23 Kasım 2005

Her insan, başka bir insanın imtihanıdır

Allah'ın kat kat şan ve şeref sahibi kılarak yarattığı insan, yaşadığı dünyada her an imtihan halindedir. İnsan etrafındaki binlerce şeyden imtihana tabi tutulmakta, kendi nefsiyle, Rabbi ile, başka insanlar ile ve eşya/evren ile ilişkilerine göre ya imtihanı alnının akı ile tamamlamakta ya da kaybederek hüsrana mahkûm olmaktadır. Bu imtihan alanlarından her biri tabii ki ayrı bir öneme sahiptir. Bunlar içerisinde her an karşılaştığımız ve ilişki kurmak zorunda olduğumuz hemcinslerimiz olan başka insanlarla iletişim kurarken bazen zorluklarla karşılaşabiliriz. Özellikle grup çalışmalarında çokça karşılaşabileceğimiz kıskançlık ve bunun getirdiği büyük bir hastalık olan hasedi yenmek zorundayız. Yoksa bu hastalık iki tarafı da yiyip bitiriverebilir. Hem haset edenin kendine, hem de haset edilene zararı olan bu hastalığın tedavisinde insanın; Allah'ın kendi için takdir ettiği haklara razı olarak başkalarında gözü olmadan sürekli kendine ve kendi iç dünyasına bakarak bu sorununu çözebilir. O halde bu konuda önemli olan bazı noktalara dikkat etmelidir. Bu noktalardan bazıları şunlardır:
İmren, ama kıskanma: Bulunduğumuz ortamda bizlerden daha iyileri olabilir. Daha kabiliyetli, daha başarılı, daha becerikli insanlar bulunabilir. Bunlara karşı kıskançlık yapıp hasede saplanacağımız yerde onlara imrenmeliyiz. Ne de güzel bir insan, ne de güzel beceri ve huyları var diye imrenip, onlar gibi olmaya çalışmalıyız.
Yarış et, ama çelme takma: İnsan hep bulunduğu ortamın en iyisi olmaya çalışabilir. Yaptığı işin en güzelini yapmaya, ortaya koyduğu şeylerin hep en iyi olmasına gayret edebilir. Ama burada unutulmaması gereken bir şey var ki; o da, başka insanların da bizim ortaya koyduğumuz çabaların aynısını ortaya koymaya haklarının olduğunu bilmemizdir. O halde bu yarışta tek olmadığımızı bilmek, başka yarışmacıların da varlığını kabul etmek zorundayız. Böyle olunca da adil bir yarışma ortaya koyup, kimseye çelme takmadan hak eden kazansın demek durumundayız.
Eleştir, ama karalama: Bazen yanımızdaki insanların bazı tavır ve davranışlarını, düşünce ve fikirlerini eleştirebiliriz. Eleştiri her insanın yapacağı bir haktır. Ama bu hakkın bizde tecelli edebilmesi için öncelikle şu noktalara dikkat etmek zorundayız:
1- Eleştirdiğimiz o insana gıyabında dua edebildik mi? O şahsın ortaya koyduğu yanlışlığın düzeltilmesi yönünde fiili bir eylem yapabildik mi?
2- Yapılan eylemin sebeplerini düşünebildik mi? Tüm eylemlere bir polis gözü ile bakıp hep şüpheyle, her şeyin altında bir şeyler mi aradık, yoksa hüsn-ü zan ile iyi bir nazar ile olayları değerlendirmeye mi çalıştık?
3- Eğer ortada bir yanlışlık varsa, bu yanlışta benim payım yok mu diye hiç kendimize sorduk mu?
Bunları yapabildikse yapıcı eleştirilerde bulunabilir, ama asla karşıdakini karalama, küçük düşürme, şahsiyet ve onurunu rencide etme gibi bir hale düşmemeliyiz.
İyiyi alkışla, ama asla dalkavukluk yapma: Eleştiri yaparken nasıl itidali elden bırakmamamız gerekiyorsa, birini överken de aynı dengeyi korumak zorundayız. Hiç kimsenin nefsinin firavunlaşmasına asla vesile olmamalı, karşıdakini gereğinden fazla yüceltip, toplumun başına bela etmemeliyiz. İyiyi görmeli ve onu alkışlamalı, ama asla o iyi hatırına sahibine dalkavukluk yapmamalıyız.
? Hizmet et, ama bedel isteme: Özellikle sosyal ve gönüllü çalışmalarda hizmet ehli olmak, iş olunca en önde, ganimet zamanı ise en arkalarda olmaya çalışmalıyız. Bu tarz çalışmalarda bedel istemek ya da beklemek çalışmanın bereketini azalttığı gibi, sahibine de hiçbir fayda sağlamayacaktır. Hizmeti balığa yapıp; ecri ve mükâfatı ise Halık'tan bekleyebildiğimiz anda rahmetin bizi kuşatacağını unutmamalıyız. En güzelini yap, ama taltif bekleme: Eğer yaptıklarımızı Allah için yapıyorsak, O (c.c.) mutlak gören, bilen ve işitendir. O'nun bir işe vâkıf olabilmesi için bizim özel bir gayret ortaya koymamıza gerek yoktur. Bunun için biz her ne yaparsak en güzelini yapmaya çalışmalı; kimseden maddi bir beklenti içerisine girmediğimiz gibi, taltif ya da medh edilip, göklere çıkarılıp alkışlanmak da beklememeliyiz. Yaptığımız salih amel ne kadar az duyulursa, Rabbimizin vereceği ecrin o kadar fazla olacağını bilmeliyiz. Bu dünyada iyiliğine karşı ödül alanlarla, iyiliğine karşılık hiçbir şey almayan eşit olur mu?
Tabii, tüm bu güzellikleri ortaya koyabilmenin de bir yolu var. O da ne biliyor musunuz?
İhlas? ah.. İhlas
(M.Emin Yıldırım, Vakit)

