24 Ocak 2006

Kadın ve tasavvuf

Türk Kadınları Kültür Derneği ve Ailem Türkiye birlikte “Kadın ve Tasavvuf” konulu bir günlük sempozyum düzenledi. 16 Aralık’ta gerçekleşen toplantıda yerli ve yabancı bilim adamları, mutasavvıflar ve tasavvuf ehli kişilerin güzide topluluğu akılları ferahlattı.

Samiha Ayverdi’nin doğumunun 100. sene-i devriyesi hatırasına düzenlenen toplantı, mistisizmde kadına bakışı inceledi.

“Kadını tanımak, insanı tanımak; insanı tanımak Allah’ı tanımaktır” diye başlayan el kitapçığında insanın İlahi cevher olarak yorumlanışı var. Batı’da “insan insanın kurdudur” diyen ve yalnızlığı öven, onu överken kendi dışındaki insanları “iki ayaklı hayvan” diye niteleyen filozoflarla taban tabana zıt bir insan tasavvuru. Elbette, insana böyle bir bakış ve tasavvurun felsefesini kuran bu büyük âlimler kadından nefret edeceklerdi. Hepsinde Schopenhauer’den Nietzsche’ye, kadın düşmanlığı vahşi, deli incir gibi fışkırır. Kadından nefretleri gemlenemez bir at gibi tepinir durur sayfaların arasında. Oysa bizim kitabımızda “Allah insanı kendi suretinde yarattı.” der. Adem’den de Havva yani kadın zuhur etti. Allah, er ve kadın. Kabulümüz bu. Batı ise ilk günahın adını kadın koyar.

Erkek ve kadının bedene tabi olduğu Batı’ya göre bizde ruh asla vücut haline girmez. Kadın ya da erkek tamamıyla “fenafillah” mertebesine ererlerse, vücutları nihayet bulur. Er kişi olur. Her ne kadar zahir cihetiyle erkek kadına galip görünse de kadın mana cihetiyle erkeğe galiptir. Kadına hürmet manto tutmak ya da kapı açmakla sınırlı gösteriş değildir. Kadına hürmet, ona her zaman için incelikle davranmaktır. Ârif kişinin kadına hürmeti, Allah’a muhabbetidir. Nerede ârifliği arayan dersen, ariflik içimizde isimsiz durur.

Yaratılışta erkeğin bir parçası olan kadın, hakikat itibarıyla erkeğin aynıdır. Bütünün parçaya muhabbeti, diğer eşyaya muhabbetinden fazladır elbette. O nedenle Hz. Mevlana der ki: “Kadınlara muhabbet etmeyen ve mağlup olmayanlar, akılsız cahillerdir. Muhabbet eden ve mağlup olan ise akillerdir (akıllılar). Onun için, hayvan dişisine muhabbet etmez ve mağlup olmaz. Bu insana verilmiş bir haslettir.” Bunu bir konferansta söylediğimde erkek dinleyicilerden biri ‘Bu gerçekten var mı, siz mi uydurdunuz?’ diye sormuştu. Ne kadar dine uzak yakın anlayın artık. Kadına bakışından vazgeçmek ne kadar zor geliyor.

Allah’ın yaratıcılık sıfatına mahzar ettiği kadının fendini, cinselliğini kullanarak para, makam ya da istediğini elde etmesinin konumuzla bir alakası yoktur. Hz. Mevlana, “O Hakk’ın pertevidir, Hâlık’tır güya, mahluk değildir.” der: “Hakk, güya bu ince perdeden görünür.” buyurur.

Allah’ın indinde makbul olan Hz. Meryem için okuduklarımız onun ruh makamına erişmesinin kanıtları. Nefis ruhun ham halidir. Hz. Mevlana, ‘Üzüm korukken nefs, olgunlaşıp üzüm olunca ruh adını alır.’ diyor. Hz. Meryem, Hz. Hatice koruğun üzüm olma halidir.

‘Kadın insanı Allah’a yaklaştırır ve erdirir’ diyen İbn-i Arabi Hazretleri ile ilgili Lübnan’dan gelen Prof. Su’ad El Hakim müthiş bir konuşma yaptı. Onu daha sonra yazacağım, bütünlüğü bozmamak için.

