30 Temmuz 2005

Irak ve şeriat

"Bu yıl da hac, kurban bayramına denk geldi" diye başlık atıp haber yazacak kadar cahil gazetecilerimiz var. "Irak Anayasasına iki koldan şeriatçı baskı" başlıklı haber/yazı da böyle bir cehaletin eseri. Burada bilinmeyen, öğrenmek için zahmete de katlanılmayan husus/konu nedir? Cevap: "İslam ülkelerindeki hukuk-din-siyaset ilişkisi".
Çok azı müstesna İslam ülkelerinde, bizdekine veya Tunus'takine benzer bir laiklik anlayışı ve seküler hayat/düzenlemeler mevcut değildir. Din ile siyaset, hukuk, eğitim ve toplum hayatının diğer alanları içiçedir. Birçoğunun anayasasında "devletin dini İslam'dır" maddesi yer almaktadır. (Bir parantez arası bilgi olarak hatırlatalım: 1937 yılına kadar Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 2. maddesinde "Türkiye Devletinin dîni, Dîn-i İslâmdır; resmî dili Türkçe'dir, makarrı Ankara şehridir." ibaresi yer alıyordu. 10 Kânûn-u-evvel 1937 tarih ve 3115 sayılı Kanunla aşağıdaki şekilde değiştirildi: "Türkiye Devleti, Cumhûriyetçi, Milliyetçi, Hâlkçı, Devletçi, Laik ve İnkılâpçı'dır. Resmî dili Türkçe'dir. Makarrı Ankara şehridir.")
İslam ülkelerinde de - Osmanlı'da Tanzimattan itibaren başlayıp devam eden- hukukun kısmen sekülerleştirilmesi sürecine girilmiştir, ama "ahvâl-i şahsıyye" terimi ile ifade edilen "şahsın hukuku, aile hukuku ve miras hukuku" daima şeriata tabi, bağlı ve uygun olmuş, kanunlar buna göre yapılmış, ayrı veya ortak mahkemelerde, bu üç alanda yargı da şeriata tabi olmuştur. Osmanlı döneminde çıkarılan 1917 tarihli aile kanununda (Hukuk-ı aile kararnamesinde) birden fazla mezhepten seçilen hükümlerle şeriata uygun bir düzenleme yapılmış, her bölümde Mûsevîler ve Îsevîler (hristiyanlar) için ayrı maddeler konmuş, ortak mahkemelerde her din mensubu kendi inancına uygun hükmü alma ve uygulama imkanına kavuşmuştur.
Yukarıdaki bilgiler karşısında bir gazetenin verdiği ve "şeriat baskısı" diye nitelediği şu habere ibretle bakın:
"Anayasa komisyonunda şekillenen ve 1 Ağustos'ta meclise sunulacak olan taslak, anayasanın 14. maddesinin evlenme, boşanma ve miras gibi medeni hukuku ilgilendiren davaların normal mahkemeler dışında kurulacak mezhep ve dini mahkemelerde çözülmesini öngörüyor. Yeni sistem, Sünni ve Şii gibi İslam mezheplerinin yanı sıra Hıristiyanlara kendi mahkemelerini kurma hakkı veriyor. Ayrıca yeni düzenleme ile boşanma davalarında kararı yargıcın verdiği eski sistem yerine, erkeğin tek taraflı üç kez 'boş ol' demesiyle eşinden ayrılabileceğini öngören bir sistemin geleceği kaydediliyor...
Özellikle Şii üyelerin her fırsatta anayasanın ana kaynağının İslam olduğu hükmünü koymaya çalıştığı vurgulanıyor. Şiilerde yaşı ne olursa olsun aile reisinin izni olmadan evlenmesinin mümkün olmadığı, yeni anayasa ile bu uygulamanın yasal çerçeveye kavuşacağı belirtildi."
İki hususa daha açıklık getirmekte fayda var:
1. Şeriata göre boşanma iki şekilde olur: a) Erkek "boşadım" diyerek karısını boşar, bunun hukuki ve ekonomik sonuçlarına katlanır. b) Erkek veya kadın, evlilik hayatından şikayetçi olduklarından hakime başvurur, sebeplerini açıklar ve hakimin boşanmaya (evlileri ayırmaya) hükmetmesini isterler, hakim sebepleri yerinde görerek ayrılmaya hükmeder ve evlilik biter. Irak'taki yeni kanun, kocanın re'sen boşamasını da hukuk açısından geçerli sayarak şeriata uygunluğu tamamlıyor.
2. Kadınların, ergenlik çağına geldikten sonra, velilerinin (aile reisinin) izni olmadan evlenmeleri konusunda farklı ictihadlar vardır: Evlenir diye de evlenemez diye de düzenleme yapılabilir ve bunların ikisi de şeriata uygun olur.
Olmayacak şey, İslam ülkelerinde hukukun dinden tamamen kopması ve bütün alanlarında seküler nitelik kazanmasıdır. Ve Irak'ta olacaksa "müslümanlara özgü, özel bir demokrasi" olacaktır.
(H. Karaman - 31 Temmuz Pazar)

29 Temmuz 2005

Bu sınav neyi ölçtü?

Ey memleketimin çehresi kara, kaderi kara çocukları bu yazıyı sizi düşünerek ve ağlayarak yazdım.
Giyecek tek düzgün kıyafetiniz olmadığı için o gün dahi okul formanızla geldiğinizi gördüğümde başlamıştım ağlamaya. Islak kıyafetleriniz ve ürkek bakışlarınız kaldı bende.
Kazandığı halde kazanmaz katsayısı ile çarpılan İmam-Hatipliler. Gözyaşlarının sizin için umut ekmeye yetmeyeceğini bilmeme rağmen… Ağlıyorum işte!