19 Kasım 2005

Helâl Gıda Damgası

Yıllarca bu ülkede, sayıca azınlıkta oldukları halde meşru olmayan yollardan elde ettikleri imtiyazlarını kullanarak büyük çoğunluğun ensesinde boza pişirdiler. Laiklik ve özgürlük adına mûslüman mahallelerinde bağıra bağıra salyangoz sattılar (satamadılar da "salyangozum kaymak, alan yok mu...!" diye bağırdılar). Maksat müslümanları sindirmek veya öfkelendirip suç işleterek zaten daraltılmış özgürlüklerini yeni kanunlar ve uygulamalarla biraz daha daraltmak. Çok partili demokrasi dönemine geçilince, halk önce yalnızca oy vererek tepkisini gösterdi, sonra çocuklarını okutma imkanı buldu, okuyan Anadolu (muhafazakâr ve orta veya dar gelirli ailelerin) çocukları, oluştururan eşit fırsattan yararlanarak üniversitelerde (akademisyen olarak da) üst düzey bürokraside ve siyasette yerlerini aşılmaya başladılar. Sessiz çoğunluğun çocuklan bazen sessiz, bazen sesli olarak haklarını, bastırılmış özgürlüklerini kullanmaya başladılar. İmtiyazlılar "başlannı örtenlerden rahatsız oluyoruz, bunlan açın" dedikleri zaman haklı oluyorlardı, muhafazakârlar "parklarda, umuma açık mekanlarda biracılar kafa çekip sağı solu rahatsız ediyorlar, bunlara karşı tedbir alırısın" dedikleri zaman -imtiyazlıların ölçütlerine göre- haklı olmaları gerekirken ölçüt değişiverdi, "hak, hukuk, özgürlük, laiklik" gibi ilkeler kullanılarak yaygara koparıldı koparılıyor.
En son yaygara "helal gıda damgası" üzerinde koparılıyor. Bu konu ortaya atıldığından bugüne yüzlerce yazı yazıldı, lehinde olan az, aleyhinde olan çok; bu ikinci nevi yazılar da konuyu, kendi dar hududu içinde ele almıyor, meseleyi "laiklik ve karşıtlığı, şeriatçılık, rejimin tehlikeye düşmesi" gibi aslında ilgisiz ama daha çok ses getirebilecek alanlara kaydırıyorlar.
Yeni Şafak'ta Sami Hocaoğlu (M. İ.) kardeşimiz yazdı, Türkiye'deki domuz çiftliklerinde yılda 3 milyon kg. civarında et üretiliyor, toplam kırmızı et tüketimi yaklaşık 6 milyon kg., demek ki, bunun yansı domuz eti ve bu etler bazı büyük marketlere, yemek fabrikalarına, belki bazı kasaplara gönderiliyor. Türkiye dünyaya açılıyor, artık ticaretin ve malın ülkesi yok, her yerden her şey alınıp satılıyor. Bu durum karşısında, isteyen insanların inançlarına uygun yiyecekleri bulup gönül huzuru ile yiyebilmeleri (aynı zamanda islam ülkelerine gıda ihracında kolaylık sağlanması) için bir tedbir teklif ediliyor; deniyor ki, TSE, mesela Diyanet'in ilgili birimi gibi bir merciden rapor alarak etlere "helal" damgası vursun. Bakın buna nasıl bağnaz, tektipçi, tahammülsüz, demagokça, edep ve saygı sınırlarını çiğneyen tepkiler veriliyor (iki köşe yazarından iki örnek):

"İçki yasağı koyan AKP'li belediyeler çoğalırken şimdi "helâl ürünler" numarası çıktı. TSE'ye din eğitimi görmüş militanlar doldurmanın kur¬nazlığını yakında ağzımız açık izleyeceğiz."

"Tüy diken konu ise TSE gıda üretilirken 'helal mi haram mı?' diye Diyanet işleri yetkilisi ile kontrole gidecekmiş. Türkiye'de üretilen gıdalar Islami' usulde yapılmışsa 'Helal Gıda' standartı verilecekmiş. TSE Başkanı Kenan Malatyalı'nm gazetede resmi de var. Kravatlı, bıyıksız, medeni bir adama da benziyor!"

"Türkiye Bir İslam ülkesi değil çoğunluğun Müslüman olduğu bir ülke' deyin; Türk Müslümanı helali haramı üstüne yazmadan 70 yıldır ayırıyor!' deyin. Böyle yapmazsanız sizden sonra gelen TSE Başkanı, din görevlisi ile birlikte fabrikaların montaj hattından 'helal otomobil' seçmeye kalkar, ulu kitabımız çevrenin temiz tutulmasından da bahsediyor!"

Teklif, bu ülkede yaşayan bütün insanlara "illa da helal olanı yeyin" demiyor, İslam'a göre "haram" olanlara "haram" damgası basılmasını istemiyor, yalnızca et vb. gıdaları alırken şüpheden kurtulmak isteyen dindar müslümanlara bir hizmet sunuyor, bunun başkalanna ne zararı var? Bu soruya cevap vereyim: "Yanlarında inancı gereği başını örten, namaz kılan, sakal bırakan, oruç tutan. .. Birini gördüklerinde rahatsız olanlar gıdaların üzerinde helal damgasını görünce de rahatsız oluyorlar; çünkü bu olursa, bu ülkede dindar müslümanların da din özgürlüğünden yararlanarak yaşadıkları, var oldukları, var olacakları anlaşılıyor; başka bir ifade ile "hala yok edilemedikleri, dipdiri durdukları" ortaya çıkıyor.
"Yahudilerin böyle bir uygulamaları var ve bu, bütün dünyada geçerli" diyeceksiniz, ama olsun, onlar müslüman değil, "dindar, dini bütün müslüman olmayanlar bin yaşasın!", onlara bir diyecekleri yok, onların derdi "dindar, dini bütün müslümanlar" ile ilgili.