Aşkın kadındaki tezahürü TEK’i sevmeyi, TEK’ten de Allah’a gitmeyi ifade eder. Kadınlar tek bir erkeği sever ve âşık olurken erkeklerin çoklu yerlerde dolaşması İbn-i Arabi’de açıklanır gibi. Tek kadını Hz. Hatice’yi ölünceye kadar ve sonrasında hep seven Peygamberimiz neden Müslüman erkeklerin örneği değil acaba? Tıpkı Batılı zihinler gibi onu çok eşli düşünmek hoşlarına gittiğinden mi? O dönem ve koşulların çokluğunun bugünün anlamıyla ilişkisi olmadığı aşikar. Bugünün gözüyle dünü toparlayıp işine geleni almak hak mı?

Aşk önce kadından zuhur etmiştir. Aşk, Allah’ın sıfatıdır. Hz. Âdem, aşkın zuhurunu Havva’dan gördüğü için ona âşık oldu. Resüllullah Efendimiz de; “Bana sizin dünyanızdan üç şey sevdirildi; kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz.” dedi. Namazla eşdeğer sevgide kadına kusur edenler utansın. Türk Kadınları Kültür Derneği Başkanı Cemalnur Sargut Hanım insanın erlik makamını böyle tarif eyledi.
[Nevval Sevindi, 25.12.2005, Zaman-Turkuaz]

18 Ocak 2006

Hiç Pörsümem Sanan Kadın

Domaniç Dağlarının Yolcusu ve bir muhafazakârlık öyküsü
Şukûfe Nihal, ilk basımı 1946 yılında yapılan Domaniç Dağlarının Yolcusu isimli kitabıyla tekrar gündeme geldi. Fakat, bu sefer ortada bir gariplik vardı. Çünkü, bazı tanıtım metinlerinde ve yorum yazılarda, Şukûfe Nihal’in “muhafazakâr” olduğu söyleniyordu.
Garip ama gerçek: Dini inancı zayıf olan, hatta hiç olmadığı iddia edilen biri, öldükten sonra muhafazakâr olup çıkmıştı. Demek, ölüm insanı dindar yapıyor(!)
İnsanları ve olayları kendi dönemi içinde değerlendirmez isek, hataya düşebiliriz. Nitekim, Şukûfe Nihal’a “muhafazakâr” diyenler bu hataya düşmüşlerdir. Doğrudur, Nihal’e bu günden bakarsak, etek boyunu uzun tuttuğu ve açık yakayı tercih etmediği için ona muhafazakâr diyebiliriz. Fakat yaşadığı dönemden bakarsak, neredeyse bütün kadınların çarşaf giydiği bir dönemde, başını açması, onun muhafazakâr olmadığını göstermesi açısından yeterli bir örnektir.
Sözgelimi, İsmet İnönü’ye 2006 yılından bakarsak, bir iki örnek vererek, onun muhafazakâr olduğuna insanları ikna edebiliriz. Fakat, özellikle 1940 ile 1950 yılları arasındaki icraatlarına o günlerin gözüyle bakarsak, İnönü’nün “dine soğuk olduğunu” söylemek, abartı sayılmaz.
Geçelim.
Yapılan yorumlarda, Şukûfe Nihal’in sık sık yurt gezilerine çıkması hasebiyle, Anadolu insanını iyi tanıdığı, bu insanların ruhundan anladığı belirtiliyor. Bu görüşe katılmak mümkün değil. Sözgelimi, bir gezi için Dumlupınar’a gider ve orada, köylü kadınlarıyla sohbet etmek, onlara bir iki şey sormak ister. Kitabında bunu ayrıntılı bir şekilde anlatan Nihal, köylü kadınlarının kendisine “aval aval baktığını” yazmaktadır. [Sayfa 51] İyi niyetli olmuş olsaydı, “şaşkın şaşkın baktılar” derdi.
Yine, evine misafir olduğu köy ağasının hanımını şöyle tarif ediyor: “Bir aralık, ağanın karanlık bakışlı karısıyla konuştum.” [Sayfa 68]
Kitap boyunca, “Zavallı köylüler, zavallı kadınlar” ifadelerinin çok sık kullanıldığını da hatırlatalım. Burada söz konusu olan şey, bir acımadan çok, bir küçük görmedir.
Köy ve kasaba gezilerinde, sanki müzeyi ziyaret ediyormuş gibi bir tutum sergiler. Yabancıdır. Katılımcı değil, gözlemcidir. Ancak, “ilginç” bulduğu şeye dikkat kesilir.
Anadolu’yu ve Anadolu insanını anlattığı yazıları, şiirleri, samimiyetten uzak, her haliyle yapmacıktır.
Bir kaç gün önce, Ülkü dergisinin Mart 1944 tarihli 59. sayısını buldum. Tesadüfe bakın ki, dergide, Şukûfe Nihal’in Sabah Kuşları isimli şiir kitabını konu edinen bir yazı vardı. İsmail Karan ve Turhan Oğuzkan’ın birlikte kaleme aldıkları eleştiri yazısı, özetle şunu söylüyor: “Kitaptaki birçok parçalar yaşanmamış etkisi yapıyor. Bazı parçalarda, hele Ayşe, Köy Kızlarına ve Uludağ’ın Çobanları’nda belli bir yapmacılık vardır. Söz açılan çobanların, köy kızlarının havasına girilememiştir. Bunlar bir akıntıya uyularak zorla yazılmış duygusunu vermektedir.”
Sözünü ettiğim şey, işte bu. Yine de Domaniç Dağlarının Yolcusu’nu hafife almamalıyız. Çünkü kitapta, belgesel öneme sahip bazı bölümler, bazı şahitlikler bulunmaktadır. Mesela, yaşlı bir kadının şu sözleri, kitabı önemli kılan unsurlar arasındadır: “Hiç sönmem sanırdım. Bulutta düğün var deseler, tırmanıp çıkmak isterdim; meğer insan nasıl da kendinden geçermiş...”
Kitabın konusuna da kısaca değinelim: Şukûfe Nihal, Kurtuluş Savaşı sırasında Domaniç’te yaşanan trajik bir olayı duyar ve bu olayın şahitlerini bulmak için yollara düşer. Kitap, bu arayışın hikayesidir.
Toparlarsak; Domaniç Dağları’nın Yolcusu, edebi olarak başarısız bir kitaptır. Fakat yazarın gayreti, çabası, bu başarısızlığı hafifletmektedir.
(İbrahim Tenekeci, 18.01.06, Milli Gazete)

