16 Ağustos 2006

Masal

Masal 
Çocuktum her şeyi anladığımı sanıyordum
Sonra büyüdüm, bombaların ve bankaların
Dağlardan ve ırmaklardan daha fazla olduğunu gördüm
Bahçıvanlar generallerden
Menekşeler mermilerden daha azdı
Yenilmişti dünya
Yenilmişti dünya
Duanın özgürleştiren rüzgarı
Çekilmişti yüzlerden
İnsanlar dua değil
Yönetmelik okuyordu
Nükleer artıklar ve çok uluslu yalanlarla kirlenmişti yüzümüz
[Mevlana idris Zengin]

28 Temmuz 2006

Fetvalarla savaş

Önce Batı Şeria'da toplanan hahamlar fetva yayınladı. İlaf haber ajansının verdiği bilgiye göre bu fetva, Yahudi hahamların icmaını ifade eden bir fetva idi. Fetvayı dünya medyasına taşıyan muhtevasıydı. Sözkonusu fetvaya göre, Tevrat, savaş sırasında kadın ve çocukların öldürülebileceğini söylüyordu. Dolayısıyla İsrail ordusunun Filistin ve Lübnan'daki sivillere yönelik saldırılarında dini açıdan hiçbir mahzur yoktu. Hatta bu saldırılar artarak sürmeliydi. İşte mezkur fetvadan bir bölüm:
"Tevrat, savaş sırasında kadınların ve çocukların öldürülmelerini caiz görmektedir. Gazze'de ve Lübnan'da kadınlara ve çocuklara acıyanlar, İsrail'deki kadınlara ve çocuklara vahşi bir gözle bakıyorlar demektir."
İnsanlığın tüm zamanlar ve mekanlardaki değişmez değerlerini temsil eden İslam'ın yoldan çıkarılmış bir versiyonu olan Yahudi ilahiyatını bilenler, hahamların bu icmaının dayandığı yamuk tasavvuru iyi bilirler.
Bu yamuk tasavvur, doğuştan ve asla aşılamaz bir "biz ve diğerleri" ayrımına dayanmaktadır.
"Diğerleri", yani "öteki". İbranca'da "goyim" bu anlama geliyor. "Yahudi olmayanı" ifade ettiği gibi, "kafir", dolayısıyla kafirin müstehak olduğu her şeye müstehak, Yahudi'nin ehak olduğu her haktan mahrum olmaya müstehak, bir adım ileride "Yahudi'ye kul köle olmaya mahkum" vurgusu kazanıyor.
Yahudilikte Hıristiyanlıkta olduğu gibi misyonerlik, İslam'da olduğu gibi davet yok. Çünkü, bir tarihten sonra baskın yorum haline gelen görüşe göre, İbrani kanı taşımayan Yahudi de olamaz. Bu yüzden Yahudilik "etnik merkezli bir akide"dir.
Keskin bir ayrımla yetinmeyip "ötekini" ontolojik olarak aşağı ve doğuştan kaybetmiş zavallılar olarak görünce, yukarıdaki türden fetvalar vermek işten değil. Madem ki, tahrif edilmiş Kutsal Kitap'ta "sana kulluk etmeyen millet ve ülke yok olacak" (İşaya, 60/12) denilmişti, gereği yapılmalıydı.
Allah'ın İsrailoğulları'nı Tevrat vahyinin indiği çağda dünya milletleri arasından vahyi hayata taşıma görevi yükleyerek seçmesi, Kur'an'da da vurgulanır. Tevrat'ın da tasdik ettiği gibi, bu bir "sınav" ve "sorumluluk" seçimidir (Amos, 3/1-2). Fakat Yahudileşen İsrailoğulları bu sınav ve sorumluluk seçimini doğuştan bir ayrıcalığa dönüştürdü. Sonuçta, "seni sevmeyen", dahası "sana baş eğmeyen" çocuk, kadın ve ihtiyar da olsa ölsün noktasına ulaşıldı.
Oysa ki, kendilerine gönderilen peygamberlerden Hz. Yeremya, onların bu sapmalarını daha o günden reddediyor ve yüzlerine beraber şu gerçeği haykırıyordu:
"İşte siz faydasız sözlere bel bağlıyorsunuz. Çalmak, adam öldürmek ve zina etmek ve yalan yere yemin etmek ve Baal'e buhur yakmak ve bilmediğiniz başka ilahların ardınca yürümek, bütün bu pis işleri yapmak için de gelip adımla çağrılan bu beytte önümde duruyor ve "kurtulduk" diyorsunuz, öyle mi? Adımla çağrılan bu beyt sizin gözünüzde haydut ini mi oldu?" (Yeremya, 7/8-11).
Yeremya peygamberin reddettiği, İsrailoğulları'nın "kutsal ırkçılık" anlamı yükledikleri "seçilmiş topluluk" düşüncesiydi: "yüreğinden der: Ben sarsılmam ve hiçbir devirde felakete düşmem." (Mezmurlar, 10/6) Der demesine de, böyle büyük laflarla ortalığı kan ve ateşe verdiği her seferinde, felaketin hem öznesi hem nesnesi olur.
Yahudi hahamların icma ile verdiği bu fetvaya karşı, İsrail ordusunun laik generalleri bir muhtıra vermediler. Bildiğimiz kadarıyla İsrail'in laik kesimlerinden de ciddi bir itiraz yükselmedi. Kimi Yahudi askerler, başlarında kippalarıyla, artık Filistinli ve Lübnanlı çocukları ve kadınları daha rahat öldürüyorlardır herhalde. Yahudi pilotlar Filistinli ve Lübnanlı ailelerin başlarına bomba yağdırırken, şimdi daha bir ibadet aşkı ve şevkiyle yapıyorlardır katliamlarını.
Bu Yahudi saflarında verilen fetva.
Bu savaşta bir de Müslümanlar safında verilen fetvalar var. Filistinli ve Lübnanlı çocukları ve kadınları fetva ile öldüren bu sınır tanımaz Siyonist güruha karşı "birlik olun" fetvası değil bu fetva. Suudi Arabistanlı Abdullah b. Cebr'in verdiği fetvada olduğu gibi, Sünni Müslümanlara "Aman ha aman, Hizbullah'ı İsrail'e karşı yalnız bırakın! Ona sempati beslemeyin! Destek olmayın! Onu kınayın!" fetvası.
Vahhabi Cebr, bu fetvayı Sünnilik adına veriyor. Bilmiyor ki, bizdeki mezhepçi holiganlar da bu akla ziyan fetvayı yayımlayan Vahhabi'yi ve onun mezhebdaşlarını Sünni saymak şöyle dursun, sapık olarak görüyor. Şu durumda, Güney Lübnan'ın Şii Müslümanlarını bombalayan İsrail ve onu tüm gücüyle destekleyen ABD, "hayırlı" bir iş yapmış oluyorlar. Bu hamakat şahikası fetva sahibine, "İsrail ve ABD'ye, "Bomba atıp kadın çocuk demeden Müslüman öldüren ellerin dert görmesin!" diye dua da edelim mi?" diye sorsak, ne cevap verirdi dersiniz?
Zalim yöneticilere elbise diken bir terzi, büyük İslam alimi İbn Mübarek'e "Onlara elbise dikmekle ben zalimlere yardımcı oluyor muyum?" der. "Hayır!" der İbn Mübarek, "Sana iğne iplik satanlar zalime yardımcı oluyor. Sen ise, doğrudan zalim olmuş oluyorsun!"
Dünün alimiyle bugünün zalim fetvacısını kıyaslarken, şu soruyu kendinize sormayı ihmal etmeyin: Sizce hahamların fetvası mı, Abdullah b. Cebr ve onun gibi düşünenlerin fetvası mı daha büyük felaket?
(Sami HOCAOĞLU, 28 Temmuz 2006)

05 Temmuz 2006

İsrail terörü ve Erich Fried’in şiiri

Batı Kudüs’ü, kurulduğu günden beri elinde tutan Siyonist terör devleti, 1967 yılında Doğu Kudüs’ü –yani Mescid-i Aksa’nın bulunduğu mıntıkayı-, Gazze’yi ve bütün Batı Şeria’yı –yani Nablus, Ramallah, El-Halil, Tulkarim, Beytullahim gibi şehirlerin bulunduğu geniş bölgeyi- de işgal etti. Birleşmiş Milletler bu işgali yasa dışı ilan etti ve İsrail’i Doğu Kudüs ve Batı Şeria’dan derhal çekilmeye çağırdı. Bu yönde bir sürü karar çıkardı Birleşmiş Milletler. Fakat bu kararları uygulatmak için İsrail’e yaptırım uygulamak kimsenin aklına gelmedi. Ambargonun “a”sı, boykotun “b”si bile telaffuz edilmedi. İsrail de işgalini gönül rahatlığıyla derinleştirdi. Uluslararası yasalara göre işgalci bir devlet, işgal ettiği yerlere nüfus transfer edemez. İsrail bunu da yaptı. Dünyanın dört bir yanından getirdiği Yahudileri, Müslümanlardan gasp ettiği topraklara yerleştirdi ve bunları silahlandırdı (yani bize “sivil yerleşimci” diye kakalanan adamlar aslında işgalcilerin milis kuvvetleridir). Dahası, 1980 yılında, Doğu Kudüs’ü topraklarına kattığını açıklayıp, birleşik Kudüs’ü “İsrail’in ebedi başkenti” ilan etti. Bu, Birleşmiş Milletler’e ve uluslararası hukuka eşsiz bir meydan okumaydı. Fakat yine kimse oralı olmadı. “Uluslararası hukuk”, “savaş hukuku”, “insan hakları” deyip duran Batılılar, İsrail vahşeti sözkonusu olunca dut yemiş bülbüle dönüyordu. İsrail, gayri meşru olduğunu kağıt üzerinde herkesin kabul ettiği işgalini muhkem kılmak için Gazze’yi, Batı Şeria’yı, Doğu Kudüs’ü kana bularken, binlerce Filistinli’yi hunharca katlederken de seslerini çıkarmadılar. İşkenceler, aç bırakmalar, ev yıkmalar zaten hiç umurlarında değildi. Filistin topraklarında yaşananlarla yakından ilgilenmeleri için, Filistin halkının şaha kalkması gerekiyordu. Filistin halkı şahlanıp işgal kuvvetlerine karşı destansı bir direniş sergilemeye başlayınca, Batılılar da ayağa kalktı; ama zalimlere karşı değil, haklarını arayan mazlumlara karşı! “Durun!” dediler mazlumlara, “Terör yapmayın!”. Türkçesi: Cellatlarınıza el kaldırmayın, kelleyi paşa paşa verin! Filistin topraklarındaki İslami direnişin organizatörleri seçimleri kazanıp Gazze ve Batı Şeria’daki özerk hükümeti ele geçirince, iyice kudurdular. İsrail’in işgal terörüne karşı kullanmaya yanaşmadıkları boykot ve ambargo silahını, bu terörle mücadele eden HAMAS’ın kurduğu hükümete yani Filistin halkına karşı kullanmaya başladılar. Öyle bir hava oluşturdular ki; mazlum ve mağdur tarafın Filistinliler değil İsraillilerin olduğu intibaı uyandı! Dünyanın dört bir yanından gelen Siyonist Yahudiler Filistinlilerin topraklarını işgal etmediler de, Filistinliler onların topraklarını işgal ettiler sanki! Filistinliler saldırıyor, İsrailliler direniyor sanki! Akıl almaz bir manipülasyon. İsrail zindanlarında işkenceden kırılan Filistinli savaş esirlerini yok sayıp, Filistinlilerin esir aldığı bir (1) İsrail askerine odaklanmak da akıl almaz bir şey. Hele o İsrail askerini kurtarmak için Gazze”yi bombardımana tutup yine bir sürü masum Filistinli’yi öldüren ve üstelik Filistinli bakanları ve milletvekillerini rehin alan İsrail’e tek kelime etmeden yine Filistinlilere ve sadece Filistinlilere yüklenmek!

Fransa’da, İtalya’da veya Yunanistan’da direnişçiler bir eylem yaptığında işgalci Naziler bunun acısını sivil halktan çıkarır, sivil halkı direnişçilere karşı koz olarak kullanırlardı. Psikiyatride “identification with the agressor” (saldırganla özdeşleşmek) diye bir şey var. Siyonistlerin ‘halet-i ruhiyesini’ böyle bununla açıklayabiliriz. Onun için Yahudi kökenli Alman şairi Erich Fried, “İsrail, dinle!” adlı şiirinde şöyle der:

Yok edilmek istenen bir halk olduğunuzda

Sizden biriydim ben

Şimdi siz başka bir halkı yok ederken

Nasıl sizden olabilirim?
01.07.2006 Hakan Albayrak Milli Gazete

25 Haziran 2006

BEN TÜRK DEDİYSEM EĞER

Türkler dediğimde göndermelerim
Süprüntüleri şırfıntıları hamamoğlanlarını
Kapsadı kapsayacak
Sanıyorsan yanılırsın
Türklük şiir
Türkün eni Türkün boyu
Müslümanlığı kadar

Baksan bulacak mısın
Koskoca İstanbul’da
Nef’î diye bir semt
Ama Bayram Paşa var.

(İsmet ÖZEL)

20 Haziran 2006

SEN VE BEN

Ben
sen de benim kadar
çıkmaza girmeyesin diye girdim
çıkmaza.
Şimdi senin felaketini istemedikçe
kendimi felâketten kurtaramayacağımı
görüyorum.
Anladım ki benim felâketimi tatmamış olan benim
hangi felâkete uğradığımı bilemez. Benim
kurtuluşum ancak benim gibi, benim kadar
kurtuluşu özleyenin bana el vermesiyle mümkün.



Senin felâkete uğramanı istemem. Çünkü seni
öldürürsem (seni kendi duygu ve düşüncelerim
içinde eritip, kendime benzetirsem) bana yardım
edemezsin. Sen ölmezsen (benim alter ego’m
olmazsan), benim ölümümün sona ermesi
gerektiğini anlayamaz, bana yardım için bir şey
yapamazsın.
Seni öldürürsem kendi kurtuluş yolumdaki ışığı
söndürmüş olurum.

Seni öldürmezsem kendi kurtuluşuma
açılan yolu tamamen tıkamış olurum.

(İsmet Özel, Tahrir Vazifeleri)

04 Haziran 2006

Hem suçlu hem güçlü

Bazı resmi ağızlar ile TÜSİAD gibi sivil toplum örgütlerinin sözcülerinden sık sık şuna benzer sözler işitir olduk: "Dünya ve ülkemiz çok nazik bir dönem yaşıyor, ülkenin huzur ve istikrara, kalkınmaya, işsizlik, açlık, terör gibi problemlerin üstesinden gelmeye ihtiyacı var; bu durum içinde ikide birde başörtüsü, İmam Hatip Okulları, laiklik gibi konuları gündeme getirmek, tartışmak ülkeye zarar veriyor, hem başörtüsü ve İHL mesele olmaktan çıkmıştır..."


Önce bir Yahudi hikayesini hatırlayalım.


Yahudinin biri incik boncuk satarak para kazanırmış. Çocuklarımızdan biri arkadaşlarına "Bu adam bizi kandırıyor, bir boncuk, bir şeker karşılığında çok şeyimizi alıyor, bundan alış veriş yapmayalım" demiş. Yahudi, çocukların bu sözden etkilendiklerini görünce kimse görmeden çocuğa bir çimdik atmış, canı yanan çocuk ağlayacak iken kendisi yüksek sesle ağlamaya ve bağırmaya başlamış, büyükler gelip durumu anlamak isteyince de "Bu çocuk bana çimdik attı ve hakaret etti" diye şikayetçi olmuş, büyükleri çocuğa bir tokat atıp oradan uzaklaştırmışlar.


Kıssadan hisse: Kim çimdik atıyor, kim ağlıyor; kim o problemleri çıkarıyor ve kim durmadan gündemde kalmasını ve asla çözülmemesini istiyor ve çözüm isteyen mağdurları susturmak için "Bunlar hala konuşuyor?" diyerek şikayetçi oluyor? Bu soruların cevapları üzerinde düşünmemiz gerekiyor.


Halk İmam Hatip gibi bir okul istedi, zamanın hükumetleri de bu okulları açtılar. Halk bu okullarda okuyan çocukların hem dinlerini öğrenip uygulamalarını hem de isteyenlerin din görevlisi, isteyenlerin de başka tahsiller yaparak başka bilgi, iş, bürokrasi ve meslek dallarına intisap etmelerini istediler. Dine veya dindarlaşmaya kaşı olanlar ise bu okullardan mezun olanların yalnızca din görevlisi olmalarını istediler. Bu isteklerden biri meşru (demokratik, hak) oluyor da diğeri niçin olmuyor? Biri hakkında konuşmak, tartışmak caiz oluyor da diğeri hakkında niçin caiz olmuyor?


İmam Hatiplerden mezun olan veya başka okullardan mezun olup da dindar olan kızlarımız başlarını örterek okumak istediler, bir süre de okudular, hiçbir problem çıkmadı; başını örtenler ile örtmeyenler kamplara bölünüp kavga etmediler, aralarında dost ve arkadaş oldular, başını örtenler çetesi hiçbir zaman oluşmadı... Ama ülkede huzur, hak ve hürriyet olmasından rahatsız olanlar başörtüsünü yasaklayarak fitili ateşlediler; yani çimdiği attılar, çimdik yiyen çocuklarımız (başörtüsü mağdurları) ağlayacak olunca da kendileri daha yüksek sesle ağlamaya, bağırıp çağırmaya, "Bunlar durup dururken mesele çıkarıyorlar, huzur ve istikrarı bozuyorlar" demeye başladılar. İHL için de durum aynıdır.


TÜSİAD sözcülerini dinlerken, bunca okumuş yazmış insanların nasıl bu hale geldiklerini düşünmeden edemiyor insan. "Ülkenin kalkınmasından başka hiçbir şey konuşulmamalı, tartışılmamalı, problem edinilmemeli" imiş. Tabii kalkınmadan maksatları da ekonomik; yani maddî. Peki insan yalnızca maddeden mi ibaret; insanın yeme, içme, giyinme ve çiftleşmeden başka bir ihtiyacı yok mu? Ahlak, san'at, din yalnızca insanlara ait değil mi ve insanların bu alanlarla ilgili ihtiyaçları, talepleri, problemleri olmaz mı? Eğer insanlar farklı din, ahlak, san'at anlayışları içinde bir arada yaşayacaklar ve buna rağmen huzur ve istikrar olacaksa bunun da bazı kuralları olması gerekmez mi? Bu kuralları yalnızca bir taraf (kesim, görüş, yaşayış ve inanış sahipleri) belirler, diğerlerini susturmak ve bastırmak isterlerse bunun sonu neye varır?


Diyelim ki ortada bir hasta var, ağrı çekiyor ve inliyor, biri de sağlıklı, dinlenmek için uyumak istiyor ve inleyenin sesinden rahatsı oluyor. Şimdi çözüm nedir? Tabii birçok çözüm yolu söylenebilir ama insafı ve vicdanı olanların "Ey hasta inleme, sesini çıkarma, ben uyuyacağım, sus" demeleri mümkün müdür? En makul çözüm hem hastanın acısını dindirmek hem de sağlıklının uyumasını sağlamak değil midir? İmam Hatip mezunları, İlahiyat öğrencileri, başörtüsü mağdurları memlekette huzursuzluk çıksın diye mi inleyip ağlıyorlar, yoksa acı çektikleri, mağdur oldukları için mi? Sebebi apaçık ortada iken "Biz sizi yaraladık ama inleyip ağlamaya hakkınız yok, huzurumuzu bozmayın" demek hangi kitaba sığar?


Bu minval üzere devam edeceğim.
(Hayrettin KARAMAN, Yeni Şafak, 04.06.06)

02 Haziran 2006

Üç Borcu Allah Öder

Abdullah b. Amr (r.a.) anlatıyor: "Resûlüllah (a.s.) buyurdular ki:
"Şüphesiz, borç sahibi (ödemeden) ölünce, borcu Kıyamet günü ondan alınır. Fakat şu üç sebeple borçlanan kimse bu hükmün dışındadır:
1. Adamın gücü Allah yolunda (savaşta) zayıflar, o da Allah düşmanına ve kendi düşmanına karşı kuvvetlenmek için borçlanır,
2. Bir adamın yanında bir Müslüman ölür, onu kefenleyip gömecek parası olmaz, bu maksatla borçlanır,
3. Bir adam, bekârlık sebebiyle nefsinden Allah'a karşı korku hisseder. Dinine zarar gelir endişesiyle (borçlanarak) evlenir. Allah Teâlâ hazretleri, Kıyamet günü, bunların borçlarını kendisi öder."
(Bizim Anadolu Takvimleri, 30 Mayıs yaprağı arkasından...)

30 Mayıs 2006

Türk medyası YOK!

İnsan hakları Türk medyasını neden ilgilendirmez?
İstanbul'da Akgün Hotel'de üç gün süreyle sessiz sedasız "İnsan Haklarında Yeni Arayışlar" başlıklı çok önemli sempozyum düzenlendi. Sessiz sedasız diyorum; çünkü sempozyuma Türk medyası hemen hemen hiç ilgi göstermedi.

Binlerce faili meçhûl cinayetin yaşandığı, Müslüman bir toplumda, İslâmî duyarlıkları gelişkin, dünyayı da İslâm'ı da iyi bilen, özgüveni sahibi insanların ülkeyi yönetmesini engellemek amacıyla başlatılan "irtica cadı kazanı"nın ülke insanının kahir ekseriyetinin fişlenmesine, itilip-kakılmasına, aşağılanmasına yol açan bir insan kıyımı ürettiği, spesifik olarak da "başörtüsü"nün (başörtüsüyle ülkenin yönetimine aday olmaya kalkışan ülke insanının) bütün kamu kurum ve kuruluşlarından "irtica yaygaralarıyla" ilkel yöntemlerle uzaklaştırıldığı bir zaman diliminde, İstanbul'da düzenlenen böylesine önemli bir sempozyuma Türk medyasının hemen hiç ilgi göstermemesi oldukça düşündürücü.

Türk medyası, "tavşan kaç, tazı tut" oyunlarıyla, bu ülkenin gerçek sahiplerine, bu ülke için canını, malını, ruhunu vermekte bir ân bile tereddüt etmeyen ve etmeyecek kendi halkına bu ülkeyi nasıl dar edeceğine ilişkin türlü tuhaf andıç haberleriyle meşguldü ne de olsa, öyle değil mi?

Oysa, Mazlum Der ve EDAM işbirliğiyle düzenlenen ve yalnızca Türkiye'de değil, dünyada da insan hakları söylemini tartışan, yeni kavramsal ve kurumsal öneriler sunan ilk kapsamlı sempozyumlardan biri oldu bu sempozyum. Avrupa'dan, Amerika'dan ve Türkiye'den çok sayıda yazar, aktivist, akademisyen, dünyanın insan hakları sorunlarını masaya yatırdılar ve bütün yönleriyle tartıştılar.

Ama Türk medyası yoktu orada. Elbette olmayacaktı. Nasıl olsundu ki? Laik misyonerlik işleriyle uğraşarak, Batılıların gönüllü acentalığını yaparak, siyaseti, kültürü, üniversiteyi, eğitimi, bütün kamu kurum ve kuruluşlarını bu milletin has çocuklarına nasıl dar ederiz'in hesaplarıyla meşguldüler.

Laik aydınların ölüleri üzerinden bile rant temin eden ruhu ve vicdanı kararmış; gladyatörlere dönüşen medyatörlerin insan haklarıyla ne gibi bir ilgisi ve alakası olabilirdi ki! Onlar, ceplerine ve tabii ki, keyiflerine keyif katacak çıkarlarına bakıyorlar ve andıç hikâyeleri icat etmekle uğraşıyorlardı sadece.

Türk medyası, tam bir sömürge medyası gibi çalışıyor: Batılıların, bu ülkeyi savaşmadan kolaylıkla içerden teslim almalarını sağlayacak zemini oluşturmakla, bu milleti birbirine düşürecek işlere imza atmakla meşgul. İslâm'ı şeytanlatırmakla, İslâm'ı hayatımızın her alanından silip süpürmekle meşgul. "Topyekûn savaş" manşetleri ve senaryoları geliştirmekle meşgul. Bütün kutsallarımızı, bizi ayakta tutan bütün dinamiklerimizi bombardıman etmekle meşgul. Medya plazalardan Türkiye'nin kaderini değiştirecek türlü tuhaf senaryolar geliştirmekle meşgul. Bu ülkeyi laik-dinci ayırımıyla bölecek andıç hikayeleri üretmekle meşgul.

Türk medyası diye bir şey yoktur. Çünkü bu ülkenin en temel sorunlarından biridir insan hakları ihlalleri. Bu ülkenin kahir ekseriyetini oluşturan toplum kesimine bu ülke cehennem ediliyor. Bu ülkenin medyası, dünya çapında insan hakları sorunlarının tartışıldığı önemli bir sempozyuma kör ve sağır kalabiliyor.

Ama mesela, bir Hrant Dink'in, bir Orhan Pamuk'un, Türkiye'nin altını oyacak türlü tuhaf konferansların (mesela Ermeni konferanslarının) haberlerini birinci haber olarak, manşetlerden vererek zorla gündemimize sokmakta bir sakınca görmüyor. Hrant Dink'in, Orhan Pamuk'un davalarını medya, elbette ki görecek. Ortada habere konu olacak bir mesele var çünkü. Ama neden bu tür davaları Türkiye'nin meseleleri katına yükseltir ki bu medya. Yabancılar, Batılılara malzeme sunmak için mi? Yabancıların, Batılıların Türkiye'yi köşeye sıkıştırmalarını kolaylaştırmak için mi?

Evet, Türkiye'de Türk medyası tam bir sömürgeci medyası gibi hareket ediyor. En önemli görevini, yani sivil toplumun haklarının ve özgürlüklerinin alanlarını genişletmesi gerekirken, daraltmakla uğraşıyor. Güç ve çıkar çevrelerinin güçlerini ve çıkarlarını meşrulaştırmakla ve pekiştirmekle iştigal ediyor.

Türkiye'de Türk toplumunun ve dünyanın en hayatî sorunlarını tartışan dünya çapında bir sempozyum düzenleniyor ama Türk medyası, ortalıkta yok.

Bu kadar çaplı ve düzeyli bir konferansın gerçekleştirilmesinde kilit rol oynadıkları için Mazlum Der yöneticilerini, özellikle de öncü çalışmalarıyla pek çok işe imza atan Cevat Özkaya ile EDAM'ın genç ve parlak beyinlerinden Lütfi Sunar'ı kutluyorum.
[Yusuıf Kaplan, 30.05.06, Yeni Şafak]

13 Mayıs 2006

‘Vatanı boşver, laiklik sağ olsun!’

Bayım, küresel kapitalizm / emperyalizm ülkemizi tehdit ediyor mu?
- Ediyor.
- Cumhuriyetin kuruluş yıllarından kalma korkuların bir türlü aşılamaması ülkemizde bir bölünme potansiyeli oluşturuyor mu?
- Oluşturuyor.
- Başörtüsü yasağı gibi sorunlar devletle millet arasına psikolojik bir duvar örerek ülkenin birliğine-dirliğine zarar veriyor mu?
- Veriyor.
- Cinayet, ırza tecavüz, gasp, soygun, kapkaç furyaları ufkumuzu karatıyor mu?
- Karartıyor.
- İlkokulları bile etkisi altına alan uyuşturucu ve fuhuş salgını istikbalimizi tehdit ediyor mu?
- Ediyor.
- Bu gidişle Türkiye’nin kendi kendini tüketeceği aşikar değil mi?
- Aşikar.
- Ee? Ne diyorsunuz peki?
- Laiklik diyorum.
- Başka?
- Yine laiklik.
- Sonra?
- Yine laiklik.
- Vatan gidiyor, millet gidiyor, geriye laiklik lafından başka bir şey kalmıyor desem?
- Yine laiklik.
- Bayım, dikkat buyurun, faşizan laiklik saplantınız yüzünden memleketin can çekiştiğini söylüyorum.
- Olsun. Yine laiklik.
- Siz vatan haini misiniz?
- Olabilir. Laiklik sağ olsun.
(Hakan Albayrak, 13.05.06, Milli Gazete)

07 Mayıs 2006

Amerikalılar yenilgiye doymadılarsa İran onları doyuracaktır

ABD’nin İran’ı istila etmeye kalkışması mümkün görünmüyor.
Bana sorarsanız, İran’ın stratejik tesislerinin bombalanması da çok uzak bir ihtimal.
Bombalanırsa ne olur?
Her şeyden önce, Irak’taki Amerikan birlikleri duman olur.
Amerikalılar Irak’ta hâla nefes alabiliyorlarsa, Şiilerin buna izin vermeleri sayesinde alabiliyorlar.
İran’a ilk bomba düştüğü anda Mehdi tugayları başta olmak üzere Irak’taki bütün Şii milis grupları ve İran’dan gelecek yeni birlikler, Amerikan işgal kuvvetlerine aşk ve şevk ile saldıracaktır.
Afganistan da Amerikalılar için cehenneme dönecektir o zaman.
Unutmayalım ki Amerikalıların Afganistan’da tutunabilmelerinde de İran’ın ‘pasif desteğinin’ büyük payı var.
*
10 yıl kadar önce, dönemin ABD Başkanı Bill Clinton, körfez adalarındaki füzelerini geri çekmemesi halinde İran’ı cezalandıracaklarını ilan etmişti.
O günlerde İstanbul’da dönemin İran Büyükelçisi ile görüştük.
Aramızda şöyle bir konuşma geçti:
- Saldırıyı nasıl göğüslemeyi düşünüyorsunuz?
- Merak etmeyin, Amerika bize saldırmayacak.
- Füzeleri geri mi çekeceksiniz yani?
- Hayır.
- Fakat Amerikalılar çok bağlayıcı açıklamalar yaptılar. Bu onlar için bir şeref meselesi haline geldi. Dünya kamuoyu nezdinde küçük düşmeyi göze alamazlar. Sizin boyun eğmeyebileceğinizi de hesaba katmış ve açıklamalarını ona göre yapmış olmalılar.
- Amerikalıların aptallık edebileceği hiç aklınıza gelmedi mi?
- Efendim?
- Aptallık ettiler. Yanlış hesap yaptılar. Sonunda geri adımı onlar atacak.
*
George Bush ve ekibinde rasyonellik hak getire.
Protestan/Siyonist militanlıkları onları İran’da da çılgınlığa sevk edebilir.
Bazı manipülasyon ajanslarından “Amerikan ordusu Irak’ta çiçeklerle karşılanacak” gibi yanlış istihbaratları İran konusunda da alıyor olabilir ve bu yanlış istihbaratlara dayanarak yeni bir maceraya sürüklenebilirler.
Ne olursa olsun, dünya Müslümanlarının ‘korkulu bir bekleyiş’e girmelerini gerektirecek bir durum yok ortada.
Dibe vuracağımız kadar vurmuşuz zaten; bundan sonrası yükseliştir inşaallah.
Irak işgali öncesinde “Amerikalıların geleceği varsa göreceği de var” demiştik.
Geldiler, gördüler ve çatır çatır yeniliyorlar.
Yenilgiye doymazlarsa, İran onları doyuracaktır inşaallah.
[Hakan Albayrak, 01.05.06, Milli Gazete]

30 Nisan 2006

H. M. Enzensberger: Hans Magnus Enzensberger

“şikâyet edemeyiz.
işimizden atmıyorlar bizi.
aç kaldığımız yok.
karnımız doyuyor.
otlar büyüyor,
büyüyor milli gelir,
tırnak uzuyor,
uzuyor tarih.
sokaklar boş.
sağlamca sonuçlandı pazarlık.
canavar düdükleri ötmüyor
n’olsa geçer hepsi.
ölüler vasiyetlerini yaptı.
yağmur seyreldi artık.
daha ilan edilmedi savaş.
acelesi de yok zaten.
otları yiyoruz.
milli geliri.


tırnak yiyoruz.
yiyoruz tarihi.
saklı gizli bir şeyimiz yok.
söyleyecek bir şeyimiz yok.
bir şeyimiz.
saatler kuruldu.
faturalar ödendi.
hepimiz yıkandık.
son otobüs geçiyor.
boş.
şikâyet edemeyiz.
ne bekliyoruz peki?”

20 Nisan 2006

Büyüsün acı!

Acı, duygularının kefesindeki fazladan ağırlıkları döker, dışarı atar. Yükte hafif pahada ağır kaygılara duyarlı kılar kalbini. Acı, kalbinin ibresini, unutup uzakta bıraktığın ölülere, kırılıp gecelere gömdüğün sevgililere göre yeniden ayarlar. Yıkıcı fırtınaları beklemene gerek kalmaz, minicik meltem kıpırtıları bile duygularının kefelerini bir aşağı bir yukarı indirir.

Acı, kendi kabuğunu kıran tohum gibi toprağın ortasına salar seni. Bir teslim oluştur tohumun yaptığı. Kendini kaderin akışına bırakır; yağmurların serinliğine de, rüzgârın hoyratlığına da razı olur. Kabuğunu çatlatarak kendini kendi varlığının dışına taşırır. Sanki bilir ki, kendini kendinden öte taşı(r)manın tek yolu kabuklarından başlayarak kendi bütünlüğüne kıyılmasına izin vermektir, özünü ortaya koymanın yolu kabuğundan sıyrılmaktır; kendini kendinden ötede var etmenin sırrı kendi varlığını gözden çıkarmaktır.

Acı dokununca, tohum gibi dünya toprağının girdaplarına savurur insanı. Ürpertir, korkutur; riskin ortasına kor varlığını. Korunaklı ve konforlu çizgilerin berisinde kalıp hayatı seyreden olmaktan çıkarır seni, sahaya sürer, oyuna katar.

Bir bak, ne kadar çok acı gözlüyor yolunu. Sağdan soldan giderek kuşatıyorlar seni. Beslediğin her muhabbet, ucunda umulmadık bir ayrılığın tohumunu büyütüyor. Tadıyla sarhoş olduğun her sevda, dal uçlarında solgun vedalar besliyor. Bahar, koynunda sakladığı her çiçekle, göğsünde gezdirdiği her kelebekle sonbaharın hüznünü koyulaştırıyor. Mutluluk ve huzur kendi varlığını kuşattıkça; çizilecek kıvama yaklaşır hayatının kabuğu. Olgunlaştıkça dalından üzülmeye başlarsın meyve gibi. Acı, işte o zaman bir rüzgâr gibi gelir ve dalından alır seni. Tamamlandıkça kabuğundan sürgün olmaya ayarlanırsın tohumlar gibi. Acı, işte o an bir yağmur gibi, dokunur ve kabuğundan eder seni.

Acı göğsüne konuk olunca, varlığın iniş çıkışlarına karşı savunmasız kalırsın. Metal yüzlü konforların uzağına savrulur yüzün, ışığa ve gölgeye daha duyarlı olursun. Daha çok dalgalanır bedenin, var-yok arası bir ürpertinin kucağında salınırsın. Acı, duyguların üzerindeki görünmez o soğan zarını soyar; bir yarayı yeniden kanatır gibi yeni baştan sızıların yatağında yıkar seni. Suskunlukların örttüğü, tereddütlerin kör ettiği, unutuşların sağırlaştırdığı ne varsa, hepsinin üzerini açar, hüzne karşı çıplaklaştırır kalbini.

Kalbin taraçalarına düşen yağmurlar gibidir acı. Yağdıkça, kalbin toprağına gömülü tohumları uyandırır, vahşi çiçekler açtırır göğsünde. Değil mi ki, toprağın en çok yaralı olduğu yerde açar en güzel güller; sen de acının yarasına aç göğsünü. Yaralanmaya razı olmazsan, tohumlara beşiklik edemezsin, kazılıp karılmayı göze almazsan ekinlere annelik edemezsin.

Kıpırtısız bir denizi avucunda çalkalayıp duran kara suratlı bir fırtına gibidir acı. Kıyılarından taşırır seni; adını bilmediğin, sınırlarını tahmin edemediğin dere yataklarına koşturur seni. Yüzün bulanır, diplerinde saklı olan kirler tozlar yüzüne balkır. Ruhunun kuytularında uyuttuğun tortular uyanır, kalbinin odacıklarında paslandırdığın cam kırıkları savrulur, dudağına varır; diline damağına batar, gözlerinin pervazına yığılır.

Kendini hiç dinlemeyenlerin ülkesinde, ölgün ışıkların gölgesinde, kendi üzerine kıvrılıp duran yumak yumak acılarız her birimiz. Büyüdükçe, varlığımızın her köşesine, bedenimizin her hücresine acının köklerini uzatıyoruz aslında. Uzattıkça da dallandırıp budaklandırıyoruz acılarımızı.

Ama, uyansın istemiyoruz acılar, kımıldayacak olurlarsa hemen kamçılıyoruz. İçimizde sakladığımız yangınları inkâr ediyoruz; konuşmaya niyetli acıları susturuyoruz. Acılarımızı uyuta uyuta, kendi varlığımızı da yumuşak ve yapışkan bir anestezinin kuytusuna terk ediyoruz.

Bir olta gibidir acı. Ağza alması kolay; hepi hepsi iki hece. Ama varlığını hissettiğinde alıştığın sulardan çekip alıyor seni. Seni senden öte atıyor. Varlığının sınırlarına dokunduruyor kalbini. Zamanın duvarlarında parçalıyor emellerini. An’ın ürpertisini bir bıçak gibi göğsüne sokuyor.

Acı, ayağına yapışmış kırık cam parçaları... Yürüdükçe tüketiyor seni, tükettikçe sivriltiyor duygularını. Varlığının sessiz kıpırtılarında sana, seni yeniden hatırlatıyor, ruhunun incecik yarıklarından dışarı sızdırıyor seni.

Acın yoksa, ruhun bedeninde uyuyakalmış demektir. Acın yoksa, kendini kendine hapsetmişsin demektir.
(Dr. Senai Demirci Zaman-Turkuaz, 02.04.2006)

12 Nisan 2006

Müslüman bekárlar kulübü

PEYGAMBER’in "Evleniniz" öğüdü ortada öylece dururken...

"İslam’da dörde kadar serbest" konulu tartışmalar her daim gündemdeki yerini korurken...

İslami camiada "bekar"a hiç de iyi gözle bakılmazken...

Erkek ve kız çocuklarının, "erkenin erkeni" yaşlarda "baş göz edilmeleri" neredeyse ideolojik bir tutuma dönüşmüşken...

İşte bakın, İslami camianın meşrepleri farklı ama etki güçleri sınırsız beş önemli ismi, "müzmin bekarlığı" seçmiş durumda!

Sağ olsun, Haftalık Dergisi’nden Sevda Alkan, camiada herkesin bildiği bu acayip elektrikli konuyu, hiç de sansasyona kurban etmeden acayip şefkatli bir şekilde ele alıp anlatmış. Ben de ondan aldığım ilhamla...

Bu beş İslamcı bekarın bendeki izdüşümlerini yazıyorum.

Tanıştırayım, işte "Müslüman bekarlar kulübü"nün beş üyesi:

* * *

NURİ PAKDİL Türkiye’nin en kara, en karanlık yazarıdır. Oğuz Atay’dan bile daha karadır... Köylülüğü aşıp şehirli olmakla kalmamış, bir de tutmuş şehirliliğin sancılarına sardırmıştır. "Doğu" diye inleyecek kadar Doğu tutkunudur ama Batı’ya da sonuna kadar açıktır: Paris’ten yeni geldiğini söyleyen bir dostunu "Paris’i gören göz öpülmez mi" diye karşıladığı rivayet edilir. Herkesin 15 dakikalığına şöhret olduğu şu tuhaf dünyada, 70’ini aştığı halde bugüne kadar ne bir röportaj vermiş, ne de herhangi bir televizyon programına çıkmıştır. Kitaplardan öğreneceği bir şey kalmadığı gün, bütün kitaplarını yakmıştır. Hakiki bir münzevidir. Bekarlığı kendisine acayip yakıştırmıştır. Bazen Ankara’da Kuğulu Park’ta kuşlara yem atarken görüldüğü iddia edilir.

SEZAİ KARAKOÇ Doğu’nun gururlu çocuğudur. Başından sonuna kadar münzevidir. Ve gelmiş geçmiş en anti-medyatik şairimizdir. Mülkiye’de okuyan Muazzez Akkaya adlı bir kadın için yazılan "Mona Rosa" adlı şiiri, Türk şiirinin en görkemli "imkansız aşk" şiiridir... Bu şiirle ilgili en az 20 farklı "kırık aşk hikayesi" anlatılır, hangisinin doğru olduğunu kimse bilmez. Ancak bilinen gerçek şudur: Sezai Karakoç, biraz da o "imkansız aşk"ın etkisiyle evlenmemiştir.

SAİDİ NURSİ Takipçileri en az sekiz kola bölünmüştür: Kitaplarını okuyanlara "Okuyucu", yazanlara "Yazıcı" dendiğini söyleyelim de gerisini siz anlayın. Acayip sinematografik bir hayata sahiptir. Düşünün: İlk gençliğinde Enver Paşa’nın ordusunda at koşturmuş ve Ruslara esir düşmüştür. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde "İrticanın sembolü" olarak algılanmıştır. 27 Mayısçılar, "mezarı türbeye dönüşmesin" diye cesedini bilinmeyen bir yere gömmüştür. Evlenmemesi ’artistik’ nedenlerden değil, "hizmet"e adanmışlıktandır. Çünkü o, kendisinin kitaplar yazmak için gönderilen özel bir insan olduğuna kesin iman etmiştir.

FETHULLAH GÜLEN Tipik bir Saidi Nursi takipçisiyken, "şeyhini aşan mürit" gibi, kendine özgü bir ekol oluşturmayı başarmıştır. Bekar kalma nedeni, Saidi Nursi’nin bekar kalma nedeniyle aynı değildir. Saidi Nursi "özel biri" olduğu için evlenmezken, "Sıradanın da sıradanıyım" tarzında aşırı tevazu gösteren Gülen’in evlenmeme gerekçesi farklıdır: "Acaba evleneceğim kadının başına dert olur muyum" düşüncesi.

MEHMET ŞEVKET EYGİ Sultanahmet’te duvarları hat sanatının önemli örnekleriyle süslü o "eski" evde yaşıyor. Evlenseydi ne olurdu? Galiba birbirlerine ömür boyu "sen" yerine "siz" demeyi seçen, eski usul çiftler gibi bir şey ortaya çıkardı. Eşi ona "Mehmet Şevket Bey" diye hitap ederdi. Tabii o da eşine aynı saygı dolu seslenişle seslenirdi. Ecdat Mehmet Şevket Bey yapımı küçük, güzel bir cami karşısında içinin titremesi, onun "camianın dişil özellikleri en vurgulu ve belirgin" yazarı unvanına sahip olması için yeter de artar bir nedendir. Bu beş isimden yalnız o "İslam’da evlilik esas olduğu halde neden evlenmediniz" sorusuna yanıt hazırlamıştır. Şöyle der: "Dinde evlilik tavsiye edilir ama hicri ikinci asırdan sonra istisnai olarak yalnız yaşamak da meşru kabul edilmiştir."

(A.HakanCoşkun, 12Nisan2006,Hürriyet)

01 Nisan 2006

Varsa paran pulun, yasa senin kulun...

Kahramanlarımız kime benzer?

Bizi biz yapan kendimize anlattığımız hikayedir. Kendimize anlattığımız hikaye hep değişir. Kirkkegard'ın ifadesiyle mutlu zamanlarda anlattığımız hikaye ile mutsuz zamanlarda anlattığımız hikaye farklıdır. Onun için, mutsuzun dünyası mutlunun dünyasından tamamen başka bir şeydir. Ama kendimizi mutlu etmek için anlattığımız hikayede, kendimizi ironik bir kahraman olarak kurguladığımızda ciddi bir sorun var demektir. Yanlış anlaşılmasın kişinin kendisiyle dalga geçmesi, kendi kusurlarını görmesi erdemdir elbet. Ama bu kusurunu meziyet ve başarı unsuru olarak ortaya koymaya kalktığında durum değişir.

"Bizi Biz Yapan Hikayeler"in müellifi Randhal kahramanları beş döneme ayırıyor:

Mitoloji kahramanları
Romanesk kahramanlar
Destan kahramanı
Hayat kahramanları
İronik kahramanlar.

Kendimizi nasıl bir hayatın kahramanı olarak görüyoruz?

Fevkalade şartlar içinde ortaya çıkmış fevkalade özelliklerle donanmış bir kahraman mı?

Fevkalade şartlar içinde, hiçbir insan üstü donanımı olmadığı halde kahraman olmuş biri olarak mı?

Sıradan bir hayatın ortasında, her faninin sahip olduğu özellikler içinde her şeye rağmen yenilmemiş bir kahraman mı?

Yoksa sıradan olayların içinde, herkesi kendine güldüren kötü bir Şarlo taklidi olarak mı?

Türk tarihine baktığımızda mitolojik kahramanlar yoktur. Kahramana insanüstü özellikler atfetmek İslam sonrası için uygun bir durum değildir. İslamiyet'ten önceki tarih dönemlerinde mitolojik özellikler taşıyan hikayeler olmakla birlikte, bu hikayeler bizim kendimize anlattığımız içselleştirdiğimiz hikayeler değildir.

Müslümanların kahramanlığı, tek saikin Allah'ın rızasını kazanmak olduğu, "gayret bizden tevfik Allah'tan" ilkesine dayanır.

Romanesk kahramanlar var mıdır?

En çok destan kahramanları vardır bizim kendimize ve başkalarına bizim hikayemiz olarak sunduğumuz metinlerde. Fevkalade şartlar altında hiçbir insanüstü özelliğe sahip olmadığı halde "kahraman" olmuş, insan kalarak kahraman olmuş hikayelerdir bunlar. Köroğlu, Dadaloğlu gibi aklınıza gelebilecek bütün destan kahramanlarının ortak özelliği, adaletsizliğe karşı duruş hikayeleri olmalarıdır.

Halkın belleğinde kazılı duran destan kahramanlarının hepsinin adaletin peşinde olarak kahramanlaşmış olmaları boşuna değildir. Elias Canetti Kitle ve İktidar adlı eserinde; sokaktaki adamın kendisini bir ulusun ferdi olarak görmesi safhası üzerinde durur. Sokaktaki adam, ulusunun tarihi hakkında kesintisiz bir bilgiye ve tarih şuuruna sahip olmadığı halde, kendini ulusun bir parçası olarak görmeye devam etmesini kitle sembolü ile açıklar Canetti:

"Bir milletin kendisine ilişkin bilinci ancak ve ancak simgesi değişirse değişir."

Üst kimliğin harcı olarak duran adalet Türkiye'de yaşamakta olan insanlar için "kitle sembolü" olmaktan çıkıyor/çıkarılıyor mu? Hukuk üzerine yaptığımız tartışmalar, hukukun üstünlüğünden ziyade kişiye göre adalet, kişiye özel adalet kavramlarını mı geliştiriyor? "Varsa paran pulun, yasa senin kulun"a doğru evrilmiş bir anlayış, sokaktaki adamın dilinde sakız haline geldiyse, kitlenin sembolünü tekrar tekrar düşünmek lazım.

Adalet, Türkiye'de yaşayan insanların üst sembolü olmaktan çıktığında kahramanlık hikayeleri çapulcu hikayelerine dönüşür. Son yıllarda medyada çok fazla yer tutan gasp, soygun, yankesici haberlerinin kitle sembolünü imha eden bir işlevi olduğunu hatırlatmak isterim.

Her türlü kötü ve haksız haberin ardından "Burası Türkiye" klişesi ile adaletsizliğin yurduna hoş geldiniz şifresi tekrarlanıyorsa, kitleyi bir millet şuuruna bağlayacak olan yeni sembolün ne olduğuna bakmak gerekecek.

Çanakkale Savaşı'nın 91. yıldönümünde bazı çevrelerin, zaferi yorumlamak için şehitlik mertebesini "din dışı" bir alana taşıma gayreti üzerinde düşünmek bu bakımdan önemli. Zafer yıldönümlerinde bile "bir" olmayı engellemeye çalışan bir gayret var son yıllarda. Kitlenin, zafer ile "millet" kılınması böylece engellenmiş oluyor.

Kahramanlarımız neye benziyor! Her çevre geçmişten kendine benzeyen kahramanlar çıkartarak milleti kuru bir kitleye indirgiyor.

(Buradan alıntı...)

18 Mart 2006

13 bin kişi fuarda görüp sipariş etti

Birkaç ay önce Frankfurt’ta tanıtılan Audi’nin ilk SUV aracı Q7’ye ilgi Cenevre fuarında da devam etti.

Bugüne kadar 13 bin kişinin sipariş verdiği Q7’nin Türkiye’den de 150’nin üzerinde talep aldığı belirtiliyor. Mayıs başından itibaren satışa çıkacak olan Q7, ilk etapta biri 4.2 litre 350 beygir gücündeki benzinli ve 3 litre 233 beygir gücünde TDI motor seçeneğiyle ithal edilecek.
05.03.2006/Zaman Gazetesi

24 Şubat 2006

Bir de bu mercekten bakalım...

Kadının biri İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerine çocuğunu getirir. "Hocam oğlum çok şeker yiyor. Nasihat etseniz de yemese" diyerek derdini açar. İmam Azam bir kadına, bir de çok şeker yediği için kendisine getirilen çocuğa bakar.


Kadın merakla hoca efendinin ağzından çıkacak sözü beklemektedir. Bir iki dakika geçtikten sonra, İmam Azam, kadına kırk gün sonra gelmesini söyler.

Kadın nasihat beklerken kırk gün sonra çağrılmasına şaşırır amma velakin hocanın elbet bir bildiği vardır diyerek, evinin yolunu tutar.

Kırk gün sonra yeniden İmam-ı Azam'ın huzuruna gelir.İmam Azam bu defa çocuğa derin derin bakar ve "Evladım çok şeker yeme" der.

Başka ... Başka bir şey yok. Kadın yine şaşırır. Sadece bir cümle söyleyecek idiyse niye kırk gün bekletti ki! İçine düşen merakı şaşkın bakışlarına emanet ederek yine evinin yolunu tutar. Umduğunu bulamamıştır. Hayal kırıklığına uğramıştır. Bir tek sözle nasihat mı olurmuş! Dua edeceğini, okuyup üfleyeceğini beklerken üstelik. Zaten kendisi de bütün gün oğlum şeker yeme demiyor mu?

Aradan birkaç gün geçer kadın yine çıkar İmam Azam'ın huzuruna. Bu defa mutlu ve meraklı. "Hocam" der "nasihatiniz işe yaradı. Oğlum artık eskisi kadar şeker yemiyor. Ama bunu demek için neden kırk gün beklediniz? İlk getirdiğimde nasihat etseniz olmuyor muydu?"

İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin cevabı bütün çağları kuşatacak ibreti barındırır. "Ben de çok şeker yerim. Çocuğa şeker yeme diye nasihat edebilmek için önce benim şekeri bırakmam gerekiyordu. Kırk gün boyunca edeceğim nasihatı önce kendi nefsimde uyguladım. Ancak şeker yemeği bıraktıktan sonra çocuğa şeker yememesini nasihat edebilirdim."


II-

İstanbul'un ilçelerinden bir ilçe. Kaymakam Bey ile vatandaş arasında bir anlaşmazlık alanı doğuyor. Vatandaşlar bir araya gelerek Kaymakam Bey'e dertlerini birinci ağızdan anlatmak için toplanıyorlar.

Kaymakam bey "hak arayışında" olan vatandaştan hiç hoşlanmadığını zengin bir vücut dili ile ortaya koyuyor. Mesela mı? Orada bulunan tesettürlü kadının koluna, elinin tersi ile vurup " senin burada ne işin var " diyerek... Cümleyi tamamlayamıyorum.

Olay tam da Danıştay kararının infial uyandırdığı hafta vuku buluyor. AK Parti iktidarında bir kaymakam nasıl oluyor da, tesettürlü bir kadını "senin burada ne için var" diyerek mekan dışına itebiliyor? Bu cümleden tesettürlü kadını taciz edemez ama başı açıkları edebilir anlamını çıkarmayacağınızı elbette biliyorum. Ama kem gözler,alacalı kalpler için izahımızı yapalım yine de. Tesettürlü kadın vurgusu yapmamın sebebi: Kaymakam bey, orada bulunan başı açık kadınlara böyle bir muamelede bulunmuyor. Başı açık kadınları "hak arama/hesap sorma" eylemi içine yakıştırıyor. Ama tesettürlü kadını, sanki mahremi olan bir kadınmış da, el aleme karşı kendisini mahcup ediyormuş gibi bir eda ile mekan dışına itiyor. Hadi sen evine demeye getiriyor elinin tersini kadının koluna vurarak. Bu olayın sembolik değerine, Danıştay'ın kararı ile aynı hafta yaşanmış olmasına dikkatinizi çekiyorum.

Devletin tesettürlü kadınları "aşağılama" biçiminden şikayetçi görünenler, ellerine fırsat geçtiğinde bu aşağılama dilini içselleştirdiklerini fark etmedikleri sürece, başörtüsünün özgür olması pek mümkün gözükmüyor.Yani,yüksek lisansını,doktorasını yapmış tesettürlü kızları başka yerde iş bulamazsınız zaten diyerek başı açık elemanlarının üçte bir maaşına çalıştıran iş verenler, karşılaştığı tesettürlü kadın ile adab-ı muaşerete uygun bir dil ile iletişim kuramayanlar olduğu sürece, hele hele bir kaymakamın şiddetine maruz kalınmaktan kurtulunmadıkça ...Başörtüsüne hürriyet alanının açılması ZOR.

Mesleğinden atılmış yüzlerce öğretmen, nasıl bir hayata maruz kalıyor, bu öğretmenlerin eşleri,çocukları maddi ve manevi hangi sıkıntılarla boğuşuyor ...!!!

Yani başörtüsüne hürriyet alanı açmaya talip görünenler, kendi nefslerine "şeker yeme" diyemedikten sonra... "Bazıları"nın verdiği kararları konuşup durmanın, eyvah evimize de gelecekler korkusunu seslendirmenin bir anlamı ve işlevselliği yok.

[ Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, 24 Şubat 2006, Yeni Şafak ]

06 Şubat 2006

Efendimize karikatürlü hakaret meselesi

Bize diyorlar ki: “Peygamberinize sövdük, çünkü fikir ve ifade özgürlüğü var. Siz bu özgürlüğü tanımaya yanaşmadığınız için şimdi Peygamberinize daha çok sövüyoruz. Peygamberinize sövülmesine alışmanız, bunu içinize sindirebilecek kadar olgulaşmanız gerekiyor. Sizi olgunlaştırana kadar, sizi demokrat yapana kadar, size fikir ve ifade özgürlüğünü öğretene kadar, size Batılı değerleri kabul ettirene kadar Peygamberinize söveceğiz.”
Aşağılık herifler! Yunan felsefesi, Rönesans, Aydınlanma, Fransız Devrimi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi vs, vs, vs’den mütevellit Batı terbiyesinin hülasası bu demek; Hazret-i Muhammed’e (sallallahu aleyhi vesellem) sövüp saymak! Ve Batı’nın İslam dünyasına sunduğu özgürlük, demokrasi, insan hakları formülü bu demek; Hâtemul Enbiya’ya hakareti normal karşılamak! Buna var mıyız? Resulullah’ın tahkir edilmesine alışabilir miyiz? Bunu normal karşılamayı ‘öğrenebilir’ miyiz? Haşa! Asla ve kat’a! Kanımız ve canımız Efendimize kurban olsun.
Bizim için hiçbir özgürlük Resul-i Ekrem’den değerli değildir. Öyleyse biz “Batılı değerler”i özümseyemeyiz. Öyleyse biz Batı’yla hep çatışma halinde oluruz. Öyle olduk, öyleyiz ve öyle olacağız. Dikkat: Bu bir medeniyetler çatışması değil. Bu, medeniyet ile barbarlık arasında bir çatışma. Bir tarafta Hz. Musa’yı ve Hz. İsa’yı “aleyhumusselam” diyerek anan ve baş tacı eden İslam Medeniyeti, öbür tarafta Hz. Muhammed’e sövmeyi marifet sayan Batı barbarlığı.
Haçlı istilasına bizzat şahit olan Üsame İbn Munkız’ın “İbretler Kitabı”nda Frenklerden “vahşi hayvanlar” olarak söz edilir. Emin Mâluf ise “Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri” adlı eserinde Türklerin Frenkleri hep “yamyamlar” olarak hatırlayacaklarını yazar. Elhak, biz Frenkleri vahşi yaratıklar olarak tanıdık ve 1000 yıldır ehlileşmelerini, medenileşmelerini, yontulmalarını, adam olmalarını bekliyoruz. Nafile. İçlerinde oturup doğru dürüst konuşabileceğimiz ve anlaşabileceğimiz pek çok insan olmakla beraber, Frenkler, genel olarak, Haçlı Seferleri’nden neredeyse 1000 yıl sonra hâla aynı yerdeler. Kendilerini hâla mukaddesatımıza söverek gerçekleştiriyorlar. Ve 1000 yıl önce (daha doğrusu 1000 yıldır) Müslüman esirlerini Hz. Muhammed’e sövmeye zorladıkları gibi, bugün de, medeni olmak için Hz. Muhammed’e sövmeyi normal karşılamak gerektiğini söylüyorlar. Bunu bir özgürlükçülük, demokratlık, insan hak ve hürriyetlerine saygı gereği olarak (!) İslam dünyasına dayatmaya çalışıyorlar. İnanılır gibi değil, ama Peygamber Efendimize hakaret etmeyi öyle büyük bir hak ve hatta görev olarak görüyorlar ki, bir Danimarka gazetesinde yayınlanan o iğrenç karikatürleri savunmayı bir şeref meselesi, bir namus meselesi haline getirdiler. Batı’yla İslam dünyasını karşı karşıya getirmek pahasına büyütüyorlar bu meseleyi; Norveç, Alman, Hollanda, Fransız gazeteleri de Efendimizi tahkir eden o karikatürleri yayınlıyor; “Özür dilemek yok! İslam dünyasına taviz vermek yok! Medeniyetimizi sonuna kadar savunacağız!” diye bas bas bağırıyorlar. Böyle şerefin, böyle namusun, böyle medeniyetin içine tüküreyim!
Hazret-i Musa’ya, Hazret-i İsa’ya ve Hatemul Enbiya Muhammed Mustafa’ya selam olsun.
[06.02.2006, H.Albayrak, Milli Gazete]

24 Ocak 2006

Kadın ve tasavvuf

Türk Kadınları Kültür Derneği ve Ailem Türkiye birlikte “Kadın ve Tasavvuf” konulu bir günlük sempozyum düzenledi. 16 Aralık’ta gerçekleşen toplantıda yerli ve yabancı bilim adamları, mutasavvıflar ve tasavvuf ehli kişilerin güzide topluluğu akılları ferahlattı.

Samiha Ayverdi’nin doğumunun 100. sene-i devriyesi hatırasına düzenlenen toplantı, mistisizmde kadına bakışı inceledi.

“Kadını tanımak, insanı tanımak; insanı tanımak Allah’ı tanımaktır” diye başlayan el kitapçığında insanın İlahi cevher olarak yorumlanışı var. Batı’da “insan insanın kurdudur” diyen ve yalnızlığı öven, onu överken kendi dışındaki insanları “iki ayaklı hayvan” diye niteleyen filozoflarla taban tabana zıt bir insan tasavvuru. Elbette, insana böyle bir bakış ve tasavvurun felsefesini kuran bu büyük âlimler kadından nefret edeceklerdi. Hepsinde Schopenhauer’den Nietzsche’ye, kadın düşmanlığı vahşi, deli incir gibi fışkırır. Kadından nefretleri gemlenemez bir at gibi tepinir durur sayfaların arasında. Oysa bizim kitabımızda “Allah insanı kendi suretinde yarattı.” der. Adem’den de Havva yani kadın zuhur etti. Allah, er ve kadın. Kabulümüz bu. Batı ise ilk günahın adını kadın koyar.

Erkek ve kadının bedene tabi olduğu Batı’ya göre bizde ruh asla vücut haline girmez. Kadın ya da erkek tamamıyla “fenafillah” mertebesine ererlerse, vücutları nihayet bulur. Er kişi olur. Her ne kadar zahir cihetiyle erkek kadına galip görünse de kadın mana cihetiyle erkeğe galiptir. Kadına hürmet manto tutmak ya da kapı açmakla sınırlı gösteriş değildir. Kadına hürmet, ona her zaman için incelikle davranmaktır. Ârif kişinin kadına hürmeti, Allah’a muhabbetidir. Nerede ârifliği arayan dersen, ariflik içimizde isimsiz durur.

Yaratılışta erkeğin bir parçası olan kadın, hakikat itibarıyla erkeğin aynıdır. Bütünün parçaya muhabbeti, diğer eşyaya muhabbetinden fazladır elbette. O nedenle Hz. Mevlana der ki: “Kadınlara muhabbet etmeyen ve mağlup olmayanlar, akılsız cahillerdir. Muhabbet eden ve mağlup olan ise akillerdir (akıllılar). Onun için, hayvan dişisine muhabbet etmez ve mağlup olmaz. Bu insana verilmiş bir haslettir.” Bunu bir konferansta söylediğimde erkek dinleyicilerden biri ‘Bu gerçekten var mı, siz mi uydurdunuz?’ diye sormuştu. Ne kadar dine uzak yakın anlayın artık. Kadına bakışından vazgeçmek ne kadar zor geliyor.

Allah’ın yaratıcılık sıfatına mahzar ettiği kadının fendini, cinselliğini kullanarak para, makam ya da istediğini elde etmesinin konumuzla bir alakası yoktur. Hz. Mevlana, “O Hakk’ın pertevidir, Hâlık’tır güya, mahluk değildir.” der: “Hakk, güya bu ince perdeden görünür.” buyurur.

Allah’ın indinde makbul olan Hz. Meryem için okuduklarımız onun ruh makamına erişmesinin kanıtları. Nefis ruhun ham halidir. Hz. Mevlana, ‘Üzüm korukken nefs, olgunlaşıp üzüm olunca ruh adını alır.’ diyor. Hz. Meryem, Hz. Hatice koruğun üzüm olma halidir.

‘Kadın insanı Allah’a yaklaştırır ve erdirir’ diyen İbn-i Arabi Hazretleri ile ilgili Lübnan’dan gelen Prof. Su’ad El Hakim müthiş bir konuşma yaptı. Onu daha sonra yazacağım, bütünlüğü bozmamak için.

Aşkın kadındaki tezahürü TEK’i sevmeyi, TEK’ten de Allah’a gitmeyi ifade eder. Kadınlar tek bir erkeği sever ve âşık olurken erkeklerin çoklu yerlerde dolaşması İbn-i Arabi’de açıklanır gibi. Tek kadını Hz. Hatice’yi ölünceye kadar ve sonrasında hep seven Peygamberimiz neden Müslüman erkeklerin örneği değil acaba? Tıpkı Batılı zihinler gibi onu çok eşli düşünmek hoşlarına gittiğinden mi? O dönem ve koşulların çokluğunun bugünün anlamıyla ilişkisi olmadığı aşikar. Bugünün gözüyle dünü toparlayıp işine geleni almak hak mı?

Aşk önce kadından zuhur etmiştir. Aşk, Allah’ın sıfatıdır. Hz. Âdem, aşkın zuhurunu Havva’dan gördüğü için ona âşık oldu. Resüllullah Efendimiz de; “Bana sizin dünyanızdan üç şey sevdirildi; kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz.” dedi. Namazla eşdeğer sevgide kadına kusur edenler utansın. Türk Kadınları Kültür Derneği Başkanı Cemalnur Sargut Hanım insanın erlik makamını böyle tarif eyledi.
[Nevval Sevindi, 25.12.2005, Zaman-Turkuaz]

18 Ocak 2006

Hiç Pörsümem Sanan Kadın

Domaniç Dağlarının Yolcusu ve bir muhafazakârlık öyküsü
Şukûfe Nihal, ilk basımı 1946 yılında yapılan Domaniç Dağlarının Yolcusu isimli kitabıyla tekrar gündeme geldi. Fakat, bu sefer ortada bir gariplik vardı. Çünkü, bazı tanıtım metinlerinde ve yorum yazılarda, Şukûfe Nihal’in “muhafazakâr” olduğu söyleniyordu.
Garip ama gerçek: Dini inancı zayıf olan, hatta hiç olmadığı iddia edilen biri, öldükten sonra muhafazakâr olup çıkmıştı. Demek, ölüm insanı dindar yapıyor(!)
İnsanları ve olayları kendi dönemi içinde değerlendirmez isek, hataya düşebiliriz. Nitekim, Şukûfe Nihal’a “muhafazakâr” diyenler bu hataya düşmüşlerdir. Doğrudur, Nihal’e bu günden bakarsak, etek boyunu uzun tuttuğu ve açık yakayı tercih etmediği için ona muhafazakâr diyebiliriz. Fakat yaşadığı dönemden bakarsak, neredeyse bütün kadınların çarşaf giydiği bir dönemde, başını açması, onun muhafazakâr olmadığını göstermesi açısından yeterli bir örnektir.
Sözgelimi, İsmet İnönü’ye 2006 yılından bakarsak, bir iki örnek vererek, onun muhafazakâr olduğuna insanları ikna edebiliriz. Fakat, özellikle 1940 ile 1950 yılları arasındaki icraatlarına o günlerin gözüyle bakarsak, İnönü’nün “dine soğuk olduğunu” söylemek, abartı sayılmaz.
Geçelim.
Yapılan yorumlarda, Şukûfe Nihal’in sık sık yurt gezilerine çıkması hasebiyle, Anadolu insanını iyi tanıdığı, bu insanların ruhundan anladığı belirtiliyor. Bu görüşe katılmak mümkün değil. Sözgelimi, bir gezi için Dumlupınar’a gider ve orada, köylü kadınlarıyla sohbet etmek, onlara bir iki şey sormak ister. Kitabında bunu ayrıntılı bir şekilde anlatan Nihal, köylü kadınlarının kendisine “aval aval baktığını” yazmaktadır. [Sayfa 51] İyi niyetli olmuş olsaydı, “şaşkın şaşkın baktılar” derdi.
Yine, evine misafir olduğu köy ağasının hanımını şöyle tarif ediyor: “Bir aralık, ağanın karanlık bakışlı karısıyla konuştum.” [Sayfa 68]
Kitap boyunca, “Zavallı köylüler, zavallı kadınlar” ifadelerinin çok sık kullanıldığını da hatırlatalım. Burada söz konusu olan şey, bir acımadan çok, bir küçük görmedir.
Köy ve kasaba gezilerinde, sanki müzeyi ziyaret ediyormuş gibi bir tutum sergiler. Yabancıdır. Katılımcı değil, gözlemcidir. Ancak, “ilginç” bulduğu şeye dikkat kesilir.
Anadolu’yu ve Anadolu insanını anlattığı yazıları, şiirleri, samimiyetten uzak, her haliyle yapmacıktır.
Bir kaç gün önce, Ülkü dergisinin Mart 1944 tarihli 59. sayısını buldum. Tesadüfe bakın ki, dergide, Şukûfe Nihal’in Sabah Kuşları isimli şiir kitabını konu edinen bir yazı vardı. İsmail Karan ve Turhan Oğuzkan’ın birlikte kaleme aldıkları eleştiri yazısı, özetle şunu söylüyor: “Kitaptaki birçok parçalar yaşanmamış etkisi yapıyor. Bazı parçalarda, hele Ayşe, Köy Kızlarına ve Uludağ’ın Çobanları’nda belli bir yapmacılık vardır. Söz açılan çobanların, köy kızlarının havasına girilememiştir. Bunlar bir akıntıya uyularak zorla yazılmış duygusunu vermektedir.”
Sözünü ettiğim şey, işte bu. Yine de Domaniç Dağlarının Yolcusu’nu hafife almamalıyız. Çünkü kitapta, belgesel öneme sahip bazı bölümler, bazı şahitlikler bulunmaktadır. Mesela, yaşlı bir kadının şu sözleri, kitabı önemli kılan unsurlar arasındadır: “Hiç sönmem sanırdım. Bulutta düğün var deseler, tırmanıp çıkmak isterdim; meğer insan nasıl da kendinden geçermiş...”
Kitabın konusuna da kısaca değinelim: Şukûfe Nihal, Kurtuluş Savaşı sırasında Domaniç’te yaşanan trajik bir olayı duyar ve bu olayın şahitlerini bulmak için yollara düşer. Kitap, bu arayışın hikayesidir.
Toparlarsak; Domaniç Dağları’nın Yolcusu, edebi olarak başarısız bir kitaptır. Fakat yazarın gayreti, çabası, bu başarısızlığı hafifletmektedir.
(İbrahim Tenekeci, 18.01.06, Milli Gazete)

17 Ocak 2006

Noel Baba Meselesi

İnanamıyorum.
Bir yazımda Yelda Eroğlu'nun "Sokaklarda başı külahlı manyaklar dolaşıyor.
Kendinizi yılbaşı kâbusundan koruyun." ifadelerine yer verip "Şükran Günü hindisi", "Kristmıs Ağacı" ve "Noel Baba"nın Müslüman bir toplumda genel kabul görmeye başlamasını içime sindiremediğimi söyledim ya… Dostlarımıza ait bir internet haber sitesinde Bekir Coşkun'laştığımı yazmışlar. Bekir Coşkun'un Müslümanlara hakaret etmesi gibi, ben de yılbaşını kutlayanlara hakaret etmişim.
Farklı hayat tarzlarına tahammülüm yokmuş. Al Hakan Albayrak'ı, vur Bekir Coşkun'aymış.
Allahumme Sabirîn!
Bu nasıl mantık yahu?
Ben, "Ey Hıristiyanlar! Sizin bu Noel Baba hayranlığınız var ya, tam bir manyaklık!" mı dedim?
Hıristiyanların "Şükran Günü", "Noel" veya "yılbaşı" kutlamalarına bir laf mı ettim?
Bırakın Hıristiyanları, Müslümanların yılbaşı kutlamaları bile o yazının konusu değildi.
"Noel Baba bizim neyimiz olur?" diye sordum ben. Ve merhum Arif Nihat Asya'nın 40 yıl önce yazdığı bir yazıyı naklederek, hiçbir şeyimiz olmadığını, içimizde Batı ajanı olarak bulunduğunu, Türkiye'yi İslam ülkesi olmaktan çıkarma tezgâhında bir güzel kullanıldığını anlatmaya çalıştım.
Bu gibi yazılar, farklı bir hayat tarzına hakaret değil, kendi hayat tarzımızı koruma (daha doğrusu kurtarma) çabası olarak görülmeli değil mi?
Ne yani; bir televizyon programında kelimesi kelimesine "İslam şeytani bir dindir" diyen ve İkiz Kuleler'e saldırının faturasını "İslam inancı"na çıkaran ABD'li protestan fundamentalist vaiz Franklin Graham'ın Türkiye'deki adamlarının misyonerlik faaliyetlerini alçaklık olarak nitelediğimiz zaman da Bekir Coşkun'laşmış mı oluyoruz?
Farklı dinlere saygısızlık etmiş mi oluyoruz?
Hoşgörüsüz ve antidemokratik davranmış mı oluyoruz?
Toplumun mahvedilmesine seyirci kalmamız isteniyor!
Üzerimizden silindir geçerken gıkımızı çıkarmamamız isteniyor!
"Elhamdülillah Müslüman'ız, ama bunun hiç önemi yok" dememiz isteniyor!
Öyle "hoşgörülü" ve "demokrat" olmalıyız ki, düşman (evet evet, DÜŞMAN) bizim Müslüman kimliğimizi alenen tahkir ve tezyif ederken ve üstelik bizi de kendi Müslüman kimliğimizi alenen tahkir ve tezyif eder hale getirmeye çalışırken "Buyrun efendim, devam edin efendim, in Turkey no problem efendim" demeliyiz!
Bunu istiyorlar!
Dostlarımıza ait o internet haber sitesinde bana saldıran kardeşim kızacak ama ben böyle diyecek kadar manyak değilim!
Hamiş:
Plajda göğüsleri açık halde güneşlenen bir kadın ve altında "In Turkey No Problem" (Türkiye'de sorun değil) yazısı...
Böyle bir kartpostal var.
Turistlere itimat telkin eden bir kartpostal...
"Türkiye denince aklınıza Müslümanlık, ar, haya, namus, ahlak filan geliyordur, ama yanılıyorsunuz; Türkiye bunları aştı; Türkiye bir İslam ülkesi olmaktan çıktı; Türkiye'nin mentalite olarak Batı ülkelerinden hiçbir farkı kalmadı" mesajını veren bir kartpostal...
"'Noel Baba' neyimiz olur?" diye sorduğum için bana buğzeden o kardeşimin yazısını okurken, bu kartpostalı hatırladım.
Üzgünüm.
(Hakan Albayrak, 09.01.06, Milli Gazete)

06 Ocak 2006

Yusufali virüsü

Dünkü (31-12-2005) bir gazetede, İnternet Kullanıcıları Derneği 2. Başkanı Hakan Topuzoğlu tarafından yapılan şu sevindiri açıklamayı okudum: 'Yusufali isimli Müslüman bir bilgisayarcı'nın geliştirdiği virüs bilgisayara zarar vermiyor, pornografik bir siteye giren kullanıcıları ayetlerle karşılıyor… Yusufali virüsü hızla yayılıyor. Virüs erotik sitelerde gezenlere izin vermeyip ekrana Kur'an'dan ayetler getiriyor. Seks, erotik, porno gibi kelimeleri tanıyan Yusufali virüsü bu kelimeleri içeren siteyi belirlediğinde (Allah sizin her hareketinizi görür) cümlelerini içeren ayetleri ekranı kaplayacak şekilde görüntülüyor".

Allah Yusufali'den razı olsun!

Bilgisayarın "asrın icadı" olduğunda şüphe yok, ama hayırlı veya hayırsız, faydalı veya zararlı olması kullanma şekline ve amacına bağlı. Bu aleti de kötü (veya kendi çıkarlarına uygun) amaçlarla kullananlar, bütün kontrolleri aşarak dünyaya pislik yayıyorlar. Bu pisliklerin içinde zararlı düşünce ve inançların telkini yanında küçük yaştaki çocukların ruh ve beden sağlığına zararlı olan erotik ve pornografik yayınlar da var. Bir de çocukları şiddete, gerçek dünya ile ilgisi olmayan sanal ve hayali bir dünyaya bağımlı hale getiren oyunlar var. Çocuklar saatlerce bilgisayarın başında kalıyor, radyasyon alıyor ve bu zararlı görüntüleri seyrediyor, oyunları oynuyorlar. Bana e-mail yoluyla gelen sorulardan anladığıma göre bazı muhafazakâr şahıslar bile bu yayınların etkisi altında kalıyor, bu sitelere girip girmemek arasında bocalıyor, cevazına fetva arıyorlar.

Kur'an'a göre insan nefsi "kötülüğe ve günaha meyillidir, insan ve cin nev'inden şeytanların da yardımıyla insanı oraya doğru çeker ve iter"; buna karşı Allah, kullarının çevresine koruyucu melekler koymuş, onlara akıl ve irade vermiş, iyi kullarını irşad ve eğitimle yükümlü kılmış, eğitimle oluşacak vicdan ile ilâhî olan ruhun "iyiye sevkeden" etkisini de devreye sokmuştur. İşte bu iki cazibe (iyiye veya kötüye çeken güçler) arasında gidip gelen kullar böylece dünya hayatına ait imtihanı yaşamakta, cennet veya cehennemin anahtarını, irade ve amelleri ile burada elde edip ahirete gitmektedirler.

Şeytanın askerleri nesilleri bozmak, dünyada ahlaksızlığı egemen kılmak için bütün araçları kullanıyorlar, buna karşı Rahman'ın kulları da, aynı silahlarla savunmak ve dünyada huzur, barış, sevgi, adalet, güzel ahlak ve hürriyeti hakim kılmak için aynı veya daha etkili silahlarla (araçlarla) mücadele etmek durumundadırlar ve bunun da adı cihaddır. Yusufali virüsü işte böyle bir şanlı cihadın çok uygun araçlarından (silahlarından) biridir; icad edeni tebrik, Rahman'ın dostlarını bu çeşit mücadeleye ve araçların icadına teşvik ve davet ediyorum.

Bu gece (siz bu yazıyı okurken dün gece) bizim kültürümüze yabancı, bizim değerlerimize ters nice rezaletler yaşandı ve bunlar "evrensel" diye yutturuluyor. Hayır, evrensellikle hiçbir alakası yoktur, tek medeniyet (Batı) dayatmasının bütün imkanlarını kullanarak dünyaya yaydığı, kökü putperestlik ve Hristiyanlığa dayalı bir Batı kültürü tezahürüdür. Başka hiçbir şey yapmasalar bile muhafazakâr ailelerin televizyon başına toplanarak bu rezillikleri seyretmeleri ayıp ve günah olarak yeter. Bu yıl olmadıysa gelecek yıl çocuklarımızı alıp özellikle o gece bir büyük camiye gidelim, yatsı namazını cemaatle kılalım, birkaç yoksulu ziyaret ve onlara yardım edelim, evimize dönünce erkenden yatalım ve sabah namazına uyanalım.

Küreselleşme, AB'ye katılma vb. derken kendimiz kaybetmeyelim ve bilelim ki, kendini kaybeden her şeyini kaybetmiş olur.
(Hayrettin Karaman, 01.01.06, Yeni Şafak)

01 Ocak 2006

Başörtüsü sıkma baş mı?

Emekli Orgeneral Hurşit Tolon, Ulusal Güvenlik ve Stratejik Araştırmalar Derneği'nin düzenlediği "Ulusal Bir Sorun: Terörizm ve Türkiye" konferansında yaptığı konuşmada, bir gazetecinin, "Hem Müslümanım diyorsun, hem de Hıristiyan bayanların örttüğü gibi sıkma baş takıyorsun ve onun üzerine başka bir şey takıyorsun" şeklindeki sözlerini hatırlatması üzerine, "Türkiye'de başörtüsü sorunu bulunmadığını" ifade ederek, "Bir tane içeriye sıkma baş, bir tane de üstüne öyle koyarsanız, işte öyle bir anlam taşır, dedik. Sözümüz oydu" demiş.

Sayın Tolon'un "Müslümanların kılık kıyafetleri ile Hristiyanlara benzemesi karşısında rahatsız olması" Müslümanca bir tavırdır ve bunu takdir ediyorum. Ancak bu tavrı yalnızca rahibelerin başörtüsüne benzettiği "başörtüsü"ne karşı takınması, bunun dışında, başta yılbaşı ile ilgili kılık, kıyafet, ilgi olmak üzere Hristiyan Batı'ya benzeyen, hatta zorla ve eğitim yoluyla benzetilen nice taraflarımız karşısında bir şey söylememesi tutarsızlıktır.

İslam da Hristiyanlık ve Yahudilik (Mûsevîlik) de asılları itibariyle vahye dayanan dinlerdir; ancak İslam dışındaki vahye dayalı dinler, ilk vahyedildikleri mahiyet ve şekillerini koruyamamış, İslam'ın bir peygamber olarak tanıttığı Hz. Îsa tanrılaştırılmış, birçok din adamına da (azizlere) peygamberlik sıfatı verilmiş, söyledikleri vahiy olarak kabul edilmiştir. Bu üç dinin aslı ve kökü ilâhî olduğu için bazı benzerliklerinin bulunması da tabîîdir. İslam'a göre tabîî ve meşru olmayan, Müslümanların uzak durmaları gereken benzerlikler, İslam'a aykırı olan benzerliklerdir. Biz Müslümanların, nikah yapmadan evli gibi yaşamayı zina saymamız da dindar Hristiyanlarınkine benzer, varsın benzesin!

Müslüman kadınlar başlarını da örtmekle yükümlüdürler. Bu örtmenin şekli asırlar boyu ve bölgelere, şartlara göre hep değişik olmuştur. Bugün kadın ve kızlarımızın bir kısmının biri içeride, diğeri dışarıda iki örtü kullanmaları rahibelere benzemek için değil, başın ön tarafının açılmasını ve saçın görünmesini engellemek içindir; yani İslam'ın gerekli kıldığı örtünme konusunda gösterilen bir titizlikten ibarettir.

Sayın Tolon şunları da söylemiş:

"Annelerimiz, eşlerimizin birkaç tane başörtüsü vardır. Anadolu insanının büyük bir çoğunluğu da başını bağlamaktadır. Başörtüsü sorunu olsaydı, başlarını bağlamıyor olacaklardı. Nitekim, 3 defa askeri yönetim oldu. Bu dönemlerde başörtüsü sorun olsaydı, o takdirde başörtüsü imalatı, satışı, kullanımı yasaklanırdı. Demek ki ortada bir başörtüsü sorunu yok, sıkma baş sorunu var. 30 yıl önce bir siyasi partinin, siyasi simge olarak ortaya dikte ettiği bir konu."

Bu ibretlik sözlerin içi açıldığında görülüyor ki, bu emekli askere göre bugün başını örterek okumak ve çalışmak isteyenler inançları gereği değil, siyasi aidiyetlerini belli etmek için örtünüyorlar veya otuz yıl önce bu sebeple örtünmüşler, şimdi de alıştıkları için (!) buna devam ediyorlar. Doktora da yaptığını bir yerde okuduğum Tolon böyle bir iddiayı neye dayanarak ortaya atıyor? Başörtüsü konusunda yazılmış yüzlerce kitap, yapılmış onlarca araştırma var; bunlara bakmak gerekmez mi? Aynı şekilde başörtüsünü Avrupa, ABD ve İslam dünyasında yaşayan yüzbinlerce Müslüman kadın da kullanıyor, onlar da mı Erbakancı, Refah ve Fazilet Partili? Bu kadar sathî, temelsiz ve dayanaksız konuşulur mu? Evet bursaı Türkiye, konuşulur ve konuşuluyor.

Sayın Tolon, "üç defa askeri yönetim oldu" diyerek sanki meşru bir oluştan, tabîî bir yönetimden söz ediyor; halbuki bunların üçü de Anayasa suçudur, demokrasinin katlidir, insan hak ve özgürlüklerinin çiğnenmesidir ve mutlaka hesabı sorulmalıdır. Bu antidemokratik müdahaleler birçok şeyi kırıp dökerken "inanç gereği örtülen başları açmak" için de çaba göstermişlerdir. Başörtüsü düşmanı zihniyet fırsat bulsa, sokağa çıkan bütün kadınların başlarını açacaktır, ama millet kimseye bu fırsatı verecek değildir.

Kırk kere söylendi bir daha tekrar etmekte sakınca yok: Evet, Türkiye'de başörtüsü meselesi (sorunu, problemi) var, bunun tek sebebi yasakçı zihniyettir, yasakçıların bir kısmı halkı aldatmak için sözü eğip büküyorlar, "Başörtüsüne değil, türbana, sıkmabaşa karşıyız" diyorlar, onlara hep şu söylendi: "Başlarını örtenlerin davası/talebi yalnızca Allah'ın emrini yerine getirmektir, belli bir şekle tapan yoktur, siz birkaç şekil teklif edin, okuyan ve çalışanlar onları kullansınlar, hadi var mısınız!"
[Prof.Dr. Hayreddin Karaman, 30.12.05, Y.Şafak]