(Hayreddin Karaman, 18-24 Kasım 2004, Gerçek Hayat)

16 Kasım 2005

Heyhât...

İmamlık için yeterlilik belgesi almak isteyen bir grup arkadaşı gözlemek nasip oldu. (13.11.05)
Adaylar, mulakata girmeden önce uyarılıyorlardı:
"Gravatı ve ceketi olmayanlar mulakata alınmamaktadır. İçeri girse bile dışarı atılmaktadır!"

Oralarda gariban bir hâl üzre dolaşan bir genç gördüm. Epey sakalı, cüppesi ve başında da takkesi vardı.

Sıra ona yaklaştığında, "ona özel" uyarılarda bulunuldu. Yakasız bir gömlek giyiyordu, o gömleğe oralardan bir yerlerden bulunan gravat takıldı! Cüppe giyiyordu, 'bir arkadaş ceketini versin buna!' dendi, ceket giydirildi. Sınava öyle alındı.

Bu bir 'imamlık sınavı' idi.

Bir imam! Düşünebiliyor musunuz?

Onun -kim bilir- ne hayalleri vardı. Ne sıkıntıyla girdi o sınava! Ve ne acıklı hâl...

Türkiye KESİNLİKLE gelişmiş bir ülke değildir. Bir gün gelişmiş olmasını ne kadar da ümit ediyoruz. Yaşayabilmek adına!

Hayatî önemi var yani...

Haydi hayırlısı bakalım.
(A.Yalnız-16.11.05, 12:30)

15 Kasım 2005

Bak Sen!

Bir günlüğe eklenen bir yorumu eklemek isterim sana ey günlük!

Bilgisayarın biri "çöker" ve yeniden kurulum esnasında diskin partisyonları da "yenilenir" ve bilgiler "uçar."

Durumu bildirir mesaja şöyle bir yorum gelir:

"Kapitalist sistem her yikilip tekrar yapilista kendini yeniden uretir, hatta buna ihtiyac duyar. Kapitalist somuru duzeninin bir uzantisi olan internet de, bunun somurucu uzuvlari da bundan nasibini alacaktir elbet. Sosyalizm geldiginde bu ihtiyac ortadan kalkar, bilgisayarlar cokmez, veri kaybedilmez; hatta bilgisayarlar katma deger uretir, eposta hesaplarina yani yeni mesajlar ekler, olanlari zenginlestirir..." Le Capital - Charles Marques

İşte böyle! :)

12 Kasım 2005

ELLERİME KAR YAĞIYOR


Yalınca bir dağbaşında,
Ellerime kar yağıyor..
Yazın yaz, kışın kış tanrım,
Bu ne mayalanış, tanrım;
En güzele, en korkunca,
Teselliler sonu, bunca,
Gökyüzünde unuttuğum
Ellerime kar yağıyor..

Bu, yapraktan ince canlar,
Bu kubbe kubbe ezanlar.
Bu dualar, rahmet rahmet,
Aşk, ısıtan canevimi,
Bu başlangıç, bu nihayet,
Bu gördüğüm düş benim mi?
Nice dillerin telaşı?
Tekmil bir geceye karşı,
Alev alev gözlerimden,
Ellerime kar yağıyor..

Adımlar işte, ardarda,
Gayrıca beklemek olmaz.
Açın perdeleri bütün,
Mavi mavi aynalarda,
Uyanmak üzre, doğan gün.
Kulu kurbanı olduğum,
Mutluca toprakta tohum.
Çiçek, niyazlar içinde,
Dal'ın türküsü bembeyaz,
Serpil serpil duyuyorum,
Bardaktan boşanırcasına,
Kopmuş takvimlere inat,
Duygu duygu kanat kanat,
Ellerime kar yağıyor..

Bu deniz boyu dalgalar,
Bu müslüman dakikalar.
Her nefes alış verişte
Duyduğum, bu gerçek işte,
Muştular içinde sazım,
Bu mu benim alınyazım?
Dostlar görmüyor musunuz?
Çağrılar içinde, sonsuz
Hep zamanların dışında;
Yalınca bir dağ başında
Ellerime kar yağıyor..
(Feyzi Halıcı)

11 Kasım 2005

'Tesadüfen oradan geçiyorlarmış'!

Bombalamadan sonra halkın takibiyle yakalanıp polise verilen JİT mensubu üç zanlı, savcıya 'tesadüfen oradan geçiyorduk' deyince serbest bırakıldı


Hakkâri'nin Şemdinli ilçesinde önceki günkü bombalı eylemin ardından bombacı oldukları gerekçesiyle halk tarafından linç edilmek istenen, ardından da polise teslim edilen üç kişinin, Jandarma İstihbarat Teşkilatı'nın (JİT) sivil ekibi olduğu ortaya çıktı.



