30 Ağustos 2005

Diyanet'in ABD Güvenlik Konseyi ile ne işi olabilir?

Yeni Şafak gazetesinin dünkü birinci sayfasında yer alan "Diyanet: BOP'ta yokuz" haberiyle ilgili bazı ayrıntılara değinmek istiyorum bugün. Sadece işgalleri, terörü, adaletsizlikleri değil, ABD'nin İslam coğrafyasında titizlikle uyguladığı kapsamlı projeleri dikkatle izleyen ve bunları yansıtan biriyim. Bu haber bana, Diyanet ile BOP arasındaki ilişkiyi ortaya koyan bir haberi hatırlattı. BOP kapsamında Türkiye'ye yönelik İslam, demokratikleşme, reform çalışmalarını izlediğim gibi, Endonezya gibi başka ülkelerde de aynı programların yürütüldüğünü biliyorum, izliyorum.

Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Mehmet Görmez'in, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Matt Bryza ile görüşmesine yönelik spekülasyonlara verdiği cevapta, Diyanet'in devletlerin uluslararası projelerine din adına destek vermediğini vurgulayarak, "Diyanet ABD'ye çalışmıyor" dedi. Görmez'e göre görüşmede sadece imamların nasıl yetiştirildiği konuşulmuş.

Hemen belirtelim; din adamlarının yetiştirilmesi ve eğitim müfredatı ABD'nin "yeni din inşası" olarak tanımlanan çalışmalarının en temel unsurlarından. Görüşmede neler konuşulduğunu elbette bilmiyorum ama imamların eğitiminin aslında Büyük Ortadoğu Projesi'yle bağlantılı olduğunu biliyorum. Bu, bütün Müslüman ülkelerde böyle. Çünkü BOP, sadece siyasi ve askeri bir proje değil, dini, kültürel ve sosyal alanda derin dönüşümleri zorlayan bir proje.

26 Şubat 2004 tarihinde Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu'nun ABD'de yaptığı görüşmeler, sivil toplum örgütlerinin yanı sıra Diyanet İşleri'nin de aslında projenin hiç de dışında olmadığını ortaya koyuyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı ve ABD Ulusal Güvenlik Konseyi (NSC) yetkilileriyle bir araya gelen Bardakoğlu'nun gerek temas ettiği kurumların niteliği gerekse görüştüğü konuların özellikleri hiç de din hizmetleriyle sınırlı değildi.

Mesela, kimse bir Diyanet İşleri Başkanı'nın ABD Ulusal Güvenlik Konseyi ile hangi gerekçeyle, hangi yetkiyle ve hangi amaçla görüştüğünü sormadı. Bu Konsey'in özelliğini bilmeyen yok. O zaman Konsey'in Türkiye Diyanet İşleri Bakanlığı ile ne amaçla temaslarda bulunduğu da ayrı bir soru. Konsey'in İslam'la, Diyanet'in de güvenlikle ne işi var? Bu ülkede ABD Ulusal Güvenlik Konseyi ile görüşecek başka bir kurum yok mu? Bardakoğlu, NSC'nin "Ilımlı İslam" ve bu projenin bütün Ortadoğu'da uygulanması için kendilerinden proje istediğini söyledi.

Böyle bir proje verildi mi bilmiyoruz. Ancak bu alanda yakın çalışma içinde olunduğunu tahmin ediyoruz. Son üç yıl içinde Türkiye'de üniversitelerden medyaya ve sivil toplum örgütlerine kadar geniş bir yelpaze İslam'ın ABD küresel denetiminin önünü açacak şekilde yumuşatılması, bölgesel direnç merkezlerini tasfiye edecek şekilde denetlenebilir hale getirilmesi için oldukça kapsamlı bir işbirliği yürütüyor.

Bütün bunlar güya, terör-İslam yakıştırmasının önünü almak amacıyla yapılıyor. Ama çalışmaların niteliği hiç de böyle değil. Müslüman çevre ve kuruluşların peşine takıldığı projenin, İslam'ın belirleyici rolünü yok etme, ABD hegemonyasının, yeni sömürge dalgasının önünü açma çalışması olduğunu bilmeyen kalmadı. "Sivil toplum örgütü" ve "küreselleşme" dışındaki bütün kavramları hafızalarından silen muhafazakar çevrelerin ve kişilerin, Osmanlı'nın son dönemindeki İngiliz himayesini talep etmelerine benzer şekilde bugün ABD'ye yanaşmaları ne kadar da hazin bir durum.

Mısır'dan Endonezya'ya kadar Müslüman ülkelerde demokrasi ve özgürlük kavramları arasına sıkıştırılmış yakıcı tartışmalar, sorgulamalar yaşanıyor, projeler uygulanıyor. Liberal İslam, Ilımlı İslam ve başka ifadeler altında bambaşka bir gündem uygulanıyor.

Endonezya'daki en yüksek dini otorite olan Endonezya Ulema Konseyi (MUI), Haziran ayında 'Liberal İslam'ı hedef alan tam 11 fetva yayınladı. Dünyanın en kalabalık nüfusunu barındıran ülkede, "Müslümanların Batı'nın kurduğu sivil toplum örgütleri üzerinden kontrol altına alınmaya çalışıldığı" ifade edilen kararlarda, Hristiyan evangelist mezheplerin Endonezya'da oynadığı oyunlara savaş açılıyor.

Yabancıların finanse ettiği STK'ları öncelikli hedef ilan eden Konsey, Müslümanlara yönelik tehdidin sadece radikal Hristiyanlardan değil, Batı destekli STK'lardan geldiğini, bu örgütlerin İslam'ı kendi amaçları için kullandıklarını belirterek, demokrasinin yaygınlaştırılması amacıyla yabancıların finansmanıyla kurulan "Liberal İslami Ağ" gibi bir çok STK suçlu ilan ediliyor.

Yemen'de aynı tartışmalar, Pakistan'da ve Bangladeş'te aynı tartışmalar, Malezya'da, Mısır'da, Orta Afrika ülkelerinde aynı tartışmalar. Türkiye, BOP kapsamında İslam'ın liberalleştirilmesi ve Müslümanların dönüştürülmesi için belirgin bir rol üsleniyor. Çünkü Türkiye, bu projeye modellik yapmak istiyor.

Peki sonuç ne olacak? Batı müdahalesinin önünü açacak belki ama bu müdahaleye karşı gelişecek direnci kıramayacak. Tam tersi, giderek bu direncin herkesin hesaplarını bozduğunu daha belirgin biçimde göreceğiz. İslam kendi içinde çatışacak tezi işte bu yolla gerçekleştirilmeye çalışılıyor.