17 Ocak 2006

Noel Baba Meselesi

İnanamıyorum.
Bir yazımda Yelda Eroğlu'nun "Sokaklarda başı külahlı manyaklar dolaşıyor.
Kendinizi yılbaşı kâbusundan koruyun." ifadelerine yer verip "Şükran Günü hindisi", "Kristmıs Ağacı" ve "Noel Baba"nın Müslüman bir toplumda genel kabul görmeye başlamasını içime sindiremediğimi söyledim ya… Dostlarımıza ait bir internet haber sitesinde Bekir Coşkun'laştığımı yazmışlar. Bekir Coşkun'un Müslümanlara hakaret etmesi gibi, ben de yılbaşını kutlayanlara hakaret etmişim.
Farklı hayat tarzlarına tahammülüm yokmuş. Al Hakan Albayrak'ı, vur Bekir Coşkun'aymış.
Allahumme Sabirîn!
Bu nasıl mantık yahu?
Ben, "Ey Hıristiyanlar! Sizin bu Noel Baba hayranlığınız var ya, tam bir manyaklık!" mı dedim?
Hıristiyanların "Şükran Günü", "Noel" veya "yılbaşı" kutlamalarına bir laf mı ettim?
Bırakın Hıristiyanları, Müslümanların yılbaşı kutlamaları bile o yazının konusu değildi.
"Noel Baba bizim neyimiz olur?" diye sordum ben. Ve merhum Arif Nihat Asya'nın 40 yıl önce yazdığı bir yazıyı naklederek, hiçbir şeyimiz olmadığını, içimizde Batı ajanı olarak bulunduğunu, Türkiye'yi İslam ülkesi olmaktan çıkarma tezgâhında bir güzel kullanıldığını anlatmaya çalıştım.
Bu gibi yazılar, farklı bir hayat tarzına hakaret değil, kendi hayat tarzımızı koruma (daha doğrusu kurtarma) çabası olarak görülmeli değil mi?
Ne yani; bir televizyon programında kelimesi kelimesine "İslam şeytani bir dindir" diyen ve İkiz Kuleler'e saldırının faturasını "İslam inancı"na çıkaran ABD'li protestan fundamentalist vaiz Franklin Graham'ın Türkiye'deki adamlarının misyonerlik faaliyetlerini alçaklık olarak nitelediğimiz zaman da Bekir Coşkun'laşmış mı oluyoruz?
Farklı dinlere saygısızlık etmiş mi oluyoruz?
Hoşgörüsüz ve antidemokratik davranmış mı oluyoruz?
Toplumun mahvedilmesine seyirci kalmamız isteniyor!
Üzerimizden silindir geçerken gıkımızı çıkarmamamız isteniyor!
"Elhamdülillah Müslüman'ız, ama bunun hiç önemi yok" dememiz isteniyor!
Öyle "hoşgörülü" ve "demokrat" olmalıyız ki, düşman (evet evet, DÜŞMAN) bizim Müslüman kimliğimizi alenen tahkir ve tezyif ederken ve üstelik bizi de kendi Müslüman kimliğimizi alenen tahkir ve tezyif eder hale getirmeye çalışırken "Buyrun efendim, devam edin efendim, in Turkey no problem efendim" demeliyiz!
Bunu istiyorlar!
Dostlarımıza ait o internet haber sitesinde bana saldıran kardeşim kızacak ama ben böyle diyecek kadar manyak değilim!
Hamiş:
Plajda göğüsleri açık halde güneşlenen bir kadın ve altında "In Turkey No Problem" (Türkiye'de sorun değil) yazısı...
Böyle bir kartpostal var.
Turistlere itimat telkin eden bir kartpostal...
"Türkiye denince aklınıza Müslümanlık, ar, haya, namus, ahlak filan geliyordur, ama yanılıyorsunuz; Türkiye bunları aştı; Türkiye bir İslam ülkesi olmaktan çıktı; Türkiye'nin mentalite olarak Batı ülkelerinden hiçbir farkı kalmadı" mesajını veren bir kartpostal...
"'Noel Baba' neyimiz olur?" diye sorduğum için bana buğzeden o kardeşimin yazısını okurken, bu kartpostalı hatırladım.
Üzgünüm.
(Hakan Albayrak, 09.01.06, Milli Gazete)

06 Ocak 2006

Yusufali virüsü

Dünkü (31-12-2005) bir gazetede, İnternet Kullanıcıları Derneği 2. Başkanı Hakan Topuzoğlu tarafından yapılan şu sevindiri açıklamayı okudum: 'Yusufali isimli Müslüman bir bilgisayarcı'nın geliştirdiği virüs bilgisayara zarar vermiyor, pornografik bir siteye giren kullanıcıları ayetlerle karşılıyor… Yusufali virüsü hızla yayılıyor. Virüs erotik sitelerde gezenlere izin vermeyip ekrana Kur'an'dan ayetler getiriyor. Seks, erotik, porno gibi kelimeleri tanıyan Yusufali virüsü bu kelimeleri içeren siteyi belirlediğinde (Allah sizin her hareketinizi görür) cümlelerini içeren ayetleri ekranı kaplayacak şekilde görüntülüyor".

Allah Yusufali'den razı olsun!

Bilgisayarın "asrın icadı" olduğunda şüphe yok, ama hayırlı veya hayırsız, faydalı veya zararlı olması kullanma şekline ve amacına bağlı. Bu aleti de kötü (veya kendi çıkarlarına uygun) amaçlarla kullananlar, bütün kontrolleri aşarak dünyaya pislik yayıyorlar. Bu pisliklerin içinde zararlı düşünce ve inançların telkini yanında küçük yaştaki çocukların ruh ve beden sağlığına zararlı olan erotik ve pornografik yayınlar da var. Bir de çocukları şiddete, gerçek dünya ile ilgisi olmayan sanal ve hayali bir dünyaya bağımlı hale getiren oyunlar var. Çocuklar saatlerce bilgisayarın başında kalıyor, radyasyon alıyor ve bu zararlı görüntüleri seyrediyor, oyunları oynuyorlar. Bana e-mail yoluyla gelen sorulardan anladığıma göre bazı muhafazakâr şahıslar bile bu yayınların etkisi altında kalıyor, bu sitelere girip girmemek arasında bocalıyor, cevazına fetva arıyorlar.