Şemdinli'de meydana gelen olaylar sırasında saldırganların kaçmaya çalıştığı arabanın bagajından kalaşnikof marka silahlar ve Jandarma Bölge Komutanlığı'na ait görevlendirme belgelerinin çıkması JİTEM'i gündeme taşıdı



Hakkari'nin Şemdinli ilçesinde son 10 gün içinde yaşanan bombalama olayları, halkı sokağa dökerken, uzun bir aradan sonra yeniden JİTEM iddialarını da günde getirdi. Önceki gün yaşanan olayların hemen arkasından halkın etrafını sardığı aracın bagajından 3 adet Kalaşnikof marka silahın görülmesi, içinde krokilerin ve üzeri kırmızı kalemle çizilmiş isim listelerinin olduğunun tespit edilmesi, olayların arkasında JİTEM olduğu kuşkusunu kuvvetlendirdi.



JİT ekibinin, olayı soruşturan savcıya, "Olay yerinden tesadüfen geçiyorduk" diye ifade verdiği öğrenildi. Hakkâri Valisi Erdoğan Gürbüz, bir kişinin gözaltında olduğunu, dört kişinin de ifadesine başvurulduğunu açıkladı. Genelkurmay Başkanlığı, olayın her yönüyle adli makamlara intikal ettiğini ve gerekli yasal işlemlerin yapılmakta olduğunu açıkladı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da, dün partisinin Hakkâri milletvekillerini çağırarak gelişmeler hakkında bilgi aldı ve bölgeye giderek rapor hazırlamalarını istedi.



Şemdinli'deki Umut Kitabevi'ne yönelik bombalı saldırının ardından, vatandaşlarca bombacı oldukları gerekçesiyle linç edilmek istenen ve polis yardımıyla kurtulan üç kişinin, JİT'in sivil ekibi olduğu öğrenildi. Bir subay, bir astsubay ve bir uzman çavuştan oluşan JİT ekibinin, olayı soruşturan savcıya, "Olay yerinden tesadüfen geçiyorduk" diye ifade verdiği ve bu ifade üzerine savcı tarafından serbest bırakıldığı bildirildi. Vatandaşların, bombacıların kullandığı araç olduğu gerekçesiyle polise teslim ettiği Renault 19 marka beyaz otomobilin de vatandaşların linç etmek istediği JİT ekibinin kullandığı otomobil olduğu saptandı.



Arabadan çıkan belgeler kuşkuları daha da artırdı

Saldırı olayına karışan aracın Jandarma'ya kayıtlı olduğu anlaşıldı. Belgeler arasında, İstihbarat'ta görevli Astsubay Başçavuş Ali Kaya'ya ait kimlik çıktı

Şemdinli'de bir kitabevine yönelik bombalı saldırıyı gerçekleştiren kişi veya kişilerin bindiği aracın içinden çıkan belgeler, olayın provokasyon olabileceği yönünde önemli ipuçları verdi. CHP Hakkari Milletvekili Esat Canan'ın dile getirdiği ve Yeni Şafak'ın da ele geçirdiği tescil belgesine göre aracın Hakkari İl Jandarma Komutanlığı'na kayıtlı olduğu tespit edildi. Vatandaşların arbede sırasında araçtan aldıkları belgeler arasında Hakkari İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Kısmı'nda görevli Astsubay Başçavuş Ali Kaya adına düzenlenmiş kimlik kartı, İl Jandarma Komutanı Erhan Kubat imzalı araç görevlendirme belgesi ile bombalı saldırının gerçekleştirildiği kitabevinin de aralarında olduğu çeşitli noktalara ilişkin kırmızı çarpıyla işaretlenmiş krokiler, üzeri kırmızı çizgi ile çizilmiş isim listeleri, ayrıca fotoğraflar çıktı.

Arabayı jandarma inceleyecek

Söz konusu otomobilin bagajında üç Kalaşnikof ve askeri malzeme ile bombalı saldırıya uğrayan kitabevinden toplanan delillerin, Jandarma'nın Van'daki kriminal laboratuvarında inceleneceği öğrenildi. Otomobil üzerinde inceleme yapan savcı ve polislere açılan ateşin de yine JİT'te görevli bir astsubayın arabasından geldiği öne sürüldü. Plakası 42 ile başlayan, ancak harf ve son rakam grubu alınamayan Doğan marka aracın sahibinin kimliğini belirlemek üzere çalışma başladı.



Olay nasıl gerçekleşti?

Görgü tanıklarına göre, Umut Kitabevi'ne saldırı el bombası ya da poşet içerisine konulan bir bombanın atılmasıyla gerçekleştirildi. O sırada içeride bulunan 4 kişiden biri, bombanın atıldığını görünce dışarı fırladı ve vatandaşların harekete geçmesini sağladı. Saldırıyı gerçekleştiren sivil giyimli kişinin 30 AK 993 sahte plakalı Renault marka araca bindiğini gören vatandaşlar, aracın etrafını çevirerek aracın uzaklaşmasını önledi. Görgü tanıklarının ifadesine göre üç kişi olan saldırganlar, polis tarafından kurtarıldı ve gözaltına alındı. Aracın bagajında 3 Kalaşnikof silah ile 2 el bombası ve doküman bulundu. Araçtan çıkan dosyalar, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı tarafından incelemeye alınırken, bu dosyaların vatandaşlar bu evraklardan bir kısmı ise vatandaşların eline geçti. Bu evrakların daha sonra savcıya teslim edildiği öğrenildi.

Kaçan kişiler halka yabancı gelmedi!

DEHAP Hakkari İl Başkanı Sebahattin Suvağcı, olaylarla ilgili olarak şu açıklamalarda bulundu:

"Bu olay ikinci bir Susurluk'tur. Bu ülkede karanlık güçlerin güvenlik güçlerinin içine sızdığı gerçekliğini açığa çıkarmıştır. Bu konuda güvenlik güçlerimizi töhmet altında bırakmak istemiyoruz. Ancak, vatandaşların araçtan aldıkları belgeler, karanlık güçlerin devlet içerisinde kümelendiğini gösteriyor. Ayrıca vatandaşların polise teslim ettiği kişiler arasında Şemdinli ilçesinde zaman zaman Jandarma'ya ait araçlarda dolaşan simalar vardır. Olayın TBMM tarafından acilen araştırılmasını istiyoruz."