Diyanet ve STK'ların BOP'un dışında olup olmadığını değil, neresinde ne kadar olduğu tartışılmalı.
(İbrahim Karagül - 30 Ağustos 2005)

29 Ağustos 2005

JOHN MAYNARD KEYNES’TEN NEFRETİMİN YİRMİ SEBEBİ


My feelings about Das Kapital are the same as my feeling about
Koran.
(…)
How could either of these books carry fire and sword round half the world?

John Maynard Keynes

By a coincidence he was born in 1883, in the very year that Karl Marx died. But
the two economists, who thus touched each other in time, although each was to
exert the profoundest influence on the philosophy of the capitalist system,
could hardly have differed from each other more. Marx was bitter, at bay, heavy
and disappointed; as we know, he was the draftsman of Capitalism Doomed. Keynes
loved life and sailed through it buoyant, at ease, and consummately successful,
to become architect of Capitalism Viable.

Robert L. Heilbroner



… he shows you how far a man can go who has absolutely no intelligence whatever.

Ludwig Wittgenstein




La réalité économique est une réalité psychique ou plus exactement une réalité
de comportement.

Robert Marjolin



Policy can be ‘non-Keynesian’ without being ‘monetarist’; and it can be
‘Keynesian’ without being inflationist.

Robert Skidelsky

………………………………………….

il y a des millions de sourds les dents serrées

il y a le sang qui commence a peine à couler

il y a la haine et c’est assez pour espérer.

Pierre Emmanuel



Hate is not the opposite of love; apathy is.

Rollo May


5.

Seni dünya gözüyle bir daha görmek! Bunu da nereden çıkardın?

İçimde boşuna arama bulamazsın böyle bir isteğin kırıntısını

Bilmez idiysen öğren duymadıysa iyi açılsın kulağın

Dünyadaki gözüme çarpmadın sen şimdiye dek

Baktın. Nasıl bakmayı optik okumakla öğrenmedinse

Yaşadın. Hiçbir zaman vesikaya bindirmedin yaşamayı

Kurduğun vaki değil polislerle bir ahbap çavuş ilişkisi

Dudaklarında bir gülümseme yaklaşmadın banka personeline

Kaç litre süt sağdıysan

Sattığının hepsi o kadardı

En beğendikleri pilavda kullanıldı

Senin ayıkladığın pirinç

Alış verişe çıktığın günler

Haddini bildi çarşılar

Esnafı kendine getiren senin suallerindi

Sen arşınlıyorken bambaşkaydı kaldırım

Üstünkörü geçmedi seninle geçirdiğimiz hiçbir saat

Lopsa loptu tartaklanan okşanan rafadansa rafadandı.



Dünyaya ibretle dikeceksin gözü ki ruh doğranıp eksilmesin

Biri sıkıysa çıksın da seyrettiğimi söylesin aval aval olan biteni

Meselâ sen beraberliğimiz boyunca kaval dinlediğime tanıklık edebilir misin

Ah sen yanımda yokken bak bakalım tuz yalamışa benziyor mu dilim

Yüz veririm sanılmasın keşiş yalnızlığının tafralarına

Yoktur seyislerin bilgiç edalarında hevesim

Ne yazıklanma duyuldu benden fokstrot günlerine yetişemediğime

Ne de bir an olsun vaktimi mamboya itirazla geçirdim

Spekülasyon henüz arsa üzerindendi

Akideydi inanca müteallik bir şeydi şeker

Havraydı

Sinagog denilmezdi

Etiyopya oldu çıktı Habeşistan olarak bildiğimiz yer

Hayır seni asla bunların hepsi telefat dünya gözüyle

Bir kez bile görmek istemiyorum acıdım ömrümce

Neler vermezdim seni görmek için gibisinden cümle kuranların haline

Uğruna dağları delmem ummana dalmam atmam ateşe naçiz bedenimi

Kovalamam peşini davet etse bile eteklerin

Hepsi yerin dibine geçsin daüssıla, malihulya, nostalgia

Sen nasıl olsa tıpkı hep olduğu gibi defalarca

Görüneceksin ahret gözüme

Ahret gözüm ağır gözüm bilerek geçirmeyen hazzı kantardan

Azabı bilerek tartmayan yeğni gözüm ahret gözüm miskalle

Zarfıma makineyle 1944 üncü dünya garnizonu İS yazılmış

(İsmet değil İsa da değil İsa’dan sonra)

Zırt pırt ikaz edilmişim ayak uydurmam konusunda

Koca tugay uygun adım atan cilveperest mangaların

Gündem tayini için inhisarına bırakıldıysa

Bileğimi fırsat buldukça tükürükleyip

Şaklatmam mı kimin ağzında düdük varsa

Uyluk kemiğimi bu sebepten kırdılar

Ben de diz çökmedim bahane bu ya



Seni dünya gözüyle bir kez daha görmek isteyen

Biri varsa buna şiir şahittir ben değilim.

[İSMET ÖZEL]

[ http://www.ismetozel.org/site/modules.php?name=News&file=article&sid=310 adresinden alıntı...]

YILMADAN YAP!

Yılmadan yap.
Fırsatı kaçıracağın için değil, önünde yılgınlık göstereceğin
her kimsenin bir zorba veya bir zorba adayı olması yüzünden.
Yılma ki sıcaktan kavrulana gölgen,
suda boğulana elin erişsin.
Önce yap, sonra açıklarsın.
Bilgece yap.
Yani koruyarak, yani için titreyerek,
yani yıkılmasın diye.

Tutkuyla yap.
Sana verilen yaşama gücünü kullan.
Yılmadan, bilgece ve tutkuyla.
(İsmet Özel - Tahrir Vazifeleri)

2004-2005 BAİHL mezunları, bazı görüşlerim ve BİHMED...

Öncelikle genel sonuç:
Toplamda 54 öğrenci arkadaşımız ÖSS'ye başvurmuş 2004-2005'te BAİHL'den mezun olanlardan.
Bu arkadaşlara ve diğer mezunlara İslâm dolu bir hayat dilemek istiyorum. Çünkü bilindiği üzere bu, iyi dileklerin en üst mertebesi.

54 arkadaşın 42'si Eskişehir Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi'ndeki (AÖF) bölümlere yerleştirilmişler. Ağırlıklı olarak İlahiyat Önlisans ve ardından da İşletme tercih edilmiş. Bunun yanı sıra Sosyal Bilimler, Çalışma Ekonomisi, Dış Ticaret, Halkla İlişkiler, Ev İdaresi, Kamu Yönetimi, Maliye de, arkadaşlarımızca AÖF'de tercih edilen bölümler arasında.