Kur'an'a göre insan nefsi "kötülüğe ve günaha meyillidir, insan ve cin nev'inden şeytanların da yardımıyla insanı oraya doğru çeker ve iter"; buna karşı Allah, kullarının çevresine koruyucu melekler koymuş, onlara akıl ve irade vermiş, iyi kullarını irşad ve eğitimle yükümlü kılmış, eğitimle oluşacak vicdan ile ilâhî olan ruhun "iyiye sevkeden" etkisini de devreye sokmuştur. İşte bu iki cazibe (iyiye veya kötüye çeken güçler) arasında gidip gelen kullar böylece dünya hayatına ait imtihanı yaşamakta, cennet veya cehennemin anahtarını, irade ve amelleri ile burada elde edip ahirete gitmektedirler.

Şeytanın askerleri nesilleri bozmak, dünyada ahlaksızlığı egemen kılmak için bütün araçları kullanıyorlar, buna karşı Rahman'ın kulları da, aynı silahlarla savunmak ve dünyada huzur, barış, sevgi, adalet, güzel ahlak ve hürriyeti hakim kılmak için aynı veya daha etkili silahlarla (araçlarla) mücadele etmek durumundadırlar ve bunun da adı cihaddır. Yusufali virüsü işte böyle bir şanlı cihadın çok uygun araçlarından (silahlarından) biridir; icad edeni tebrik, Rahman'ın dostlarını bu çeşit mücadeleye ve araçların icadına teşvik ve davet ediyorum.

Bu gece (siz bu yazıyı okurken dün gece) bizim kültürümüze yabancı, bizim değerlerimize ters nice rezaletler yaşandı ve bunlar "evrensel" diye yutturuluyor. Hayır, evrensellikle hiçbir alakası yoktur, tek medeniyet (Batı) dayatmasının bütün imkanlarını kullanarak dünyaya yaydığı, kökü putperestlik ve Hristiyanlığa dayalı bir Batı kültürü tezahürüdür. Başka hiçbir şey yapmasalar bile muhafazakâr ailelerin televizyon başına toplanarak bu rezillikleri seyretmeleri ayıp ve günah olarak yeter. Bu yıl olmadıysa gelecek yıl çocuklarımızı alıp özellikle o gece bir büyük camiye gidelim, yatsı namazını cemaatle kılalım, birkaç yoksulu ziyaret ve onlara yardım edelim, evimize dönünce erkenden yatalım ve sabah namazına uyanalım.

Küreselleşme, AB'ye katılma vb. derken kendimiz kaybetmeyelim ve bilelim ki, kendini kaybeden her şeyini kaybetmiş olur.
(Hayrettin Karaman, 01.01.06, Yeni Şafak)

01 Ocak 2006

Başörtüsü sıkma baş mı?

Emekli Orgeneral Hurşit Tolon, Ulusal Güvenlik ve Stratejik Araştırmalar Derneği'nin düzenlediği "Ulusal Bir Sorun: Terörizm ve Türkiye" konferansında yaptığı konuşmada, bir gazetecinin, "Hem Müslümanım diyorsun, hem de Hıristiyan bayanların örttüğü gibi sıkma baş takıyorsun ve onun üzerine başka bir şey takıyorsun" şeklindeki sözlerini hatırlatması üzerine, "Türkiye'de başörtüsü sorunu bulunmadığını" ifade ederek, "Bir tane içeriye sıkma baş, bir tane de üstüne öyle koyarsanız, işte öyle bir anlam taşır, dedik. Sözümüz oydu" demiş.

Sayın Tolon'un "Müslümanların kılık kıyafetleri ile Hristiyanlara benzemesi karşısında rahatsız olması" Müslümanca bir tavırdır ve bunu takdir ediyorum. Ancak bu tavrı yalnızca rahibelerin başörtüsüne benzettiği "başörtüsü"ne karşı takınması, bunun dışında, başta yılbaşı ile ilgili kılık, kıyafet, ilgi olmak üzere Hristiyan Batı'ya benzeyen, hatta zorla ve eğitim yoluyla benzetilen nice taraflarımız karşısında bir şey söylememesi tutarsızlıktır.

İslam da Hristiyanlık ve Yahudilik (Mûsevîlik) de asılları itibariyle vahye dayanan dinlerdir; ancak İslam dışındaki vahye dayalı dinler, ilk vahyedildikleri mahiyet ve şekillerini koruyamamış, İslam'ın bir peygamber olarak tanıttığı Hz. Îsa tanrılaştırılmış, birçok din adamına da (azizlere) peygamberlik sıfatı verilmiş, söyledikleri vahiy olarak kabul edilmiştir. Bu üç dinin aslı ve kökü ilâhî olduğu için bazı benzerliklerinin bulunması da tabîîdir. İslam'a göre tabîî ve meşru olmayan, Müslümanların uzak durmaları gereken benzerlikler, İslam'a aykırı olan benzerliklerdir. Biz Müslümanların, nikah yapmadan evli gibi yaşamayı zina saymamız da dindar Hristiyanlarınkine benzer, varsın benzesin!

Müslüman kadınlar başlarını da örtmekle yükümlüdürler. Bu örtmenin şekli asırlar boyu ve bölgelere, şartlara göre hep değişik olmuştur. Bugün kadın ve kızlarımızın bir kısmının biri içeride, diğeri dışarıda iki örtü kullanmaları rahibelere benzemek için değil, başın ön tarafının açılmasını ve saçın görünmesini engellemek içindir; yani İslam'ın gerekli kıldığı örtünme konusunda gösterilen bir titizlikten ibarettir.

Sayın Tolon şunları da söylemiş:

"Annelerimiz, eşlerimizin birkaç tane başörtüsü vardır. Anadolu insanının büyük bir çoğunluğu da başını bağlamaktadır. Başörtüsü sorunu olsaydı, başlarını bağlamıyor olacaklardı. Nitekim, 3 defa askeri yönetim oldu. Bu dönemlerde başörtüsü sorun olsaydı, o takdirde başörtüsü imalatı, satışı, kullanımı yasaklanırdı. Demek ki ortada bir başörtüsü sorunu yok, sıkma baş sorunu var. 30 yıl önce bir siyasi partinin, siyasi simge olarak ortaya dikte ettiği bir konu."

Bu ibretlik sözlerin içi açıldığında görülüyor ki, bu emekli askere göre bugün başını örterek okumak ve çalışmak isteyenler inançları gereği değil, siyasi aidiyetlerini belli etmek için örtünüyorlar veya otuz yıl önce bu sebeple örtünmüşler, şimdi de alıştıkları için (!) buna devam ediyorlar. Doktora da yaptığını bir yerde okuduğum Tolon böyle bir iddiayı neye dayanarak ortaya atıyor? Başörtüsü konusunda yazılmış yüzlerce kitap, yapılmış onlarca araştırma var; bunlara bakmak gerekmez mi? Aynı şekilde başörtüsünü Avrupa, ABD ve İslam dünyasında yaşayan yüzbinlerce Müslüman kadın da kullanıyor, onlar da mı Erbakancı, Refah ve Fazilet Partili? Bu kadar sathî, temelsiz ve dayanaksız konuşulur mu? Evet bursaı Türkiye, konuşulur ve konuşuluyor.

Sayın Tolon, "üç defa askeri yönetim oldu" diyerek sanki meşru bir oluştan, tabîî bir yönetimden söz ediyor; halbuki bunların üçü de Anayasa suçudur, demokrasinin katlidir, insan hak ve özgürlüklerinin çiğnenmesidir ve mutlaka hesabı sorulmalıdır. Bu antidemokratik müdahaleler birçok şeyi kırıp dökerken "inanç gereği örtülen başları açmak" için de çaba göstermişlerdir. Başörtüsü düşmanı zihniyet fırsat bulsa, sokağa çıkan bütün kadınların başlarını açacaktır, ama millet kimseye bu fırsatı verecek değildir.

Kırk kere söylendi bir daha tekrar etmekte sakınca yok: Evet, Türkiye'de başörtüsü meselesi (sorunu, problemi) var, bunun tek sebebi yasakçı zihniyettir, yasakçıların bir kısmı halkı aldatmak için sözü eğip büküyorlar, "Başörtüsüne değil, türbana, sıkmabaşa karşıyız" diyorlar, onlara hep şu söylendi: "Başlarını örtenlerin davası/talebi yalnızca Allah'ın emrini yerine getirmektir, belli bir şekle tapan yoktur, siz birkaç şekil teklif edin, okuyan ve çalışanlar onları kullansınlar, hadi var mısınız!"
[Prof.Dr. Hayreddin Karaman, 30.12.05, Y.Şafak]