I-
Oğlunun sınava gireceği yerin adresi belli olduğundan bu yana anne kara kara düşünüyor. Ne kadar uzak. Gitmek için üç vasıta değiştirmeleri gerekiyor. Çocuk sınava girmeden yorulacak diyor dertli dertli. Ne vardı şu civarlarda bir yer çıkmış olsaydı. Hiç olmazsa tek vasıta ile gidilebilecek yer.
Komşudan arabasını istemeye karar veriyor. Yemediler ya. Kocasının ehliyeti var. İki yıl araba kullanmışlığı da var. Benzini doldururlar depoya. Arabayı vermek istemezlerse kendisi bırakıversin. Ne var. Allah rızası için. Kimin duası, kiminin parası.
Korka korka basıyor zile. Kadın, kadının halini anlar. Az mı çocuğunu bıraktı pazara giderken. Ezile büzüle söylüyor meramını. Söylemiyor da arif olan anlıyor. Kocasına gidiyor. "Komşu" diyor "yarın oğulları sınava girecek ya. Arabanın anahtarını versen."
Adamın homurtularını işitiyor kapıdaki. "Elin arabasıyla sınav mı kazanılır yav. Vay anam vay. Ayranı yok içmeye emanet araba ile gider sınav geçmeye."
"Biz bırakalım istersen" diyor kadın bütün desteğini komşusu için seferber etmeye çalışarak. "Halanların evine çok yakınmış okul. Delikanlıyı sınava bırakır halanlara kahvaltıya gideriz. Ne vakittir çağırıyordu."
Adam, karısının kendi tarafına gitmeye bu kadar gönüllü olmasını kuşkuyla karşılıyor. "İyi biz bırakalım" diyor gönülsüzce.
Yola koyuluyorlar ama. Adam gönülsüz bir kere. Yanlış yollara giriyor. Biraz sonra sınava girecek delikanlıda moral bırakmayacak ne kadar söz varsa hepsini ediyor. Gönül yorgunluğu en beter olanı. Yürüyerek gitseydi, bu kadar yorulmayacaktı delikanlı. Ah parasızlığın gözü kör olsun.
Ne diye binmişti bu arabaya. Anacığının içi rahat etsin diye.
Adam yardım değil ihanet üzere olduğunu belirginleştirmek ister gibi inadına ters yollara giriyor. Girilecek ters yol kalmadığında yağan yağmurun altına terkediyor delikanlıyı.
"Şu görünen yermiş senin okul."
O görünen yere vardığında delikanlının üzerinde tek kuru nokta kalmamıştır. Sağlam tek siniri kalmamıştır.
Öksüz çıracı durmuştur, ama ay akşamdan doğmuştur işte.
II-
Meydanı doldurdular. Ellerinde pankartlar: "Yolumuzu kapatmak YÖK'ün görevi.
Gelip-geçenler baktı. Kimsi sordu, kimisi sormaya bile lüzum görmedi, sükutun kendisi kadar derin olan bu eylemi. En çok turistlerin dikkatini çekti. En çok onlar ilgi gösterdi genç yaşlarına, bezmiş yüz ifadesinin eşlik ettiği genç kızlara.
Fotoğraf çekerken sordu, kızıl saçlı şortlu bir kadın turist. Akıcı bir Fransızca'yla cevapladı şortlu kadının sorusunu genç bir adam. O konuştukça ilgisiz kalmaya çalışanların ilgisi depreşti. Sanki anlatılanlar yabancı bir dile yüklenince, yani anlaşılmaz olunca, yani bu anlaşılmazlığı tek başına bir kadın anlaşılır kılınca… Derinleşiyordu söylenenler. SANKİ.
Genç adamın cevabı bittiğinde ilgiyle sordu etrafını kuşatmış olan kalabalık. Ne dedin? Adam, "İmam Hatip mezunları üniversiteye giremesinler diye puanlarının, kazanamazlık katsayısı ile çarpıldığını anlattım" dedi.
"Yok öyle bir şey. Ülkemizi niye kötü tanıtıyorsunuz?" diye itiraz etti 60 yaşlarında gözlüklü bir adam. Adama katılanlar ile katılmayanlar ayak üstü bir tartışmaya tutuştu.
Bir kadın parmağıyla bir genç kızı işaret etti. "Bu, Türkiye 175.'si olmuş öyle mi?" Herkes "bu" diye işaret edilen kıza baktı. Kız kendisine bakanları göremeyecek kadar üzgündü.
60 yaşlarındaki gözlüklü adam tekrar itiraz etti. "Yok canım mümkün mü 175. olsun. Bunlar fen dersi bile görmüyor üstelik. Benim torunum fen lisesi mezunu.O kadar puan almadı. Laf. O kadar akıllıymış niye İman Hatip'e gitmiş üstelik!"
Kızıl saçlı turist kadın, gözlüklü adamın ne dediğini sordu bu defa genç adama. Genç adam gözlüklü adamın dediklerini Fransızca'ya çevirmeye uğraşırken gömleğinde tek kuru nokta kalmadı.
Islak gömleği ile meydandan ayrıldığında gömleğine bakanlar "İstanbul'un nemi" dedi.

(Fatma Karabıyık Barbarosoğlu / Yeni Şafak / 29.07.05)

28 Temmuz 2005

ZALİMİ ASLA SEVEMEM!..

Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?

(Akif)

27 Temmuz 2005

Yeni Öğretim Sistemi

Sevgili dostlar,


Geçtiğimiz on günlük süreyi işlerden ve çalışmalardan uzak geçirdiğim için yazılarıma da bir süre ara verdim… Bugünden itibaren (Allah’tan bir mani olmazsa) sizlerle olmaya devam edeceğim… inşallah hepiniz iyisinizdir diyerek başlamak istiyorum…



Tatildeyken yeni eğitim sistemiyle ilgili kendi adıma sevindiğim bir gelişmeyle karşılaştım… yeni eğitim sistemi… ilkokulda okuma yazma öğretiminde tümdengelim yönteminden, tümevarım sistemine geçme süreci…


Bulunduğum yerde televizyon izleme imkanım olmadığı için, elime aldığım bir gazetede “Eğitim Sisteminde Değişiklik” başlığı altında okudum…



Okudum… okudum… bir anda kendimi ilginç bir şekilde mutlu hissettim…


Taa ilkokul yıllarına kadar gittim… hiç unutmuyorum, öğretmenimiz bize çizgi çalışmalarından sonra, fiş ezberletmeye başladığında kendimi çok kötü hissetmiştim…


Küçücük halimle, neyin ne olduğunu bilmediğim bir dönemde kocaman kocaman cümlelerin bize niye ezberletildiğini bir türlü anlayamamıştım…


…galiba garip bir çocukmuşum… hala bu durumu hazmedemediğimi hatırlıyorum…


Annemle her cümle çalışması yaptığımızda;


“Bize niye böyle kocaman şeyleri ezberletiyorlar anne…? Harfleri tek tek öğret sen bana… uzun yazıları ben kendim okurum…” diye tutturuyordum…


Tatlı annem… neler çekmişti benim yüzümden… her seferinde “Yavrucuğum! sistem böyle… bu fişleri keseceğiz… küçülecekler… heceler oluşacak… sonra harfleri öğreneceksin zaten… acele etme…” diyordu…


…diyordu da ne oluyordu sanki… ben daha çocuğum ve sistem denilen şeyden anlamıyordum ki! Bildiğim tek şey bana zorla bir şeyler ezberletip durduklarıydı… ama içimdeki, o gördüğüm küçük harfleri tanıyıp, kendi kendime okumayı sökme hevesine iyi bir cevap olmuyordu bir türlü…



Aradan yıllar geçti… zaman içinde öğretmen arkadaşlarım oldu… ilkokul öğretmenleri… hangi mantıkla kalıp ezberletip durdukları hakkında bir fikirleri var mı diye merak edip soruyordum…


Genelde verilen cevap, çocukların ezber yeteneğinden yararlanma ve Avrupa’daki sistemi ülkemize getirme çalışmaları olduğu şeklindeydi… çocuklardaki “fotografik hafıza”dan yararlanarak, gördüğünü beynine kalıp olarak yerleştirme mantığının gereği olduğunu da ilave ediyorlardı…



Bence yanlış… evet… çocuklarda fotografik hafıza var… ama bundan çok daha önemli bir zihinsel süreçleri de var… özellikle son zamanlarda görülen dikkat dağınıklığı, anlama-algılama sorununun bile zemininde bu ezberci eğitimin olduğuna inanıyorum.


Çocukların büyüme dönemlerinde bana göre “muhakeme yetenekleri”nin geliştirilmesi gerekir…


…neydi muhakeme yeteneği?


Sebep-sonuç bağlantıları kurabilme… sebepten yola çıkarak, sonuç hakkında “akıl yürütme” yapabilme…


…akıl yürütme yapabilme…


…şimdiki çocukların –maalesef- çok az yapabildiği bir şey yani!


Daha eğitimin ilk kademelerinden itibaren ezbere yönlendirirsek bu çocukları…? Zihinsel süreçlerinin gelişmesini nasıl sağlayacağız…


…ezbere büyürse, hayatı boyunca lazım olacak tüm hareketlerin çocuğa ezberletilmesi gerekir…


Örnekleyelim isterseniz…


Mailime ve tv programıma en çok gelen soru ne biliyor musunuz?


“Mehtap hanım… bir şeyi bir kez söyleyince yapmıyor bu benim kızım… her şeyi en az on kez söylemem lazım… ya da bir şeyin zararlı olduğunu anlatıyorum, benzer bir şeyi yine yapıyor…”



Sebebi ne sizce..?


Bence ezberci zihniyetle yetiştirilmeleri…


Çünkü sadece fotografik hafızaya yönelik bir eğitim sisteminiz varsa, her hareket için teori ve çözüm de üretmek zorunda kalırsınız…


Yani çocuk camdan sarktı diyelim ki…


“Oğlum camdan sarkma düşersin, bir yerlerin kırılır…” dediğinizde camdan sarkmaz… ama sadece camdan sarkmaz… yandaki büyük inşaatın duvarlarının kenarına çıkıp oradan sarkar… bu durumu engellemek için ayrıca yeni bir hatırlatma yapmanız gerekir…”Oğlum, duvardan sarkma, yüksek… düşersin… bir yerlerin kırılır…” vs…vs… bu durum devam edip gider…


Oysa çocukta muhakeme yeteneği gelişmiş olsa…? Sebep sonuç bağlantısı, onun akıl yürütme süreçlerini harekete geçireceği için, ilk verdiğiniz bilgi, sonraki yaşanmamış başka tecrübelere referans olacaktır…


“Aaaa… annem camdan sarkma demişti… düşüp bir yerlerimi kırarmışım… bu duvar da çok yüksek… buradan da düşersem bir yerlerim kırılabilir…” der ve oradan uzaklaşır…



“…olsun beee… boşver… yine de bir denemekte yarar var…!” diyen çocuğun sayısı çok azdır eminim ki J



Tümdengelim yöntemi de bilimsel bir metoddur sevgili dostlar… üstelik yerinde ve zamanında kullanıldığında çok işe yarayan bir metod…


Bu öğretim sisteminin Amerika’da, İngiltere’de kullanılması normal… çünkü onların yazı dili ile okuma dili aynı değil… yani yazdıkları gibi okumuyorlar…


Türkçe ise tam da tersine, yazıldığı gibi okunan bir dil… bu durum öncelikle ses öğretilmesine, çocuklara seslerin tanıtılmasına ve seslerin tanıtılmasıyla birbirine ulayarak kelimelerin çıkarılmasına son derece uygun… dilimizin eşsiz bir özelliği bence…


Bu özellikten istifade edilince, tümevarım daha uygun bir uygulamaymış gibi görünüyor…


Öncelikle Türkçemizde ve günlük hayatta en fazla kullanılan sesler tanıtılacakmış… harflerden önce sesler… ve bu sesler öncelikle değişik nesnelerle tanımlanacakmış…


Sizi temin ederim öğrenme güçlüğü çeken, dikkat dağınıklığı yaşayan çocuklara yaptırdığımız egzersizlere benziyor…


Sistem iyi uygulanırsa ve nimetlerinden iyi faydalanılırsa son derece önemli bir karar olduğuna hepimiz şahit oluruz diye düşünüyorum…



Fazla uzatmadan minicik bir örnek daha vermek istiyorum…


…hep ilgimi çekmiştir…


Aileler bazen 6-7 yaşında çocuklar getirir… bu çocuk son derece tembel… okuma-yazmayı öğrenememiş… sınıfta kalmış… yada öğretmenin iyi niyetiyle zoraki geçirilmiş… ama şart koşulmuş… tatilde mutlaka bir psikolağa götürüp dikkat çalışması yaptırın… aksi halde ikinci sınıftan üçüncü sınıfa geçirmem diye…


Aynı çocuk yaz tatili geldiğinde, mahallesindeki caminin Kur’an kursuna gönderiliyor…


Ve yine bu aynı çocuk, 15 gün gibi kısa bir süre içinde cüzü bitirip Kur’an okumaya geçiyor…


…Neden sizce…?


Çünkü orada önce sesleri öğreniyor… harfler çeşitli nesnelerle tanımlanıyor… harfler sesler ve nesnelerle tanınınca geriye sadece bunları birbirine çarpmak kalıyor…


…bir de bakmışsınız ki sınıfın tembeli(!) sekiz ay boyunca Türkçeyi öğrenemediği halde, hiç bilmediği üstelik anlamını bile anlamadığı bir yazıyı okur hale gelebiliyor…



Aranızdan birilerinin “Hadi canım Mehtap Hanım sizde… ne kadar da abarttınız… olur mu öyle şey…” dediğini duyar gibi oluyorum…


Ezberci mantık ve akıl yürütme olmayınca, eski alışkanlıkların yerine yeni ve doğru olanı koymak da zordur zaten… yazının başından beri tam da bunu söylemeye çalışıyordum… akıl yürütme şart… çocuklarımızı bu şekilde yetiştirmek inanamayacağınız kadar önemli…



Minik beyinleri hangi yöntemle açarsanız, yetişkin hayatlarında aynı yöntemlerle sorun çözmeye gayret ederler…


Umarım sistem çok iyi bir şekilde uygulanır…



Milletçe unutmamamız gereken bir husus var…


En iyi yöntem bile olsa, kötü bir uygulamayla, dünyanın en verimsiz ürünü haline gelir…


Sevgiyle kalın…


……….