Geriye kalan öğrenci arkadaşımızdan 2'si KKTC'deki üniversitelere kaydolmaya hak kazanırken, 4'ü Erzurum, Konya, Ankara ve İstanbul'daki İlâhiyat Fakültelerine, 2'si Uludağ Üniversitesi İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği'ne yerleştirilmişler. 1 arkadaşımız İstanbul Üniversitesi'nde İletişim Sanatları ve Reklamcılık okumaya hak kazanırken, 2 öğrenci arkadaşımızdan biri İnşaat diğeri de Halkla İlişkiler meslek yüksek okuluna yerleştirilmişler. Bir arkadaşımız da uzaktan eğitim yöntemiyle öğrenim görülen bir okula yerleştirilmiş...

Hayırlı olsun diyelim. (Ben daha önce, sitedeki çeşitli haberlerde ve başka yerlerde bu konuda çok şey demiştim. Artık bu kadarını söylemeyi yeterli buluyorum.)
Özellikle İlahiyat Fakültelerine yerleştirilen arkadaşlar ve İDÖB'e yerleşenler, umuyoruz ki oturacakları sıraların ve görecekleri öğrenimin "daha bir" hakkını verirler.

Ben 2004-2005 mezunu arkadaşların büyük çoğunluğunun (zorunlu) tercihi olan Açık Öğretim Fakültesi hakkında bilgi ve tecrübelerimi paylaşmak istiyorum:
Bir defa, AÖF'den mezun olmayı başaranlara verilen diplomada "Açıköğretim Mezunu" İbaresi yer almıyor. Anadolu Üniversitesi'nin örgün eğitim tarzında eğitim vermesi de söz konusu ve örgün bölümünü kazanıp oradan mezun olanlarla aynı diplomanın açıköğretim mezunu öğrencilere de verildiği belirtiliyor.
"Mezun olmayı başaranlar" dedim, çünkü kaydolup da vazgeçen çok öğrenci oluyor. Açıköğtetim'de okumak gerçekten güç bir hadise, çünkü örgün eğitim veren bir okulda değilsiniz ve dolayısıyla ders görmüyorsunuz. Fakat sınavlarda derslerden doğal olarak sorumlu oluyorsunuz. Bu, "derslere ciddi manada çalışmak gerek" anlamı taşıyor. Açıköğretim olduğu ve okula gidilmediği için, bir yerde çalışma durumu da söz konusu olur ise bu defa işler sarpa sarıyor, ders kitaplarına çalışmak ve bir yandan da bir işte çalışmak -hele de alışana dek- çok ağır gelebiliyor.
AÖF, tıpkı ÖSS gibi bir "sektör" halini almış durumda. Hemen hemen bütün derslerin "yardımcı kitap" denen özet bilgiler içeren kitapları, yan kuruluşlarca piyasaya sürülüyor. Açıköğretim kurslarında da bir dersten yardım almak/öğrenim görmek, bazen bir yıllık AÖF harcına denk gelen meblağda ücret ödemekle mümkün olabiliyor...

Örneğin İşletme bölümünde okuyorsunuz. Eğer derslere okulca verilen kitaplardan çalışırsanız (ki bu yöntem zor görülüp çok az tercih ediliyor), o zaman gerçekten İşletme hakkında bilgi sahibi bir birey olabiliyorsunuz. Çok güzel dersler var; Ticaret Hukuku, İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku, Vergi Sistemi, Çeşitli düzeylerde muhasebe bilgileri vs. vs. Borsa nedir, para olgusu, enflasyon, piyasalar ve binbir türlü ekonomik-iktisadi konular hakkında yabana atılamayacak kadar bilgi edinmek mümkün oluyor.
Hem sosyal-ticari ve cari hayatta olan hemen herşey hakkında az-çok bilgi edinmiş ve hem de sınavlarda başarı gösterebilmiş oluyorsunuz. Bu, çok zevkli bir hadise oluyor.
Lâkin düzenli bir şekilde çalışılmadığında, tam bir yük oluyor AÖF.
İHL mezunları -genelde- Matematik'le iyi anlaşabilmenin kendilerine öğretilmediği insanlar olduğundan açıköğretimde İktisat, İşletme gibi bölümlerdeki Matematik'ten sıkılıyorlar. Pek çok arkadaşın bu yüzden okulu bıraktığını biliyorum... Ama "Matematik'le sorunum yok, sadece iyi ders verebilecek bir hocaya ihtiyacım var" diyenlerin işi kolay oluyor, bir kursa giderek ders almak kâfi gelebiliyor geçmek için..

Hâsıl-ı kelâm, AÖF öğrencisiyim diye üzülmemeli, iyi değerlendirmeliyiz. Kendimizi geliştirmeyi başarırsak, aranan insan olabileceğiz demektir. Bu da bizim için okulun iyi bir meyve vermesine yetecektir.


Şimdilik AÖF hakkında söyleyeceklerim bunlar.

Biraz da BİHMED'e değinmek istiyorum.
BİHMED, bastırdığı bir afişle öğrencileri İHL'ye davet ediyor. Bursa'daki İHL'lerin teknik anlamda kusursuz okullar olduklarına vurgu yapılıyor...
Ben bir evlâdın İslâm'ı bilmesinin, onun iyi bir insan olabilmesinin birinci sorumlusunun anne-baba olduğunu düşünüyorum.
Pek çok anne baba, evladını İHL'ye verdiğinde herşeyin hallolacağını sanıyor. Sonuç itibariyle herşeyin hallolması bir yana bazen herşey berbat da olabiliyor.
7 Sene İHL'de okumuş ama Kur'an okumayı bilmeyen, namaz kılmayan öğrencilerimizi nereye koyacağız? Bunların suçlusu/sorumlusu kim?
Anne-babalara, çocuklarını İHL'ye verdikten sonra onlarla daha fazla ilgilenmeleri gerektiği, kayıt esnasında söylenmeli.
Pek çok ailenin evladı İHL'de okumasına/mezun olmasına rağmen, İslâm'a zıt bir yaşam içre. Tamam, herkes İslâm'ı benimsemek zorunda değil elbette, Allah serbest bırakmış. Ama hiç mi kötü koşulların etkisi yok?
Söylemek istediğim şu:
İHL'lere öğrenci yığmaktan ziyade mevcut öğrenciler ihya edilmeli bana göre.
Öğrenciler sistemli bir şekilde derslere motive edilmeli, tatminkâr ödüller eşliğinde ödüllendirilmeli. Çalışılmalı-çabalanmalı.
Artık klasik yöntemlerle çok büyük başarıların elde edilemeyeceği idrak edilip o doğrultuda çalışmalara yapılmalı.
Mezunumuz az olsun ama öz olsun. Aranan insanlar olsunlar, kaliteli insanlar olsunlar. Kültür düzeyi yüksek, hayatla barışık ve başarılı insanlar olsunlar. Güzel hasletlerin sadece okulu tanıtan kâğıtlarda, afişlerde yer aldığı okullar olmasın İmam Hatip'ler..
BİHMED, enerjisini senede bir-iki pilav günü/iftar vs. düzenlemekle yitirmemeli. Çünkü böyle olunca, karşımızda çok soğuk ve işlevsiz bir kuruluş oluyor.
Okullarımızın mevcut imkânlarını daha iyiye taşıma yönünde, öğrencilerin "daha bir öğrenci olabilmeleri" yönünde tüm imkânlar seferber edilmeli.
Bir "burs sistemi" kurularak işe neden başlanmasın?
Bir "aktif başarı ödüllemesi" sistemi neden kurulmasın?
Neden ayda bir, iki ayda bir bütün ihl'lerin katıldığı küçük organizasyonlar düzenlenemesin?
Neden çalışılmasın, çabalanmasın?
Daha aktif, daha işlevsel, daha güzel konumda bir BİHMED olsun istiyorum. BİHMED, gerçek manada Bursa İmam Hatip Mezunları ve Mensupları Derneği olsun istiyorum. Yoksa sadece oturulup sigara içilen, maç, film, haber; TV izlenen, argo ifadeyle "lak lak edilen" lokaller zaten var. Bunlara ihtiyaç yok! İhtiyacın neye olduğu bellidir, o yönde çalışmalar yapılmalıdır.
Şimdilik bunları söylemekle yetinmek istiyorum.
Sağlıcakla kalınız.
[Abdurrahman Y. 29.08.05]

27 Ağustos 2005

Meraklısına notlar: Ahmet nasıl değişti?

‘AHMET Hakan’ın özel hayatı’ ya da ‘Ahmet nasıl değişti?’ başlıklı yazılar döşenmeye meraklı meslektaşlarımın, ellerindeki sınırlı malzemeyle nasıl da harikalar yarattıklarını gözlemlemekten mutluluk duymaktayım.

Şöyle düşündüm:

‘Ulan kısıtlı malzemeyle bunları yazabilenler, malzeme bollaşınca kim bilir neler döktürürler?’

İşte ‘malzeme verme kararı’ bu düşünceden çıktı...

Hadi bakalım, buyurun malzeme...

Yapın yorumlarınızı da kafamızı bulalım:

* * *

12 yaşımda: Kaçak olmayan bir Kuran kursunun çocuk oyunlarına hayli mesafeli idarecileri elinde kaldım. Ama bunu yaşımdan beklenmeyecek bir olgunlukla karşılamayı bildim ve mesele yapmadım. Sadece Latin harflerine ve roman okumaya aşırı özlem duyunca oradan tüydüm.

15 yaşımda: Milli Türk Talebe Birliği ile Akıncılar arasında gidip geldim. Okumak için MTTB’ye, delikanlılık yapmak için Akıncılar’a gittim. Bize ‘Yeşil Komünist’ dendiğini öğrendiğim andan itibaren de komünistlere gizli ve özel bir sempati besledim. Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin ne kadar salakça bir yapılanma olduğunu daha o zaman kavradım. (Bu nedenle kendimle hep gurur duymuşumdur.)

16 yaşımda: Yan komşumuz öğretmen Mehmet Bey’in evinde, bizim evdeki İslami kitaplara pek benzemeyen kitaplarla karşılaştım... Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza’sını orada tanıdım. ‘Suç ve Ceza’yı hatmettikten sonra bir hafta kendime gelemedim. Ve o günden sonra ‘Oğlum Osman’, ‘Kızım Ayşe’ türünden kitaplara bir daha asla meyletmedim.

17 yaşımda: Evdeki radyodan Türkçe ‘İran’ın Sesi’ kanalına kulak verdim. Epey cızırtılı da olsa ‘Devrim Marşları’nı dinledim. 17 yaşında bir yeniyetmenin Ayetullah Şeriatmedari ile Ayetullah Humeyni arasındaki görüş ayrılığı konusunda en az 45 dakika aralıksız konuşabileceğini kanıtlayarak herkesi şaşırtmayı başardım.

18 yaşımda: 12 Eylül sonrasının apolitik rüzgarlarının etkisinden kurtulmak için kendimi edebiyata vurdum. Bütün harçlığımı edebiyat dergilerine yatırdım. Yazdığım bir hikayenin o dergilerin birinde yayınlanması hayattaki en büyük dileğim oldu.

19 yaşımda: Cebimde her daim ‘Cumhuriyet’ taşıdığım günler... ‘Bu taraftayız ama o tarafı da yakından izleriz’ havası basma dönemi... Sinema eleştirmeni mi olsam yoksa şöyle okkalı bir roman mı yazsam kararsızlığı... Aykırılıktan pek hoşlanmayan cemaat üyelerinin laf geçirmeleriyle ilk tanışma... Küçümsemeler, dudak bükmeler, ‘Boş işlerle uğraşıyorsun azizim’ türünden yaklaşımlar falan filan...

21 yaşımda: O gruptan bu gruba, o cemaatten bu cemaate geçme dönemi... Bir hafta ‘Gruplarüstü entelektüel’, 15 gün ‘Diriliş ekolü’ üyesi, 2 ay ‘Tasavvuf ve geleneğe dönüş hareketi’ mensubiyeti, 9 hafta ‘Radikal’ takılma... Yani savruluş günleri...

24 yaşımda: ‘İslam’da aşk da vardır, özel hayat da’ tezine yaslanarak modern hayatı meşrulaştırma çabalarına giriştim. Kendime bir alan açmaya çalışıyordum. ‘Dava’ diyenlere ‘Özelime dokunma’ diye haykırabilme cesareti gösterdim. Biraz nihilist, biraz da aykırı kaçma sevdasına kendimi kaptırdım. Kafka’nın kanıma girdiği günler...

25 yaşımda: Birden aşırı politikleştim. Bir mühendis gibi İslami sistemin tüm dertleri bitireceğine inandım. Politik hayatımdaki ödünsüz tutumu sürdürürken bir yandan da bahara, şarkılara, şiirlere, sokaklara duyduğum heves devam etti. O zamanlar bunu bir çelişki gibi görür ve biraz utanırdım.