Araç sürücüsü olarak Jandarma Başçavuş Ali Kaya'nın ismi belgede yer alırken, aracın birinci görevi kısmında ise Yüksekova-Şemdinli ibareleri yer alıyor. Aracın görev çıkış tarihi 9 Kasım 2005. Araçtan çıkan Sürekli Giriş Kartı'nda ise görevlendirme belgesinde aracın adına kayıtlı olduğu Ali Kaya'nın fotoğrafı yer alıyor. Ali Kaya, İstihbarat Kısım Amiri olarak görünüyor.

Vali: Gözaltı sayısı artabilir
Hakkâri Valisi Erdoğan Gürbüz, önceki gün meydana gelen olaylarla ilgili olarak CNN Türk'ün canlı yayınında telefonla soruları yanıtladı. "Güvenlik güçlerinin bu işle ilişkisi olması mümkün değil. Böyle bir şey mümkün olabilir mi" dedi. Bir kişinin gözaltında olduğunu belirten Vali Gürbüz, bu sayının artabileceğini açıkladı. Gürbüz soruşturma kapsamında şüpheli olarak 4 kişinin de ifadesine başvurulduğunu söyledi.
Savcının olaya el koyduğunu, 15-20 kişinin tanık olarak ifadelerinin alındığını belirten Gürbüz, soruşturmanın gizliliği açısından gözaltındaki kişinin kimliğinin şu aşamada açıklanamayacağını söyledi. Vali Gürbüz, "Kim ne gördüyse, ne bilgisi, görgüsü varsa
onu gelsin söylesin. Buna milletvekili Canan da dahildir" dedi. Gürbüz, iddialar için İçişleri Bakanlığı'ndan bir polis ve bir mülkiye başmüfettişinin ilçeye geleceğini söyledi.
Genelkurmay Başkanlığı, Şemdinli'deki olayın adli makamlara intikal ettiğini ve gerekli yasal işlemlerin yapılmakta olduğunu açıkladı. Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği'nden yapılan açıklamada şöyle denildi: "Bu üzücü olaya bazı askeri şahısların da karışmış olabileceğine dair iddialar ortaya atılmaktadır. Söz konusu olay her yönüyle adli makamlara intikal etmiş olup gerekli yasal işlemler yapılmaktadır. Soruşturma safhasının gizliliği dolayısıyla gelişmeler hakkında yapılacak müteakip açıklamalar adli makamların takdirinde olacaktır."

MİT Müsteşarı, Başbakanlık'ta
Başbakan Erdoğan da AKP'nin Hakkâri milletvekilleri Mustafa Zeydan ile Fehmi Öztunç'u genel merkeze çağırarak olaylar hakkında bilgi aldı. Vekillerin acilen bölgeye gitmelerini de isteyen Başbakan Erdoğan, olayların patlak vermesinin hemen ardından bölgeye gitmemeleri nedeniyle sitem etti.
MİT Müsteşarı Emre Taner de dün akşam Başbakanlık'a gelerek Erdoğan'la yaklaşık 1 saat görüştü. Taner'in, Şemdinli'deki olaylarla ilgili Erdoğan'a bilgi verdiği belirtildi.
Bu arada, TBMM, CHP ve ANAP'tan heyetler de Şemdinli'ye gitti.

(11 Kasım 2005-Haber7)

10 Kasım 2005

Bir yıl süreyle yazmayı düşünmüyorum...


Yeni Şafak yirmi gündür Ahmet Taşgetiren’siz çıkıyor. On yıldır başyazarlığını yaptığı gazetesi, Başbakan Tayyip Erdoğan’ı “Kürt sorunu”nda izlediği politika nedeniyle eleştiren yazısını yayınlamadığı için izne ayrıldı Taşgetiren. “Aman abi biz ettik sen etme demezlerse başlamayacak mısınız?” diye soruyorum, “Böyle bir üslup beklemiyorum tabii. Ama bir yazı konmadığı zaman yazarı gerekçesini bilmek istiyor.” diye yanıtlıyor. Yazısının Ankara ile bir sıkıntı yarattığı söylenmiş kendisine. “Ankara böyle bir gerilimin parçası olmaz diye düşünüyorum.” dese de çok kırılmış Taşgetiren. Ben Tayyip Bey’in gerçekten köşe yazılarına bir müdahalesi oluyor mu, yoksa yönetimler kraldan fazla kralcı mı kesiliyorlar çok bilmek isterdim...


Yeniden başlamak için şartınız nedir?

Şartım yazılarıma müdahale edilmemesi. Müdahale edeceğiz diyorlarsa, zaten konuşulacak fazla şey olmayacak.

Hangi gazete yönetimi "yazılarına müdahale etmeyeceğiz" sözü verir bir yazarına?

Tabii ki bir konuşma zemini vardır. Yazılarımda kelime değiştirilmesini istemiyorum, gibi bir tavır sergilemiyorum. Ancak "bu yazıyı koymuyorum, Ankara rahatsız olur" tarzını kabullenemiyorum.

Sağ siyasetçiler, soldan gelen eleştirilere karşı daha olgun davranırken kendi cephelerinden gelenlere tahammül edemiyorlar mı?

Kendi camialarını nasıl olsa ikna edilebilir, işte bizden insanlar gibi bakıyorlar. Gerçek iktidarın solda, liberal kesimlerde olduğu düşünülüyor.