Mehtap Kayaoğlu / Haber7 / 14 Temmuz 2005


26 Temmuz 2005

Ördeğin Yuvası

Dün Leiden'da bir kanal kenarında oturup dinlendim. Kütüphane'den istasyona kadar iki kez oturup dinlenmek zorunda kaldım. Yorulduğumdan değil, terlediğimden... Hollanda'nın havasına hiç güven olmuyor. İstanbul'unkinden bile daha değişken. Bazen 15 dakika arayla yağmur, kar ve güneş birbirinin peşi sıra arz-ı endam ederler.
Oturduğum yerde küçük bir kano ve hemen onun yanında bir de tekne bağlıydı. Suyun içinde telaşlı bir arkadaşın koşturup durduğunu fark ettim azıcık nefeslenince... Ürkütmeden seyre daldım ördek kardeşi... Kanalın şurasından burasından nilgülü yaprakları taşıyor bir yere... Usulca sokuldum... Yazık... Tam da teknenin arkasındaki merdivenin dibine yuva yapıyor zavallı. Tekne belki birkaç gün orada duracak daha. Sonra sahibi gelecek, motoru çalıştıracak ve ördeğin yuvası suya gark olacak. Ördek bunu bilmiyor. Ona göre işte burada sabit, sapasağlam bir barınak var. Üç beş yaprak, çer çöp daha taşıdı mı, yuva tamam demektir.
Ördek kardeş fotoğrafın bütününü göremiyor. Görmesi mümkün de değil. Suyun içinde, her zaman oradaymış gibi sabit duran demirlerin, bir süre sonra çekip gidecek bir teknenin merdivenleri olduğunu kavraması mümkün değil... Bazen o ördek gibi davrandığımızı düşünüyorum. Ördekten farklı olarak, biz insanlar, bir şekilde seziyoruz tutunduğumuz dalın bir gün elimizde kalacağını... Yine de tutunuyoruz. Güvendiğimiz dağlara kar yağacağını bile bile güvenmeye devam ediyoruz. Batı geleneğinde buna trajedi diyorlar.
"Bir gün bana darağacı olacak bu söğüdü sulamak zorunda kalışım/ Çaresizliğim, çaresizliğim!" diyor doğulu şair.
* * *
Bugün odama gelip, çiçekleri suladıktan ve bilgisayarı açıp ördeğin yuvasını yazmaya başladığım sırada bir vızıltı duyarak başımı pencereye
çevirdim. Pencere, eski zaman usulü çift camlı... İçteki cam, gerektiğinde yukarı doğru kaydırılarak aralanabiliyor. Dıştaki cam ise tam kapandığında en altta dört parmak açıklık kalıyor. Açmak isterseniz, her iki yandaki kancalarını çıkarıp panjur gibi ileri itiyorsunuz. Pencerenin altındaki aralıktan bir eşek arası iki camın arasına girmiş. Bir türlü oradan çıkamıyor. Yukarılarda dolaşıp duruyor, kafasını camlara çarpıyor, bir türlü kurtulamıyor.
Çıkış yolu hemen orada durduğu halde vızıldayıp duruyor. Sanki halinden dert yanıyor ve yardım istiyor. İçine düştüğü gülünç hal, gittikçe kızgınlığını artırıyor. En yukarılara çıkarak bu kapandan kurtulacağını sanıyor olmalı... Oysa acziyetini anlayıp, çırpınmaktan yorulup da kanatlarını indirir,
en aşağıya konarsa zaten çıkış yolunun tamamen açık olduğunu görecek. Aslında kapana filan kısıldığı yok, sadece panikliyor. Sadece, kendini köşeye sıkıştırılmış hissediyor.
Bazen aptal bir böcek gibi davrandığımızı düşünüyorum. Böcekten farklı olarak biz insanlar, kendimizi kuşatılmış hissedince komplo teorileri üretmeye, mehdiler beklemeye, 'biz adam olmayız abi' edebiyatı yapmaya başlıyoruz.
Oysa annemin masalları ne güzeldi... Annemin masallarında çaresizlik, çözümsüzlük, imkânsızlık diye bir şey olmazdı. Masalın kahramanı en müşkül bir duruma düştüğünde iyi kalpli bir ihtiyar teyzeye misafir olur, teyze kahramanımızın bütün hikâyesini dinledikten sonra ona şöyle derdi:
- Evlâdım, hele sen şimdi istirahat et! Allah büyüktür. Gün doğmadan neler doğar!
* * *
Ördek ve eşek arısı fotoğrafın bütününü göremiyor. İnsan da fotoğrafın bütününü görmekten aciz. İnsanın farkı içindeki peygamber: akıl ve dışındaki akıl: peygamber ile desteklenmiş olması...
İnsana yakışan, resmin bütününü göremediğini kabul etmesi... Ressama inanması, güvenmesi... Gaybe iman etmek bu işte! Göremediğin halde güvenmek. Ördeğin elinde "buraya yuva yapılmaz" bilgisini içeren bir talimatname yok. Olsaydı bile ördeğe onu kavrayacak bir yeti bahşedilmemiş olduğundan hükümsüz kalacaktı. İnsanın elinde ise bir yol haritası, pusula, önünde bir rehber ve bütün bunlar arasında bağ kurmasını sağlayacak akıl gibi bir nimet var.
Ördek ve eşek arısı, kanal ve pencere oyunun dekorunun bir parçası; insan bu oyunun baş rol oyuncusu. Bu oyun bir sınav aynı zamanda!
Bu oyundaki performans hak dünyada sonuçlar doğuracak.
Şükür çaresiz değiliz. Şükür rehbersiz değiliz. Biz şimdi rolümüzü güzel oynayalım; bakalım gün doğmadan neler doğacak?
Fatih Okumuş / 10-16 Haziran 2005 / GH

25 Temmuz 2005

Beethoven'dan Demirel'e Mektup!..

Sayın Bay;
Size ‘bay’ diyorum, çünkü ben Prusya’nın prensleri için de şapka çıkartmadım sıradan insanlar gibi. Johann’la (Goethe) bu yüzden kavga ettiğimiz bile olmuştur. Herhangi bir dünyevi makamı gözümde büyütemezdim çünkü. O’nu dalkavuklukla karşıladım, prensin önünde yerlere kadar eğilip temenna çekerken. Ben ayakta kaldım. Mağrur dediler, kaba dediler, aldırmadım. IX. Senfoni’yi gizli gizli dinledi bazı soylular bu yüzden…
Sayın Bay;
Size de, eğilmeden hiçbir reveransın öfkemi baskı altına almasına fırsat vermeden, söyleyeceklerim var.
Geçtiğimiz Pazar günü (30 Mart 1997), ülkenizin başkentindeki bir salonda, benim IX. senfonim icra edildi. Doğrusu, bunun haberini daha önce aldığımda çok etkilenmiş, böyle bir şeye sahip çıkan kültürünüzün geniş gönüllülüğünü yürekten kutlamıştım.
Ancak gelgelelim, programın gerçekleştirildiği gün duygularım tamamen değişti. Düşüncelerim altüst oldu. Kendimden utanır gibi oldum doğrusu, sıkıldım, öfkelendim… IX. Senfoni’nin böyle görgüsüzce ve halkınızın deyimiyle “sümmetarik” sahiplenilmesi, yaşamımda, eserime verilmiş en eksik karşılıktı! Bunu hak etmedim hiçbir zaman!..
Nereden başlayayım derdimi anlatmaya… Bir kere televizyonlarınız, icra yerini ve atmosferini, “MGK’ya doğru” anabaşlığı altında verdiler. Bu olay “MGK öncesi bir mesajmış!” Her şeyden önce o bön zihinli zavallılara söylemek isterdim ki, ben o notaları “siyasi bir mesaj” olsun diye yazmadım! Sol anahtarını kargaburnuyla karıştırmasınlar… Bir müzik icrasının, siyasi dengelerde eli güçlendiren bir “koz” olarak, sadece ve sadece aşağılık bir kart olarak “kullanıldığını” ilk defa gördüm. Ne söylemeliyim sizce? Çıktınız kürsüye ve sırayla her yana dönerek, minaredeki müezzin gibi boyun damarlarınızı şişire şişire, komik ve trajik bulduğum bir histeri içinde, ağzınızı serçe yavrularınınki kadar açıp; “İşte çağdaş Türkiye!..” diye bağırdınız…
Sayın Bay,
Çağdaşlık diyafram gücüyle mi gösteriliyor sizin memleketinizde?! O zaman siz, zat-ı alileriniz niçin bizzat yoruluyorsunuz? Bu meselenin çözümü çok basittir. Birkaç tane iyi beslenmiş tenor kiralayıverin… Tabii bu arkadaşlar, öyle halka açık salonlarda değil; genellikle kışla muhitlerinde ve –ne olduğunu, ne iş için halkınızı bu kadar heyecanlara gark ettiğini anlayamadığım- MGK toplantısının yapıldığı binanın etrafında bağırmalıdırlar…
IX. Senfoni’nin, ıslık, “yuh” sesleri, “yaşasın” tezahüratları içinde icra edileceği hiç aklıma gelmemişti… halkınız, halkınız demeyelim de, o salona topladığınız, birkaç krema tabası hödüğü, beni gerçekten anlayamaz. Beyefendi! Kültürünüzün bakanından niçin öylesine nefret ediyorlar? Onları bu denli ürküten şey nedir? Bir kabus atmosferinden irkilip annesinin kollarına atılır gibi IX. Senfoni’nin kucağına atıldılar! Nedir, cüzamlı mıdır sizin müziğiniz? Beni mutlu eden, eserime yönelmiş böyle siyasi-askeri bir ilgi değildir. Bu, hastalıklı ve altında İskoç hesabiliği yatan yabani bir ilgidir. İlgi değildir bu! Sanatı araçsallaştıran, ona esasında hakaret eden, bir lanet olası tüccarlıktır!
Gözyaşları, derin duygulanımlar içinde yaşmıştım ben o notaları. Bu aşağılanmayı, kabalığına bağışlayamam onların… böylesine “güdülmüş” zekalar IX. Senfoni’yi anlamaktan uzaktırlar… Siz de bu insafsız geri kafalılığın yüksek cehaletine şapka çıkartıyorsunuz…
Sayın Bay; Küt beyinli aptalların zevkiyle sevilmesin müziğim ülkenizde…
(Beethoven, München-1997)

(Selahattin Yusuf’un kaleme aldığı bu yazı 1997 yılında Yeni Şafak’ta yayınlanmıştı. O zamanlar Selahattin Yusuf, Yeni Şafak’ta yazmaktaydı…)

24 Temmuz 2005

Dua...

Allah'ım, Sana sonsuz hamd ü senalar; Habîbin Efendimiz Muhammed Mustafa -sallallâhu aleyhi ve sellem-'e, O'nun âl ve ashabına gönülden salât ve selâmlar olsun...
Allah'ım, benim Rabbim Sensin, senden başka ilah yoktur. Beni Sen yarattın, ben Sen'in kulunum. Elimden geldiğince Sana verdiğim kulluk sözü üzerindeyim; işlediğim hata, günah ve kötülüklerden Sen'in nihayetsiz afvına sığınırım. Bana olan nimetlerini ve bu nimetlere karşı benim günah ve kusurlarımı itiraf ediyor, beni bağışlamanı diliyorum. Sen'den başka günahları bağışlayacak yoktur.
Allah'ım, dînim, dünyam, çoluk çocuğum ve malım içinde sağlık ve afiyetle yaşamamı nasib eyle. Allah'ım, vücuduma sağlık ver, Sen'in yolunda iyi hizmet edeyim, kulağıma sağlık ver, hakîkati işiteyim, gözüme sağlık ver, hakîkati göreyim. Sen'den başka ilâh yoktur.
Allah'ım, kusurlarımı ört, beni korktuklarımdan emin eyle. Allah'ım, önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan, üstümden ve altımdan gelecek tüm kötülüklerden Sana sığınırım. Allah'ım, dinî yaşayışımı düzelt, evimi genişlet, bana verdiğin rızkı bereketli kıl.
Allah'ım, ömrün en kötü dönemine düşmekten, hayırdan uzak bir ömür yaşamaktan sana sığınırım. Allah'ım, beni en güzel amellere kavuştur, en güzel ahlâk sahibi olmaya ilet, Sen'den başka güzel ahlâka götürecek yoktur. Beni kötü amel ve kötü ahlâktan uzaklaştır, Sen'den başka kötü ahlaktan uzaklaştıracak yoktur.
Allah'ım, kalp katılığından, gafletten, zillet ve meskenetten Sana sığınırım. Küfürden, fısktan, nifak ve gösterişten Sana sığınırım. Sağırlıktan, dilsizlikten, cüzzamdan, tedavisi mümkün olmayacak kötü hastalıklara düşmekten sana sığınırım. Bana iki dünyada da afiyet ve huzur ihsan eyle!..
Allah'ım, küfürden, fakirlikten, kabir azabından sana sığınırım, Sen'den başka ilah yoktur. Allah'ım, kederden, tasadan, acizlikten, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, borç altında ezilmekten, düşmanlara yenilmekten sana sığınırım.
Zararlıların, kendisi sapmış, insanları da saptırmaya çalışan kimselerin, beni Sen'in nimetlerinden mahrum bırakmalarından önce, Sana kavuşmamı nasib eyle. Haksızlık etmekten, haksızlık edilmekten, saldırmaktan, saldırılmaktan, hatâ işlemekten, bağışlamayacağın bir günaha düşmekten sana sığınırım.
Allah'ım, nefsime takva ver. Onu temizle, nefsi en iyi temizleyen Sen'sin, nefsimin velîsi ve Mevlâsı sensin.
Allah'ım, faydasız ilimden, huşuu olmayan gönülden, doymayan nefisten, kabul edilmeyen duadan sana sığınırım. Allah'ım, yaptığım ve yapmadığım şeylerin şerrinden Sana sığınırım. Allah'ım, üzerimde bulunan nimetinin gitmesinden, sağlığımın ters dönmesinden, ansızın bastıracak gazabından sana sığınırım. Kalbin mühürlenmesine sebep olacak tamahtan sana sığınırım. Allah'ım, bana kazaya rıza, öldükten sonra rahat hayat, kerîm vechine bakma lezzeti lûtfeyle.
Allah'ım, bugünün önünü salâh, ortasını felah, sonunu hayırlı kıl. Bize dünya ve âhiret iyiliği ver, ey merhametlilerin merhametlisi!
Allah'ım, yıkıntı altında kalmaktan, boğulmaktan, yanmaktan, ihtiyarlıktan sana sığınırım. Ölüm sırasında şeytanın beni şaşırtmasından sana sığınırım.
Allah'ım, beni, sana şükreden, sana itaat eden ve seni zikreden bir kul eyle. Rabbim, tevbemi kabul buyur, beni günahlarımdan arındır, duamı kabul et, hüccetimi sağlam yap, kalbimi sana yönelt, dilimi düzelt, gönlümü nurunla aydınlat.
Allah'ım, bana işimde sebat, doğru yolda olduğum zaman kararlılık ve azim ver. Nimetine şükür ve Sana güzel kulluk etmeyi nasib eyle. Bana selim kalp, doğru konuşan dil ver. Bana, ancak Sen'in bildiğin tüm iyilikleri ver; ve ancak Sen'in layıkıyla bildiğin tüm kötülüklerden beni koru! Sen'den gizli kalmayan bilerek veya bilmeyerek işlediğim bütün günahlardan beni bağışla! Günahlarımı setret (ört), beni bu dünyada ve âhirette günahlarım sebebiyle insanlar önünde mahcub ve rezil etme! Hatalarımızı, sevaplarla değiştir.
Allah'ım, kötü huy ve amellerden, heveslerden ve hastalıklardan Sana sığınırım. Borç altında kalmaktan, düşman kahrından, düşmanlar karşısında hakir ve gülünç duruma düşmekten sana sığınırım.
Allah'ım, her işimin koruyucusu olan dinimi düzelt, geçim yerim olan dünyamı düzelt, gideceğim yer olan âhiretimi düzelt, hayatta iken pek çok hayırlı işler yapmamı nasib eyle, ölümümde her kötülükten beni rahata kavuştur.
Allah'ım, bana düşüncede kemâl, hareket ve ahlakımda kemâl ver! Beni azgın nefsimin şerrinden koru. Allah'ım, bana iyilikler yapmak, kötülükleri bırakmak, yoksul ve zavallıları sevmek nasib eyle. Beni bağışla, bana acı. Kullarını imtihan etmeyi dilediğin zaman, beni dinin üzere sâbit-kadem eyle! Kulluk üzereyken beni huzuruna al. Rabbim bana yardım et, bize zafer ver, bizi yenilgiye uğratma. Bana doğru yolu göster, doğru yolda yürümemi kolaylaştır.
Yüce Allah'ım, bana Sen'i sevmeyi, Sen'i sevenleri sevmeyi ve beni Sana yaklaştıracak işleri sevmeyi nasib eyle.
Allah'ım, bana en iyi işleri istemeyi, duaların en hayırlısını, başarıların en üstününü, sevapların en mükemmelini ihsan buyur. Ayaklarımı doğru yolda sağlamlaştır, sevap tartılarımı ağırlaştır, hatalarımı bağışla, cennetin en yüce derecelerine ermemi nasib eyle.
Allah'ım, ey kalbleri çeviren Rabbim, kalbimi Sen'in dinin üzerinde sağlam tut.
Allah'ım, ey kalpleri ve gözleri döndüren, kalplerimizi Sana itaate döndür. Allah'ım, sevabımızı arttır, eksiltme... Bizi yücelt, ulvîliklere yaklaştır, alçaltma; bize ver yoksun bırakma. Rabbim, kardeşlerimizle aramıza ünsiyet, birlik, vefa ve muhabbet ihsan et; aramızdaki soğukluğu, ayrılık ve nefreti kaldır.
Allah'ım, her bakımdan sonumuzu güzel eyle, bizi dünya ve âhiret perişanlığından kurtar. Allah'ım, Zâtından korku ver ki, günah işlememize engel olsun. Bizi Senin cennetine ulaştıracak işler yapmamızı nasib eyle. Bizi, dünya üzüntülerini unutturacak bir yakîn derecesine erdir.
Bize haksızlık edenden öcümüzü al, düşmanlık edene karşı bize zafer ver. Bizi dünyanın ardında koşturma; dünyayı, en çok düşündüğümüz, tasasını çektiğimiz bir varlık haline getirme, dinimiz hususunda eksiklerimizden ötürü bizi belâlara düşürme. Günahlarımız yüzünden senden korkmayan, bize acımayan kimseleri üstümüze salma.
Allah'ım, Sen'den mağfiretini, bağış ve lütfunu, her türlü şer ve günahtan selâmeti, her türlü iyiliğe ermeyi, cennete ulaşıp cehennemden kurtulmayı dilerim.
Allah'ım, kalbimi hidâyete yönelt, dağınık işlerimi topla, perişanlığımı düzelt, rahmetinle âhiretimi koru, dünyamı yükselt, rahmetinle yüzümü ağart, işlerimi temizle, bana doğru düşünce ve olgunluk ilham eyle, fitne ve belaları benden sav, rahmetinle beni her türlü kötülüklerden koru.
Allah'ım, âhiret gününde yüz akıyla sağ tarafımızdan kitabımızı almayı, şehitlerin makamına ermeyi ve Peygamberlere arkadaş olmayı nasib eyle.
Allah'ım, nefsimin kötülüklerinden, her canlının şerrinden Sana sığınırız. Allah'ım, Sen sözümü duyarsın, yerimi görürsün, gizlimi ve açığımı bilirsin, hiçbir işim Sen'den gizli kalmaz. Ben, yardım ve kurtuluş dileyen, huzurunda korkudan titreyerek günahlarını itiraf eden zavallı bir yoksulum. Bir zavallı kulun olarak Sana yalvarıyor, boynu bükük bir âciz olarak sana iltica ediyor, huzurunda zilletle eğilmiş bir biçare olarak sana duâ ediyorum. Duamı kabul eyle...
Âmin.

23 Temmuz 2005

KUM

Bir kum tanesiyim ama
Çölün derdini taşıyorum

Rüzgâr her sabah ayrı bir şarkıyla geliyor
Atım vefadandır
Hiç kımıldamıyor
Ben varım rüzgârlar harab
Ben varım çöl yerinde kalıyor

Sevgilim!
Gücümü ölçme benim

[Mevlana İdris Zengin]

22 Temmuz 2005

Dost'a Mektup

Yapraklarının arasına şöyle iki yaprak koymalıyım ey günlük!

1
2

Bu kadar işte...

Büyümüş de yok olmuş

Yemyeşil kırlardaa bir yavru geyik varmış. Annesinin yanımda hoplaya zıplaya oynarmış. Miniminicik miniminicik miniminimin.." En son ne zaman bu şarkıyı söyleyen, yada söyleyebilecek kadar çocuk bir çocuk gördünüz? Ben en son ne zaman gördüğümü hatırlamıyorum bile. Ayrıca bu tür geyikli yeşillikli, gerçek çocuk şarkılarını söyleyebilecek çocuklar var oldu mu ondan bile şüpheliyim. Belki de bir zamanlar bu şarkıları söyleyen çocuklar bir halisunasyondur. Şimdiki çocuklarla, o bir zamanlar hem içiyle hem dışıyla çocuk olmuş çocukların arasındaki fark o kadar büyük ki, o öyle "Biir elimde beş parmak, biiir elimde on parmak, saaay bak saay bak saaay bak" diye şarkı söyleyen bir çocuğun olabilme ihtimali artık neredeyse sıfır. Bugünki bir çocuk, bu şarkıları söyleyen bir çocuk görse "Anne bu salak mı? Şarkıya bak ya, tam gerizekalı" der. Yada çocuğunuza oyuncak alacaksınız "Aaa, oğlum bak burda ne vaar. Ayy ne güzel kamyon, alalım mı?". "Yaa anne varyaa rezil ettin beni yaa, yavaş yaa. Çocukmuyum ben yaa" gibi ruhu bedeninden çok büyük laflar eder. Hele hele çocuğunuzu eski çocukların korktuğu şeylerle korkutmaya çalıştığınızı bir düşünün. "Bana bak, bitecek o ıspanak. Hah çağırıyorum öcü geliyo bak, heeehh yesin seni. Öcüü öcüü". "Ne öcüsü yaa. Kafamı buluyon anne benle. Öcümüş, Hayret bişeyya, sanki çocuk ben yaa" gibi ruhu bedeninden çok büyük laflar eder. Hele hele çocuğunuzu eski çocukların korktuğu şeylerle korkutmaya çalıştığınızı bir düşünün. "Bana bak, bitecek o ıspanak. Hah çağırıyorum öcü geliyo bak, heeehh yesin seni. Öcüü öcüü". "Ne öcüsü yaa. Kafamı buluyon anne benle. Öcü müş, Hayret bişey ya, sanki çocuk kandırıyosun ha" diye cevap verdiğinde, çocuğunuzun sizden bile büyük olduğunu farkedeceksiniz. Eskiden beyaz fistolu gömlekli, pileli etekli sonra lacivert pantolonlu, kısa saçlı çocuklar yanyana durup sallana sallana avazları çıktığı kadar "Hooroozumuu kaçırdılaaar, damdan daamaa uçurduuular, suyuna da pilaaav pişirdileer, geh bili bili" diye şarkı söylerlerdi. Şimdi bir tek çocuğa bu şarkıyı söyletmeye çalışabilir misiniz. Hepsinde "Uff ya, rezilliğe bak. Çocuk muyum ben yaa. Gerizekalı gibi horozumu kaçırdılar pilavımı kaçırdılar, öff ne saçma" der. E aşkımsınn, çikolata aşkımsın, limonata meşkimsinn diye bas bas söyleyebilen bir çocuğun, kaçırıldıktan sonra damdan dama uçurulan bir horozla ve de pilavıyla ne işi olsun. O zamanki çocuklar bir gün eve gelip dolabı açıp, ilacı da şeker sanıp, yeyip yeyip bitirerek zehirlenebilecek kadar yaşına uygun davranabiliyordu. Öyle de bir saflık hakimdi. Şimdi ki çocuk sadece bu şarkıyı duyduğunda bile "Beyinsiz işte, salaak n'oolcak. Hapla şekeri karıştırıyo. Hem ben şeker yemiyorum di mi annee, dişlerimi çürütür, sonra büyünce manken olamam di mi annee" "Evet kızım hadi sus istersen". Biz bile, tv'de çocuk programlarında, mesela çocuğa "Uzaylı var mıdır sence?" diye sorulduğunda "Evet vaaar. Bööle antenleri vaar, soona gözleri uzuun, soona bipbipp diyolar soona.." diyen bir çocuk gördüğümüzde, "Ya bu gerizekalı galiba, iyy ne saf şey" diyebiliyoruz. Yani gerçekten çocuk gibi olan, yaşına uygun davranan çocuklar bizim gözümüzde bile kıt akıllı ve saftrik damgası yiyor. Yahu halbuki o bir çocuk. Mantıksız konuşabilme yaşıdır çocuk olmak. Çocuk kendi hayal dünyasında yaşadığı için çocuktur. Kendi dünyasında yaşaması ve olayları o dünyaya göre yorumlaması onun gerizekalılığından değil tamamen çocukluğundandır. Masallara mantıklı bakmak kadar saçmadır bu yargılama. "Anne çikolatadan ev vaar, ne güzeel bende istiyoom". "Saçmala kızım. Mütahit o kadar çikolatayı da nerden bulmuş da yapmış o evi. Acıktın sen acıktın. Gel ben sana biraz pırasa ısıtayım". Aynı soru zamane çocuklarından birine sorulduğunda "Uzaylı var mıdır Fosuralp?". "Ne uzaylısı ya. Hayır yok. Hepsi atmosferdeki ışık yansımaları onların. Ha bide işte Amerikanın uzay projeleri. Sıradaki soru neydi?". "Ama Fosuralpçiim bir sürü gören varmış uzaylıları. Peki buna ne diyosun?". "Yok dedimmm yoook, zorlamı var dicez yaa" cevabını duyan bir büyük "Afferimm bee, ne akıllı çocuklar varyaa. Bizim gerizekalı olsa hemen 'Var tabii ben gördüm. Böölee yeşildi, bidibidi' ötüyodu derdi salak" gibi kendi yaşının getirdiği mantıkla çocuğunun yaşının ruh halini aynı kefeye koymaya kalkarak kendi çocuğunu da telef eder. Sonra nerde öyle "Aç kaapıyıı beeezirgaaan başıı, kapı hakkı nee verirsiin" diye oyunlar oynayabilecek çocuklar. Nerde "Yağ satarım bal satarım’lar. Ellerde cep telefonları, saçlar dimdik, daha o yaşta o beni seviyo şu şunu aldatıyo muhabbetleri dillerde. Böyle sanki çok gün görmüş geçirmiş makamlarda söylenen şarkılar. Geçenlerde 7,8 yaşlarında bir kız çocuğunu "Ama evlisiiin benim değilsiiin" diye şarkı söylerken gördüm. Olsun be kardeş, bak daha çok gençsin, giderse gitsin, başkasını bulursun diyesim geldi, içim ürperdi. Tamam belki o sadece sürekli bunları duyduğu için manasını anlamadan söylüyor ama neden manasını kendi içinde yaşayabileceği yaşına uygun şarkılar söylemiyor yada ne bileyim neden susmuyor. Artık ne mini mini kuşlar pencereye konuyor, ne yavru geyikler yemyeşil kırlarda anasının peşine takılıp hoplaya zıplaya gidiyor, ne de damdan dama uçan bir horoz var. Horozu kaçırıp fidye isteyebilen, yavru geyiğe de "Geyik yapma len" şeklinde saçma, boş muhabbet sıfatı yakıştırabilen bir zihniyet hakim. Dandini dandini danstana, danalar artık girmiyor bostana…
(Mine Sota / 29 Nisan-5 Mayıs 2005 / Gerçek Hayat)