28 yaşımda: Özel hayatıma yapılan bıktırıcı müdahalelerle savaşmaya karar verdim. Can sıkıcı din zabitlerinden kurtulmak için geliştirebildiğim tek çıkış noktası şuydu: ‘İslam’da neşe diye bir şey yok mu kardeşim?’

30 yaşımda: İslami devlet diye bir şey olamayacağını keşfettim. İslam adına kurulacak devletin, eninde sonunda kişilerin İslam’dan anladıkları olacağını fark ettim. Kişilerin İslam’dan anladıklarıyla İslam’ın bizatihi kendisinin farklı olduğunu düşünmeye başladım. ‘Günaydın’ diyebilirsiniz. Haklısınız, biraz geç oldu ama güç olmadı.
(Ahmet Hakan Coşkun-17 Ağustos 2005)

-Hayrânınım ey yâr!

Kararsızlık bazen 'tevakkuf', bazen de 'şekk' libâsını giydiğinden ne yazık ki sıklıkla muhatablarını kandırmayı başarır.

Kararsızlık bir tür yargısızlıktır. Bu yüzden 'şekk' yargıda bulunmayanın değil, bulunamayanın hâlidir. O halde tedbir ve temkin'le ilgisi yoktur. Oysa 'tevakkuf' (=düşünüp durmak, durup düşünmek, durarak düşünmek) hiç de böyle değildir; daha derinlere inmek için ulaştığı menzili yeterli bulmayanların dikkatinin mahsulüdür; varlık toprağını kazmamak, kazamamak beceriksizliğinin değil; bilâkis hep derine, sürekli daha derine inmek için yavaş yavaş kazmanın ve emin adımlarla ilerlemenin sonucudur; dolayısıyla tevakkuf bilgisizlikten, bilme isteksizliğinden değil, tam da aksine bilme iştiyakının şiddetinden, yani hakikati çırılçıplak görme arzusunun tâlibde meydana getirdiği duyarlılıktan kaynaklanır.

Hakikati ürkütmemek, dahası onu incitmemek gerekir; zira hakikat, kendisine özen gösterilmesini, üstelik ne kadar mümkünse o kadar nâzik davranılmasını ister. Kendisine ulaşmak isteyenlerin hoyrat davranışlarını ise aslâ affetmez!

İki seçenek arasında sıkışıp kalanların hâline 'şekk', daha çok seçenek karşısında kalanların hâline 'tereddüd' veya 'şüphe', kuşkunun bütün türlerine ise 'rayb' adı verilir. Sözgelimi Tanrı'nın var olup olmaması hakkında kuşkuya düşen kişi "şekk etmiş"; karşılaştığı kişinin Ali mi, Veli mi, Hasan mı, Hüseyin mi olduğundan emin olamayan kişiyse "şüphe etmiş" demektir. Tam da bu noktada Kur'an'ın, kendisini, "Allah katından nâzil olduğunda rayb bulunmayan bir hitab" olarak tanımladığı hemen hatırlanmalıdır.

Bugün bu sözcüklerin hepsi de 'kuşku'ya indirgenmiş durumda ne yazık ki... Bu nedenle 'tevakkuf'u kuşku'nun bir türü gibi görenlerin görüşünü ciddiye almamakta mazuruz. Bilmeleri gerekiyor; bilmek için, ister istemez "bilmediklerini bilmeleri" de gerekiyor. Kişinin bilmemesi cehl-i basit'tir; yani bir kademeli cehalettir ve gayet de tabiîdir. Kişinin bilmediğini bilmemesi ise cehl-i mürekkeb'dir; yani iki kademeli cehalettir ve bu hiç de tabiî değildir.

Bilmeyen öğrenebilir; bilmediğini bilmeyen ise öğrenemez. İşte insanoğlunun düşünce tarihinin en başında hayret'in yer almasının başlıca sebebi budur. Çünkü hayret, cehl-i mürekkebi ortadan kaldırır; bilmediği bir şey karşısında şaşan, şaşıran kişi, bilmediği o şeyi öğrenme aşamasına gelemese bile, sırf hayret etmiş olmakla kendisinin bilmediğini bilmek hazzına erişir.

Bilenler bildikleri konularda hayret etmezler. Kişi hayret ediyorsa, şaşıyor ve şaşakalıyorsa, onu şaşkınlığa sürükleyen o şeyi bilmiyor demektir. Bilseydi hiç şaşar veya şaşırır mıydı? Madem ki şaşıyor ve şaşırıyor, o şeyi bilmese bile, en azından kendisinin o şeyi bilmediğini biliyor demektir. İsterse öğrenmeye başlayabilir ve nasibi varsa, 'hayret' makamından 'dikkat' makamına, 'dikkat' makamından 'merak' makamına, 'merak' makamından 'tedkik' ve 'tahkik' makamlarına, bu makamlardan da 'bilme' (ilim) makamına ulaşabilir. Ulaşamazsa n'olur? Muhakkak bir şey olur ve meselâ bizim gibi en azından "yolunda ölür."

Kimler hayret etmezler? Başka bir deyişle kimlerde hayret etme yetisi yoktur?!?

Descartes "Les Passions de l'Ame" (Ruh'un İnfialleri) adlı eserinde bu suali şöyle cevaplıyor:

- "Hayret'e ziyadesiyle temayül gösterenler, ne çok aptal, ne de çok zekî olanlardır..." (Que ce ne sont ni les plus stupides, ni les plus habiles, qui sont le plus portez à l'Admiration.)

Çok doğru; zira çok aptallar, bilmediklerini bilmezler; bilmek için harekete geçecek güçten mahrum oldukları için, şaşmazlar da, şaşırmazlar da. Bilmek için 'devran' ve 'seyran' makamına çıkamadıkları için hayret aracılığıyla 'hayran' makamına da çıkamazlar. Tek kelimeyle mazurdurlar.

Çok zekîlere gelince, güya onlar her şeyi bildikleri, en azından öyle zannettikleri için hayret etmezler. Böyleleri küçük yaştayken gezmek için müzelere götürülen çocuklar gibidirler. Gördüklerini doğru dürüst hatırlamazlar bile. Fakat söz, bu müzelerden birine gelince gayet kayıtsız bir halde "Haa orası mı? Ben orayı 9-10 yaşlarındayken görmüştüm" demeyi bir marifet addederler. Niçin şaşırsınlar ki? Nasıl olsa biliyorlardır, bildiklerini sanıyorlardır. Oysa "Neler görmüştünüz?" diye sorulsa, söyleyecekleri topu topu birkaç kelimeyi geçmez.

