18 Ocak 2006

Hiç Pörsümem Sanan Kadın

Domaniç Dağlarının Yolcusu ve bir muhafazakârlık öyküsü
Şukûfe Nihal, ilk basımı 1946 yılında yapılan Domaniç Dağlarının Yolcusu isimli kitabıyla tekrar gündeme geldi. Fakat, bu sefer ortada bir gariplik vardı. Çünkü, bazı tanıtım metinlerinde ve yorum yazılarda, Şukûfe Nihal’in “muhafazakâr” olduğu söyleniyordu.
Garip ama gerçek: Dini inancı zayıf olan, hatta hiç olmadığı iddia edilen biri, öldükten sonra muhafazakâr olup çıkmıştı. Demek, ölüm insanı dindar yapıyor(!)
İnsanları ve olayları kendi dönemi içinde değerlendirmez isek, hataya düşebiliriz. Nitekim, Şukûfe Nihal’a “muhafazakâr” diyenler bu hataya düşmüşlerdir. Doğrudur, Nihal’e bu günden bakarsak, etek boyunu uzun tuttuğu ve açık yakayı tercih etmediği için ona muhafazakâr diyebiliriz. Fakat yaşadığı dönemden bakarsak, neredeyse bütün kadınların çarşaf giydiği bir dönemde, başını açması, onun muhafazakâr olmadığını göstermesi açısından yeterli bir örnektir.
Sözgelimi, İsmet İnönü’ye 2006 yılından bakarsak, bir iki örnek vererek, onun muhafazakâr olduğuna insanları ikna edebiliriz. Fakat, özellikle 1940 ile 1950 yılları arasındaki icraatlarına o günlerin gözüyle bakarsak, İnönü’nün “dine soğuk olduğunu” söylemek, abartı sayılmaz.
Geçelim.
Yapılan yorumlarda, Şukûfe Nihal’in sık sık yurt gezilerine çıkması hasebiyle, Anadolu insanını iyi tanıdığı, bu insanların ruhundan anladığı belirtiliyor. Bu görüşe katılmak mümkün değil. Sözgelimi, bir gezi için Dumlupınar’a gider ve orada, köylü kadınlarıyla sohbet etmek, onlara bir iki şey sormak ister. Kitabında bunu ayrıntılı bir şekilde anlatan Nihal, köylü kadınlarının kendisine “aval aval baktığını” yazmaktadır. [Sayfa 51] İyi niyetli olmuş olsaydı, “şaşkın şaşkın baktılar” derdi.
Yine, evine misafir olduğu köy ağasının hanımını şöyle tarif ediyor: “Bir aralık, ağanın karanlık bakışlı karısıyla konuştum.” [Sayfa 68]
Kitap boyunca, “Zavallı köylüler, zavallı kadınlar” ifadelerinin çok sık kullanıldığını da hatırlatalım. Burada söz konusu olan şey, bir acımadan çok, bir küçük görmedir.
Köy ve kasaba gezilerinde, sanki müzeyi ziyaret ediyormuş gibi bir tutum sergiler. Yabancıdır. Katılımcı değil, gözlemcidir. Ancak, “ilginç” bulduğu şeye dikkat kesilir.
Anadolu’yu ve Anadolu insanını anlattığı yazıları, şiirleri, samimiyetten uzak, her haliyle yapmacıktır.
Bir kaç gün önce, Ülkü dergisinin Mart 1944 tarihli 59. sayısını buldum. Tesadüfe bakın ki, dergide, Şukûfe Nihal’in Sabah Kuşları isimli şiir kitabını konu edinen bir yazı vardı. İsmail Karan ve Turhan Oğuzkan’ın birlikte kaleme aldıkları eleştiri yazısı, özetle şunu söylüyor: “Kitaptaki birçok parçalar yaşanmamış etkisi yapıyor. Bazı parçalarda, hele Ayşe, Köy Kızlarına ve Uludağ’ın Çobanları’nda belli bir yapmacılık vardır. Söz açılan çobanların, köy kızlarının havasına girilememiştir. Bunlar bir akıntıya uyularak zorla yazılmış duygusunu vermektedir.”
Sözünü ettiğim şey, işte bu. Yine de Domaniç Dağlarının Yolcusu’nu hafife almamalıyız. Çünkü kitapta, belgesel öneme sahip bazı bölümler, bazı şahitlikler bulunmaktadır. Mesela, yaşlı bir kadının şu sözleri, kitabı önemli kılan unsurlar arasındadır: “Hiç sönmem sanırdım. Bulutta düğün var deseler, tırmanıp çıkmak isterdim; meğer insan nasıl da kendinden geçermiş...”
Kitabın konusuna da kısaca değinelim: Şukûfe Nihal, Kurtuluş Savaşı sırasında Domaniç’te yaşanan trajik bir olayı duyar ve bu olayın şahitlerini bulmak için yollara düşer. Kitap, bu arayışın hikayesidir.
Toparlarsak; Domaniç Dağları’nın Yolcusu, edebi olarak başarısız bir kitaptır. Fakat yazarın gayreti, çabası, bu başarısızlığı hafifletmektedir.
(İbrahim Tenekeci, 18.01.06, Milli Gazete)

Hiç yorum yok: