma" eylemi içine yakıştırıyor. Ama tesettürlü kadını, sanki mahremi olan bir kadınmış da, el aleme karşı kendisini mahcup ediyormuş gibi bir eda ile mekan dışına itiyor. Hadi sen evine demeye getiriyor elinin tersini kadının koluna vurarak. Bu olayın sembolik değerine, Danıştay'ın kararı ile aynı hafta yaşanmış olmasına dikkatinizi çekiyorum.

Devletin tesettürlü kadınları "aşağılama" biçiminden şikayetçi görünenler, ellerine fırsat geçtiğinde bu aşağılama dilini içselleştirdiklerini fark etmedikleri sürece, başörtüsünün özgür olması pek mümkün gözükmüyor.Yani,yüksek lisansını,doktorasını yapmış tesettürlü kızları başka yerde iş bulamazsınız zaten diyerek başı açık elemanlarının üçte bir maaşına çalıştıran iş verenler, karşılaştığı tesettürlü kadın ile adab-ı muaşerete uygun bir dil ile iletişim kuramayanlar olduğu sürece, hele hele bir kaymakamın şiddetine maruz kalınmaktan kurtulunmadıkça ...Başörtüsüne hürriyet alanının açılması ZOR.

Mesleğinden atılmış yüzlerce öğretmen, nasıl bir hayata maruz kalıyor, bu öğretmenlerin eşleri,çocukları maddi ve manevi hangi sıkıntılarla boğuşuyor ...!!!

Yani başörtüsüne hürriyet alanı açmaya talip görünenler, kendi nefslerine "şeker yeme" diyemedikten sonra... "Bazıları"nın verdiği kararları konuşup durmanın, eyvah evimize de gelecekler korkusunu seslendirmenin bir anlamı ve işlevselliği yok.

[ Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, 24 Şubat 2006, Yeni Şafak ]

06 Şubat 2006

Efendimize karikatürlü hakaret meselesi

Bize diyorlar ki: “Peygamberinize sövdük, çünkü fikir ve ifade özgürlüğü var. Siz bu özgürlüğü tanımaya yanaşmadığınız için şimdi Peygamberinize daha çok sövüyoruz. Peygamberinize sövülmesine alışmanız, bunu içinize sindirebilecek kadar olgulaşmanız gerekiyor. Sizi olgunlaştırana kadar, sizi demokrat yapana kadar, size fikir ve ifade özgürlüğünü öğretene kadar, size Batılı değerleri kabul ettirene kadar Peygamberinize söveceğiz.”
Aşağılık herifler! Yunan felsefesi, Rönesans, Aydınlanma, Fransız Devrimi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi vs, vs, vs’den mütevellit Batı terbiyesinin hülasası bu demek; Hazret-i Muhammed’e (sallallahu aleyhi vesellem) sövüp saymak! Ve Batı’nın İslam dünyasına sunduğu özgürlük, demokrasi, insan hakları formülü bu demek; Hâtemul Enbiya’ya hakareti normal karşılamak! Buna var mıyız? Resulullah’ın tahkir edilmesine alışabilir miyiz? Bunu normal karşılamayı ‘öğrenebilir’ miyiz? Haşa! Asla ve kat’a! Kanımız ve canımız Efendimize kurban olsun.
Bizim için hiçbir özgürlük Resul-i Ekrem’den değerli değildir. Öyleyse biz “Batılı değerler”i özümseyemeyiz. Öyleyse biz Batı’yla hep çatışma halinde oluruz. Öyle olduk, öyleyiz ve öyle olacağız. Dikkat: Bu bir medeniyetler çatışması değil. Bu, medeniyet ile barbarlık arasında bir çatışma. Bir tarafta Hz. Musa’yı ve Hz. İsa’yı “aleyhumusselam” diyerek anan ve baş tacı eden İslam Medeniyeti, öbür tarafta Hz. Muhammed’e sövmeyi marifet sayan Batı barbarlığı.
Haçlı istilasına bizzat şahit olan Üsame İbn Munkız’ın “İbretler Kitabı”nda Frenklerden “vahşi hayvanlar” olarak söz edilir. Emin Mâluf ise “Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri” adlı eserinde Türklerin Frenkleri hep “yamyamlar” olarak hatırlayacaklarını yazar. Elhak, biz Frenkleri vahşi yaratıklar olarak tanıdık ve 1000 yıldır ehlileşmelerini, medenileşmelerini, yontulmalarını, adam olmalarını bekliyoruz. Nafile. İçlerinde oturup doğru dürüst konuşabileceğimiz ve anlaşabileceğimiz pek çok insan olmakla beraber, Frenkler, genel olarak, Haçlı Seferleri’nden neredeyse 1000 yıl sonra hâla aynı yerdeler. Kendilerini hâla mukaddesatımıza söverek gerçekleştiriyorlar. Ve 1000 yıl önce (daha doğrusu 1000 yıldır) Müslüman esirlerini Hz. Muhammed’e sövmeye zorladıkları gibi, bugün de, medeni olmak için Hz. Muhammed’e sövmeyi normal karşılamak gerektiğini söylüyorlar. Bunu bir özgürlükçülük, demokratlık, insan hak ve hürriyetlerine saygı gereği olarak (!) İslam dünyasına dayatmaya çalışıyorlar. İnanılır gibi değil, ama Peygamber Efendimize hakaret etmeyi öyle büyük bir hak ve hatta görev olarak görüyorlar ki, bir Danimarka gazetesinde yayınlanan o iğrenç karikatürleri savunmayı bir şeref meselesi, bir namus meselesi haline getirdiler. Batı’yla İslam dünyasını karşı karşıya getirmek pahasına büyütüyorlar bu meseleyi; Norveç, Alman, Hollanda, Fransız gazeteleri de Efendimizi tahkir eden o karikatürleri yayınlıyor; “Özür dilemek yok! İslam dünyasına taviz vermek yok! Medeniyetimizi sonuna kadar savunacağız!” diye bas bas bağırıyorlar. Böyle şerefin, böyle namusun, böyle medeniyetin içine tüküreyim!
Hazret-i Musa’ya, Hazret-i İsa’ya ve Hatemul Enbiya Muhammed Mustafa’ya selam olsun.
[06.02.2006, H.Albayrak, Milli Gazete]