Böylelikle zekâlarına güvenenler de 'bilme' hakkından kendi kendilerini mahrum ederler. Fetanetleri şaşma yetilerini zayıflatır; eskilerine tabiriyle şevk-i tefahhus'larını (=attention) kaybederler; kaybede kaybede sonunda kendileri de kaybolurlar.

Peki kimler hayret ederler/edebilirler? Hangi sınıf insanlar hayrete mütemayildirler?

Descartes'ın bu suale cevabı gayet vecizdir: Çünkü ona göre "hayret" yetisi, esas itibariyle oldukça güçlü bir sağduyuya sahip bulunmakla birlikte yine de kendilerini tamamiyle yeterli görmeyen (eksikliğini itiraftan çekinmeyen) zevâta mahsus hasletlerdendir. (Mais ce sont principalement ceux qui, bien qu'ils ayent un sens commun assez bon, n'ont pas toutefois grande opinion de leur suffisance.)

Bir zamanlar Batı'da "en nihayet hiçbir şey bilmediğini bildiğini itiraf eden" kilise hocalarına 'professeur' (=bilmediğini itiraf eden) ünvanı verilirdi. Şimdiyse bu unvan, dünyadan haberleri bile olmadığı halde herşeyi (!) bildiklerini vehm ve iddia edenlere veriliyor; yani 'hayret' yetisini kaybedenlere...

Bizim ilim ve irfan geleneğimizin ustaları, her daim 'hayret' makamında kalmak için dua ederler; hayretini kaybedenin haysiyetini de kaybedeceğine inanırlardı.

Haysiyetini kaybeden âlim olsa bile adam olamaz. O halde kişi adam olmadıktan sonra, yani "Hayrânınım ey yâr!" demedikten sonra, sözümona âlim olsa n'olur, olmasa n'olur?

Modern hayat insanı hakikat ummanında hayretlere garkolmaktan alıkoyuyor. Sorun şimdilik sadece budur, başkası değil!
(Dücane Cündioğlu - 27 . 08 . 2005)

20 Ağustos 2005

“Yırtmaçlı filler”

Bugün düştüğüm tekrardan

erken kalktım.

(esnemeden)

Konuyu dağıtmak için ofisi basan fillerin üzerine alınabileceği tarzda yazılar yazmak bir çizgi film orkestrasında ney üflemek kadar güç. Fillerin yırtmaçlarına evrenin pilesi diye sarılan ahkam kesmekle kumaş kesmeyi aynı döngüde kısırlaştırmış kişiliksiz terzilerin yanında dünlük tutuyorum, bugün yok ki...

Fikir fillerinin beyinlerinin yırtmaçlarından görünenlere “Fil aklı işte” hizasında bakmaktan öteye geçemediğim için bu tarafta kalmak en iyisi. Sırt sıvazlamak için bulaşık süngeri kullanmak lümpen bir tiryakiliğin içinde yüzme bildiğime bile sevinemeyişimle bütünleşmiş durumda.

Ellerindeki tesbihlerini sağa araba çekmek için kullanan trafik Müslümanlığı nedense garibeliğe dönüştü. Göbeği için ayrı bir entari diktirmek zorunda kalan bu anlayışın içinde serinlik aramanın imkansızlığıyla plastik haritalarda demir eksikliğinden dolayı toprak yiyen plastik savaşçıların akşama misafirleriyiz. Hepimiz akşamayız. Hepimiz herkesliği kabul ettikten sonra her şey olmayı garantileme şapşallığına düşmüşlerin elinde özgür kahkahalarız.

Hepimiz toprağa defnedilen palyaçoların arkasından onu en komik şekliyle hatırlayıp hatıra tazeleyen gravatlı timsahların ceket üstü tutsak karizmalarıyız. Üç dakika sonra homojen nakaratlara dil bağlayan kötü sesli sert sessizlerin açık ünlüleriyiz. Dışımızı içimize geçiren ve tersten başlayan bulantıların ensesinden bir yer satın almış, bu yer içerisinde aklı kısır, akılsızlığı çocuklu varlıkların erimiş peterpanlarıyız.

Fil ordusunu çekirdek yiyerek karşılayan “Akşama ne yapalımcıların kırk yıl hatrı olan sahte matematiksel kahvelerinden içmeyi düşündüğüm zaman şimdiye kadar hiç düşünmediğimi düşünür ve kendi gözlerimden düşerim..

Bu yüzden fildişlerini beyazlatmaya çalışanların ilk işi mesaiye kalmış ahmaklıklarını aklamak olmalı…

Bir poşet duvar aldım...

Örmeye vaktim yok….

(Esra Elönü - 20.08.2005 - Milli Gazete)

18 Ağustos 2005

SEN VE BEN

Ben
sen de benim kadar
çıkmaza girmeyesin diye girdim
çıkmaza.
Şimdi senin felaketini istemedikçe
kendimi felâketten kurtaramayacağımı
görüyorum.
Anladım ki benim felâketimi tatmamış olan benim
hangi felâkete uğradığımı bilemez. Benim
kurtuluşum ancak benim gibi, benim kadar
kurtuluşu özleyenin bana el vermesiyle mümkün.

Senin felâkete uğramanı istemem. Çünkü seni
öldürürsem (seni kendi duygu ve düşüncelerim
içinde eritip, kendime benzetirsem) bana yardım
edemezsin. Sen ölmezsen (benim alter ego’m
olmazsan), benim ölümümün sona ermesi
gerektiğini anlayamaz, bana yardım için bir şey
yapamazsın.
Seni öldürürsem kendi kurtuluş yolumdaki ışığı
söndürmüş olurum.

Seni öldürmezsem kendi kurtuluşuma
açılan yolu tamamen tıkamış olurum.

(İsmet Özel - Tahrir Vazifeleri)

13 Ağustos 2005

Yazar Meryem Tortuk'un Dua İsteği...