Ama sağ yazarlar da abilik psikolojisinden kurtulamıyorlar. Geçmişlerinden gelen bir yakınlıkları var bu politikacılarla. Biz yine abi olmaya devam edelim, sözümüz dinlensin diye düşünüyorlar. İlişkinin profesyonelleşmesi gerekmiyor mu artık?

Bunun kendi açımdan doğru olmadığını, hep bağımsız kaldığımı düşünüyorum.

Ama Tayyip Bey’e "dost acı söyler" diyorsunuz. Kendinizi dost olarak konumlandırdığınızda bağımsızlık elden gidiyor. Bir gazeteci bir politikacının dostu olmamalı.

Bu bir yaklaşım tarzı. Ona bir şey demeyeceğim. Yazarlığınızın bir misyonu var. O misyon açısından bazı insanlara daha yakınlık duyabiliyorsunuz. Bunlardan biri de benim açımdan Tayyip Bey'dir. Onun misyonunun sağlıklı yürümesi için sahiplenme doğuyor. Bunu siz sakatlık diye niteliyorsanız ona karışmam.

Mesafe koymuyorsunuz. Bu kadar yakın olunca da herkes birbirinin kapısını vurma hakkı elde ediyor.

Ben kimsenin kapısını vurmuyorum. Onun da bu hakkı olmadığını hatırlatmaya çalışıyorum. Yani genel başkan olunca kardeşlik ilişkisi, başbakan olunca bir başkasının kafasına vurma hakkı edinmiyor. Öyle bir algı varsa bu algıyı ben vermiyorum. Ahmet Taşgetiren'in en önemli özelliği, doğrucu Davut olması, inandığı şeyi yazıyor olmasıdır.

Başbakan’a "kendin ol", diyorsunuz, onun dolduruşa geldiğini, onun halinden acı duyduğunuzu söylüyorsunuz. "Dürüst değilsin, kendine bile yalancısın" anlamı çıkmıyor mu?

Böyle bir şey yok. "Acı duyuyorum" seçerek yazılmış iki kelimedir. Ortada Türkiye'nin çok önemli bir sorunu var. Kürt sorunu, Doğu sorunu, Güneydoğu sorunu vs. Burada Tayyip Bey'in ifa edeceği bir misyonun harcandığı kaygısına düştüm. Bundan sonra sorunun çözümsüzlüğe doğru gittiği kaygısını ifade ediyordu o cümle.

Çok duygusal bir insansınız değil mi?

Belki aşırı duyarlılık var, biraz profesyonelce yazmak lazım belki. Yani yazınıza kendinizi koymayacaksınız. Yazıya duygularımı da katarım. Bir kısım insan spor olsun diye yazıyor olabilir. Ben öyle değilim. Gerçekten her yazımda kendim varım. Heyecan duymadığım bir konuşmayı yapmak da zor gelir bana.

Altınoluk'ta yazmak sufi duyarlılık istiyor. Gazete yazarı muhalif olur. Ama tasavvufta, her şey merkezindedir, eller yahşi, siz yabansınızdır. Belki sadece Yeni Şafak'ta yazsanız daha duygulardan arınmış olacak yazılarınız.

İki mecra arasında bir çelişki görmüyorum. Bazen Altınoluk dünyasından Yeni Şafak dünyasına akışlar oluyor, yanı ülkenin sorunları dünyasına yöneldiğinizde daha belki terbiye edilmiş bir yürekle yönelme imkanı oluyor. Ülke sorunlarıyla Altınoluk arasında bir akış insanın tasavvufta sürekli kendi kozasını örme ve içe kapanma riskini azaltıyor. İnsanlarla hemhalsınız. Dünyayla hemhalsınız. Halk içinde Hak'la olabilme gibi bir şey. Bu da zaten tasavvufi bir çizgidir.

Ahmet Hakan yazılarınızda "Sayın Öcalan" tabirini bile anlamak gerektiğini vurguladığınızı söyledi. Yazdınız mı böyle bir şey?

Öyle bir yazımın çıktığını sanmıyorum. Asla, Kürt kimliğini yok farz etme noktasında değilim. Yani bir vaka bu. Allah böyle yaratmış ve bizim hakkımız yok öyle bir şey yapmaya. Yalnız Kürt meselesini, onun dediği anlamda kullanmadım. Kürt sorunu diye etnik milliyetçilik yapmadım. Başbakan’ın Kürt sorunu tanımlamasından yola çıkarak ben bu meselenin sağlıklı çözüme kavuşmayacağı inancındayım.

Ne denerek yola çıkılması sağlıklı olur?

Yani illa isim koymak gerekmiyor. Yani Kürt sorunu, Güneydoğu sorunu, terör sorunu her birisi insanların bir yerde duruşunu ifade ediyorsa ve bunlarda buluşulamıyorsa ad koymanız gerekmiyor. "Deli dolu bir yazı" başlığıyla bir yazı yazdım. Hayal kuruyorum dedim orada. Diyelim ki Başbakan Genelkurmay Başkanı’nı çağırsın. Gelin şu meseleyi bir konuşalım desin. Sonra gitsinler, Güneydoğudaki mezralarda, köylerde dağlarda, işte kızaklarda doğuran kadınlara ambulans yetiştirmek için çırpınsınlar dedim. Tayyip Beyin böyle toplumsal zemini var, doğuda, güneydoğuda. Oradan yola çıkılarak bir inşa faaliyeti başlatılabilir. Güneydoğu insanının, Kürt’ün kalbini kazanmak lazım.