Bir gün kalkıyorsunuz ve vücudunuzda bir değişiklik fark ediyorsunuz. Elbette aklınıza şüpheler üşüşüyor. Sonra bir hastane koridorlarında buluyorsunuz kendinizi. Ultrasonlar çekiliyor. Tetkikler yapılıyor. Sonrasında size ameliyat öneriliyor. Biyopsi gerekli çünkü. Aklınızda güzel şeyler var. Asla hiçbir şekilde olumsuz düşünmek istemeseniz de; “Acaba?” diye bir soru takılıyor zihninize. Oluşan bir kitle var vücudunuzda ve bu bir operasyonla alınıyor. Biyopsi raporu için bekliyorsunuz. Beklerken umudunuz hâlâ canlı. Asla düşünmüyorsunuz zaten böyle bir şeyi. Biyopsi raporunu elinize alıyorsunuz ve aklınıza getirmek istemediğiniz, “Dost ve düşmandan uzak olsun” dediğiniz kanser gerçeğiyle karşılaşıyorsunuz. İlk sığındığınız şey gözyaşlarınız oluyor. Hiçbir şey hissetmiyorsunuz, sadece duru bir gözyaşı akıyor gözlerinizden. Kendinizi tutamıyorsunuz. Sonra, Allah’a sığınıyorsunuz. Hayatı yeniden bir sorgulama süreci başlıyor içinizde.
Bu zamana kadar hayatınıza dair kurduğunuz bir çok cümlelerin birer fiyasko olduğunu fark ediyorsunuz. Yaşamadan cümle kurulabileceğini de yaşıyorsunuz böylece. Hayatın kısalığını fark ediyorsunuz sonra. Hiç olmayacak dediğiniz şeylerin bir gün gelip kapınızda duracağını. Sığındığımız sağlam kaleler birer sanal gerçeklikten öteye gitmiyor.
Ne çok konuştuğunuzu, ama konuştuğunuz şeylerin çok azını yaşadığınızı fark ediyorsunuz hayretle.
Kalbinizi nefsinizin eline ne kadar çok verdiğinizi fark ediyorsunuz. Sonra ruhunuzun farkına varıyorsunuz. O sonsuz ve ebedî varlığın eşyadaki esmâsına ruhun kalbe yansımasıyla bakıyorsunuz. Farklı anlamlar ve farklı boyutlar. Buutsuz boyut…
İnsan neyle esirgendiğini bilemez.
Son birkaç gündür bu gerçekle yüzleşiyorum. Bir hastalık ne kadar çok değiştirirmiş meğer insanın içini. Yeniden yapılandırıp, zenginleştirirmiş. Tabiî ki sizleri esirgesin Rabbim. Hasta olmadan, nefsimizin elinde hastalanan kalbimizi görebilmeyi nasip etsin.
Hepinizden duâ istiyorum.
(MERYEM TORTUK / YENİ ASYA / 13.08.2005)

09 Ağustos 2005

Bilgiye boy abdesti aldırmak

Bu köşenin ciddiyet sahibi okurları arasında Peygamberimizin "ümmi" oluşu üzerine düşünenler mutlaka vardır. Kur'an iki yerde "en-nebiyyu'l-ummî" sıfat tamlamasını kullanır: "Ümmi Peygamber".

Kelimenin kökeni üzerinde mukni olmayan bir iki istisna dışında herkes müttefik: "Anne" anlamına gelen "umm" sözcüğüne mensubiyet harfi eklenerek elde edilmiş. "Anneye mensup, anaya ait" anlamına. Bunun o günün ıstılahında ne anlama geldiği konusunda, dilciler ve müfessirler farklı yorumlar yaparlar. Fakat hemen hepsinin üzerinde ittifak ettiği nokta, Peygamberimizin ümmiliği ile kastedilen "okuma yazma bilmemesi"dir. Bununla zımnen "ehl-i kitab'a mensup olmadığı" da söylenmiş olur. Çünkü Yahudiler ve Hıristiyanlar bir kitaba mensup oldukları için, en azından okuma biliyorlardı. Vahyin indiği dönemde, kendilerine önceden kitap verilmiş olanlar "ümmi" kategorisine sokulmuyordu. Kitap ehli olmak, ümmi olmanın zıddı kabul ediliyordu.

Kur'an, Hz. Peygamber için ümmi vasfını kullanırken, en küçük bir komplekse kapılmaz. Bunu mazur göterecek îmâ ve ihsasta bulunmaz. Bırakınız bunları, vahiy Hz. Peygamber'in ümmiliğini artı bir durummuş gibi verir. Bu terkiplerin kullanıldığı bağlamlara baktığımızda bunu görürüz. Neden acaba?

Vahyin peygamberimiz için kullandığı ümmi sıfatı, aynı zamanda bir zihinsel kirlenmemişliği ifade ediyordu da, ondan. Peygamberimiz vahiy öncesindeki Hira günlerinde yoğun tefekkürlere dalıyor, farklı bir ifadeyle "düşünce üretiyordu". İlk vahyin muhtevası onun nasıl çaplı meseleler üzerine kafa yorduğunun ip uçlarını da verir. Çünkü ilk inen vahiy, onun sorduğu fakat cevabını bulamadığı sorulara ya cevap veriyor, ya da cevabını bulabileceği yol ve yöntemi öğretiyordu. "Varlığı Allah'ın adıyla ve Allah adına okumak", işte bu yol ve yöntemlerden biriydi.

Soru şu: Adına "müslüman" denmeye layık düşünce ve bilginin vasfı nedir?

Elbette abdestli bir düşünce ve bilgi olmasıdır. Düşünce hadesten tahir, bilgi ise necasetten tahir olmalıdır. Yani, manen de madden de kirlenmemiş olmalıdır.

Hadesten tahir olmayan bir düşünce "düş-azması"na benzer. Düşünmek Türkçe'de "düş"mekten türetilir. Rüya anlamına gelen "düş", düşüncenin ait olduğu köktür aynı zamanda. Düş azarsa, insan kirlenir. Boy abdesti lazım gelir. Düş azarsa, düşünce de azar. Çünkü gündüz hayalinde olan gece "düş"ünde olur. Hiçbir zihin, gece ve gündüzü kuşatan düş ve hayalden kendisini yalıtamaz. Bunun yolu, düşünceyi hadesten tahir kılmaktan geçiyor.

Bilgi de öyle. "Data", "veri", bilginin hamurudur. Hamura necaset karışmışsa, ekmek nasıl temiz olur? Hammadde necis ise, mamul de necis olacaktır. Bundan kurtulmanın yolu da bilgiyi necasetten tahir kılmaktır.

Modernlerin zihni kirli. Modernlerin ürettiği düşünce ve bilgi de kirli. Buna, zihni modernlerin ürettiği düşünce ve bilgiyle dolmuş Müslümanların ürettiği düşünce ve bilgi de dahil. Bu tiplerin, kirliliğin kaynağına ve kirlenmişliğe yandaş veya karşıt olmaları çok fazla bir şeyi değiştirmiyor. Reddetmek için de olsa, kirli düşünceyle meşguliyet zihni kirletiyor.

"Yandaş olmasını anladık da, karşıt olması da mı meseleyi halletmiyor?" diye soracaksınız. Sormakta da haklısınız. Fakat durum ortada. Görünen köy kılavuz istemez. Onların ürettiği düşünce ve bilgiyi, onlara karşı çıkmak için bile olsa oturup hıfzetmek, onların yolunda onlara karşı yürümekten farksız bir duruma düşürüyor sizi. Bu durum, üretilen bilgi ve düşünceyi tahir ve mutahhar (temiz ve temizleyici) kılmaya yetmiyor. Hatta işleri daha da karıştırıyor. Karışık bulaşık bir şeyler oluyor. Kafa karışıklığı bulaşıcı hale geliyor. Çok laf sarf ediliyor, fakat tek yaraya merhem olmuyor.

Neden acaba? Sizce de üzerinde düşünmeye değmez mi? Ümmiliği yitirenlerin tekrar ümmileşmeleri mümkün değil mi? Demiştik ya: Allah yokmuş gibi konuşmak günahtır.

(Sami Hocaoğlu / 5 Ağustos 2005)

06 Ağustos 2005

BİR ŞAİRİN MAHREM DUASI

1.

sözlerim var
ey insanlar dinleyin
kırkambar muradı katsın heybenize dinleyin...

ben, yaşamın haddini bilmediğim zamanlara değin
bazen genç çokça yaşlı zamanlara değin
kirli çatılardan akan suları
sömürdüğünü gördüm asfaltların
balkonlarda çamaşırlar ıslanır
insanlar ıslanırdı florasanlar altında
bir yağmur damlası nasıl kucaklardı gül ağacını
bilmezdim
bilmezdim bir gecede sürgüne duran ağaçları
nâtuktu rûzigâr
konuşmasını bilmesem de dinlerdim

küçük bir çocuğun sevinciydi gençliğim
namlanmamıştım, namlulaşmamıştım
kente inmezdim yücelerde eserdim
marifet bilirdim korkmadan arşınlamayı geceyi
sakalım büyürdü bir gecede
bir gecede eyleme dururdu yüreğim
kanla yumasam da ellerimi öfkeliydim
bir annem vardı serinlik veren
bir annem vardı

sonra rüyalarla arşınladım geceyi
gecelerle boy ölçüştüm ilkbaharın kenarında
intihar eden ağaçlardı karaborsada
susku, umut, dua...
sayham ulaşırdı göğün maviliğine
yüreğim mavi idi sevdiğim beyaz
baharlar geçerdi bembeyaz
bir gecede.
sesi çıkmaz olurdu kitapların
ansızın uyanılan sokaklarda linçiydi hayatın
çarmıha gerilen şehirlerde

şehirden sonra yaz geldi fakat
yaza mağlup çıktı gençliğim
bir hiç uğruna geçti gençliğim

2.

bir gül tufanı olup düşen gözyaşının
bir ahla güzleşen bakışların
dağları ıssızlaştırdığı zamanlara değin
denizden uzak yaşayanlar arasından
başıboş iklimlerden geldim


dinlemenin bir keramet
vuslatın çılgınlık olduğu besteden
tek başınalığa yitilen eylemimizle
susa susa karardı günlerimiz soldu güzler
önce salça kaynatan kadınları kovduk alkışlarla
kovduk ki lâhitler arasında çiğler
kendinden ötürü yaşmak bağladılar, çar bürüdüler
atmaca
yabani güvercinin yüreğinden
kara ölümdü geçti
çocukların toprağı bilmediği iklimlerden...


oysa siz davet edildi mi icabet ederdiniz
"selam" derdiniz ağaca, kuşa, canlıya, cansıza...
bir selâ duysanız kar yağardı içinize
"biz" derdiniz
"o'ndan geldik ve o' na döneceğiz"
ne keder bırakırdı saçlarınızda bu ırmak
ne imanınızdan zerre noksan
o ki aranızdaydı hep
takvimler kıyamet olsa da aranızdaydı hep
çocukların okşanan başında bir muhabbet
sağ ayağın atılışında bir keramet vardı
bilirdiniz
sonra çokça bilirdiniz eline balta tutuşturulmuş putu
abdestiniz zemzem, gözyaşınız gül suyu idi
"selam" derdiniz görünene görünmeyene
dua ederdiniz bilinene bilinmeyene
"salat"ın uykudan hayırlı olduğunu
söylenmeden bilirdiniz...
O yürürdü de ayak izine basardınız
O öperdi de öperdiniz siyah taşı
O ağlardı da ağlardınız kalbleri kapalılara
O: "Anam babam feda olsun at ya Sa'd!" derdi de
Oklarınızla, sözlerinizle atardınız
O'na ulaşmasın için atardınız
O'na muhabbet olup akardınız
O'na Ashap olup bakardınız


o ne mübarek insandı
siz ne mübarek insanlardınız
bakışları altında...

3.

neler yaşamadık ki oğul

hızır geçerdi de kapımız önünden
hızır geçerdi ırmak olup yüreğimizden
kimse mırıldanmazdı mısraın en güzelini
yumularak gözler hayra yorulan rüyalardan
elbisesinden soyunan kelimeler kalırdı.
bir çiçeğin adı idi hızır
zamanın hafızasında çırpınan

şimdi sokaklardan geçiyorum
yüksek kaldırımların dünyasından tek başıma
tekel bayiileri, gündem dışı gazeteler, mafya
gece olunca arz-ı endam eyleyen korkular
kutsal olmayan ne varsa şehirlerde
lirik camilerden faizci hacılara kadar
kuru bir yasemin yaprağı resmediyor işportacılar
sirenlerin kesik nağmeleri arasına

kuşkonmaz elleriyle çocuklar
balkonların demir parmakları içinde çocuklar
matemin sığ sularında annelerine bakarak
akla uymayan hayallerin kopyasını uçururlar balkonlardan
tek nüshalı şehirlerin müsveddesi
çocuk yüreklerinden taşacak kadar
masivadır bir elleri
hızırla diz dize muhabbettedir bir elleri

büyüdük ve karardık ansızın
kandillerin de bir anlamı kalmadı
uzak düşülmüş bir dostun hayali gibi
modern kelimelerle lâkayt
bir ovanın düz oluşu gibi
hiçbir şeyimiz yok akıp giden zamandan
hiçbir şeyimiz yok maveradan yana
büyüdük ve arsız günlerle gelen mazi
hızırla aramıza girdi

sessizce açılan bent kapakları
nemiz varsa alıp götürdü asrî zamanlara

geniş zamanlı bir fiile
ne çok ihtiyacımız var şimdi

( Taha Nevruz)