Başbakan’ın kafasında bunun tam tersi olduğunu nereden çıkartıyorsunuz?

Başbakan’ın yaptığı tanımlama gitgide AB'nin, Amerika'nın hatta DEHAP'ın şablonlarına monte oldu. Halbuki çok farklı düşünen Kürt grupları da var. Ama bugüne kadar baskın hale getirilmiş olan DEHAP çizgisi, Leyla Zana çizgisi olduğu için. AB onu legalize ettiği, temsilci konumuna getirdiği için, söylem olarak onlara monte olmaması lazım. Bazen politikacı kendisi de, kendi imkanını göremeyebilir. Yaptığım şey, senin orada bir imkanın var demek. Mesela o hayal kurduğum yazıdan sonra, o kadar çok Kürt’ten mesaj aldım ki ben. Yani keşke böyle bir çerçeve oluşsa diye.

Mesela diyorsunuz ki, Genelkurmay Başkanı’nı çağırsın, Tayyip Bey. İslam’ın fonksiyonunu anlatsın. Onunla Diyarbakır'da cuma namazı kılsın. Siz Başbakan’dan askere dinî tebliğ yapmasını istiyorsunuz!

Bunu konuşulabilir kılmak lazım. İslam eğer, Kürt-Türk ilişkisinin sağlıklı yürümesinde çok temel bir hatsa siz bunu Lozan'da böyle görmüşseniz onu niye bugün konuşmayasınız? Diyelim ki Genelkurmay Başkanı desin ki MGK'da İslam bu sorunun hallinde bize ne kadar imkan verir. Ne zararı var? Genelkurmay Başkanı ile Başbakan Diyarbakır'da bir camide, cuma namazında bir araya gelsin. Vakit namazı da demiyorum. Hadi bayram namazında olsun. Bir ahenk olsa Türkiye'de. Bir iç insicam olsa, yani sivil ile askerin bazı şeyleri sağlıklı konuşabileceği bir ortam olsa bunlar çok daha kolay çözülebilir.

Mücadele Birliği dönemindeki fikirlerinizden hangilerini bugünlere taşıdığınızı, hangilerini terk ettiğinizi düşünüyorsunuz?

Mücadele Birliği içinde İslamî hassasiyetle bulundum. O toplumun, İslam’ın Türkiye'de ifa edeceği misyonu yerine getirmek için bir toparlanış olduğunu düşündüm. Hasbi insanların bir araya getirdiği iyi bir topluluktu. Grup içi bir çalışmaydı. Bir disiplin söz konusuydu. Şimdi daha özgür bakıyoruz meselelere.

O günlerde komplo teorilerinin penceresinden bakan, olayları siyonizmin, masonluğun bir sonucu olarak gören bir yapınız vardı, değil mi?

Mücadele Birliği’nin bakışı oydu. Ben o yoğunluk içinde değildim. Ama şunu da biliyorum ki dünyada siyonizmin, masonluğun ciddi bir ağırlığı var. Bugünü de etkileyen örgütlenişleri var. Politika üretenler bunu gözden ırak tutamazlar.

Yani fazla bir değişiklik olmadı fikirlerinizde.

Mücadele Birliği yanlış projeydi hiç demedim. Eleştirim, bu tür kadrolanışlarda aşağıdan yukarıya eleştiri düzeninin olmaması. Yanlış yapıldığında kim düzeltecek sorusuna cevap alamadığım için ayrıldım oradan. Eleştiri yapmaya başladığınızda dışlanıyorsunuz.

Çünkü hiyerarşik bir yapı var, bir abi-kardeş ilişkisi var. Herkes bir üstündeki abiye bağlı. Demin konuştuğumuz konunun kaynağı burası işte. Bu zihniyet bugünlere de taşınıyor ve Tayyip Bey'le ilişkilerde sorun yaratıyor olabilir mi?

En azından şu andaki konum o değil. Tabii ki Tayyip Bey’le beraber yürümüşlüğümüz var. Onun oluşturduğu bir hukuk içerisinde üretiyorsunuz söylemlerinizi. Ben bu hükümetin başarılı olmasını istiyorum. Niye söyler bir yazar bunu? Kendi içinizden çıkmış gibi bir his besliyorsunuz. Ama şu anda hiyerarşik bir ilişki yok.

Görünürde değil ama bilinçaltlarında belki de var. Sağ cenahtaki pek çok yazar ve politikacı grup ya da cemaat ruhuyla yoğrulan, bireyselliklerin bastırıldığı, lidere bağlılığın öne çıktığı bir düzen içinde yetiştiler. Demokratikleşmeyi gençliklerinde hazmedemedikleri için bugün benzer sorunlarla karşılaşıyor olamazlar mı?

Ben bu tezin herkes için, her topluluk için kullanılamayacağı düşüncesindeyim. Çok genelleştirmemek lazım.

"Tayyip Erdoğan uzlaşmaya, çok sesliliğe dayalı bir kültüre geçti. Aynı kökten gelen bazı yazarlar, demokrasiyi hazmedemediler. Erdoğan aştı diğerleri aşamadı" şeklinde analizler de yapılıyor.

Tayyip Bey'in neyi ne kadar aştığı, neyi aşmamız, neyi aşmamamız lazım geldiği tartışılabilir. Bazıları sizin İslam konusundaki sabit duruşunuzu benimsemiyor. Yani oralarda bir kayma, bir dönüşüm gerekiyor. Dönüşmediğiniz zaman aynı yerde kalmış oluyorsunuz. Değiştim diyen insanların bile kendi içinde durdukları noktayı sorguladıkları kanaatindeyim. Yani bir İslam’la bağınız var. Bir de açılım alanınız var. Mevlana'nın o pergel metaforu. Bir ayağınızı İslam’da tutmak, ama pergelin diğer ucuyla açılmak. O ayak yerinde duruyor mu, durmuyor mu, dolaşırken acaba o ayak da kendini kaybetti mi? Bunlar İslami duyarlılığı olan insanlarda sorulan sorulardır.

Yeniden yazmak için ne kadar daha bekleyeceksiniz?

Beklemeyeceğim. Belki de bu röportaj çıkmadan önce, onlardan bir şey gelmezse bir veda yazısı için talepte bulunabilirim.

Daha sonra da internet medyasında mı yazarsınız, Anadolu'yu dolaşır konferanslar mı verirsiniz?

İnternet medyası tabii ki düşünülebilir ama, yazılı basın da söz konusu olabilir.

Yine sağ basın mı?

Doğan medya grubu veya o tür medyada yazmayı düşünmüyorum. Ahmet Hakan'ın acıklı halini gördükten sonra...

Neden acıklı olsun ki Ahmet Hakan'ın hali?

Ahmet Hakan imam hatipli olmaktan gelen bir çift kimliklilik sancısı yaşıyordu. Şimdi Hürriyet'te yazdığı için çift kimliklilik daha da derinleşti. Nerede duracağına gerçekten karar veremeyen bir görünüm arz ediyor. Çok dramatik bir durum. Kendini geldiği dünyadan ayrıştırmak için çabalayan, yeni dünyada da kabul edilme sancısı çeken, bu arada bir dil oluşturmaya çalışan, böyle biraz ayakta durmuyor gözüken bir profil var bence.

Eğer size böyle görünüyorsa bir sufiye yaraşır biçimde de ona niye şefkat göstermiyorsunuz?

Şöyle bir şey. İnsanınızı kaybediyorsunuz. Maalesef bir kesim var ki, bizim günahlarımızı seviyor. Erdeminizi sevmiyorlar, güzel duruşunuzu sevmiyorlar.

Ama siz de Ahmet Hakan'ın günahını seviyorsunuz şimdi.

Keşke o noktalara düşmese diyorum. Yani günahını sevme değil o.

Öyleyse Vakit'e mi gideceksiniz?

Vakit'te de yazılabilir. Bu konularda netleşmiş bir düşüncem yok. Bir yıl süreyle herhangi bir yerde yazmamayı, daha çok Anadolu'da sohbetler, konferanslar düşünüyorum.

04.09.2005
NURİYE AKMAN

06 Kasım 2005

BU MAĞRİBLİ ÇOCUKLAR...

Şair-Yazar Hakan Albayrak’ın yıllar evvel yazdığı bir şiir, gerçek oldu.
Fransa’da polisten kaçan iki göçmenin elektrik akımına kapılarak ölmelerinin ardından başlayan isyan, Şair-Yazar Hakan Albayrak’ın bir şiirini hatırlattı.
Şair Albayrak, yıllar evvel yazdığı söz konusu şiirinde, göçmenlere gönderme yaparak Paris’te başlayan bugünkü isyanı tasvir ediyordu adeta.
İşte o şiir:
“Her şey bir rüzgara bakıyor abi
Bakma esrar çekip mayıştıklarına
Bir gün var ya bir gün bu Mağribli çocuklar
Bir gün yakacaklar Paris’i”

GÖÇMEN İSYANI BÜYÜYOR
Öte yandan, dokuzuncu gününü dolduran Paris’teki göçmen isyanının şiddeti her geçen artarak devam ediyor.
Paris'teki Trappes banliyösünde belediyeye ait 24 adet Mercedes marka otobüs ve jandarmaya ait bir aracın yakılması olayları tırmandırdı.
Fransa'da 2 kuzey Afrikalı gencin ölümüyle başlayan olaylar 10 gündür devam ediyor. Bugün Trappes banliyösünde belediyeye ait 24 adet Mercedes marka otobüsün saat 03.00 (TSİ 04.00) sıralarında benzin dökülerek yakılması isyanı tırmandırdı. Ayrıca kent merkezinde bulunan jandarmaya ait aracın da sosyal bir konut içinde yakıldığı bildirildi.
Her gün yeni bir olay beklediklerini söyleyen otobüs terminali görevlisi, "Şok olduk, olayı bize polis haber verdi. Bu araçları halk işe gitmek için kullanıyordu. Yani yapılanlar halka yönelik, devlete değil. Daha doğrusu halkın işe gitmesi engellendi. Biz artık bu olaylara alışık hale geldik, bunlar sürekli yaşanıyor; ama bu sefer 24 araç yakıldı. Bu akşam diğer otobüsleri de yakabilirler. Güvenlik yok" diye konuştu.
Son olayların meydana geldiği Trappes banliyösünde 20-25 gün önce terör örgütü el Kaide'ye yönelik operasyon yapılmış, 18 kişi tutuklanmıştı.
(www.8sutun.com)

02 Kasım 2005

Bayramsa Bayramınız Mübarek Olsun...

Bir ezgi vardı, acıklı sözler içeren...
Nakaratının sonuydu bu: Bayramsa bayramınız mübarek olsun.

Bir Ramazan daha erdi nihayete. Biraz olsun 'göz açabildiğimiz' Ramazan.
Bir dahaki Ramazan'a ulaşabilecek miyiz? Nasıl bir hâlde olacağız seneye şimdi?

Rabbim
Ramazan-ı Şerif'te kazandığımız güzellikleri kaybetmememizi, ömrümüzün her gününü Ramazan şuuruyla yaşamamızı nasip eyle.
Bayramımızı hayırlara, güzelliklere vesile eyle.
Sonsuz kez amin.