21 Temmuz 2005

YÜREK HİCRETİ

Sevmek korkudur
En büyük korkumdun sen!
Düş düşkünü bir çocuğun
En son düşüydün sen
Bunu da bilmedin

Ceplerimizde hiç biriktirirken
Bir gün ansızın gidiverdin içimden
Hiç açılmamış yüzlerce mektup kaldı ardında
Ve hiç uyunmamış yüzlerce gece
Senden geriye kanadı kırık bir kuş kaldı içimde
Eğer istersen al
O da ellerinde can versin

Şimdi yüreğin
Kerbela’da Hüseyin olsa fark etmez
Kurşunu sıkmışsın bir kere anılarına
Kâr etmez pişmanlıklar
Bencilliği unutup bencilleşmek vardı bir zaman
Yangın yerine içimde yanılgı oldun sen
Susmayı çare edinip kendime
Öylesine hırçın duruyorum ki hayata karşı
Sen bile görsen tanıyamazsın beni
Bak; yüreğimin rengi mevcut doğada
O da kara, kapkara!
Bütün resimlerin yanması
Yüreğimdeki resimleri de yakar mı?

Sevdaların sevda gibi yaşandığı
Bir ülke düşle şimdi
Ve cesaretin varsa
Gir o ülkenin koynuna!

Gözleri mahşer
Yüreği dört mevsim bahar
Bir kızın olması dileğimle!..

(B. Tosun)

Komşumuz Necip Fazıl

Yazı birkaç ay önceki buluşmalarımızın birinde, Sayın Muhammed Emin Özkan ağabey tarafından bana yalnızca okumam için verilmişti. Ne var ki gönlüm, bu değerli yazının, yazarıyla benim aramda kalmasına hiç mi hiç elvermedi. Bir dostu anlamaya, anlatmaya ve anmaya dair sa­hici ipuçları veren bu yazıyı ve yayın iznini, aldığım günden bu yana özenle muhafaza ettim. Şimdi sayfamızı onurlandırdığından kuşku duyma­dığım bu yazıyı sizlere açıyor, yazara teşekkür ve saygılarımızı sunarken, bu vesileyle Üstadı bir defa daha rahmetle anıyoruz... (Mevlâna İdris)

Benim merhum Necip Fazıl'a yakınlığım mahalledendir. Kendisiyle tanıştırılmamızdan vefatına kadar geçen altı yıllık süreçte hemen her gün görüştüğümüzden onu çok yakından izleme fırsatım oldu.
Erenköy'deki evinde ilk görüşmemizde bana ne iş yaptığımı da sormuştu. Avukatlık dedim. Sokrates'in savunması okunma­dan avukat olunmaz, demişti. 1978 senesi ilkbaharıydı ve ben çiçeği burnunda bir avukattım. Sokrates'i de henüz okumamış­tım.
İsmi hemen her insanın zihninde öncelikle şiir ve edebiyatı çağrıştıran Necip Fazıl'ın insanî ve beşerî yanları benim için da­ha dikkat çekiciydi. Onun şair ve edebî yönüyle edebiyatçılar ve tanıyan hemen herkes zaten ilgiliydi. Ama o günlük hayatında nasıl biriydi ve nasıl yaşardı? Yemesi, içmesi, konuşması, otur­ması kalkması, üzülmesi, sevinmesi, kızması ve affı nasıldı? Ve nasıl davranırdı? Tüm bu soruların bilinen cevabı “Üstad adam gibi adamdı" olacaktır. Peki, ondaki bu adam gibi adamlık na­sıldı? İşte beni en çok buradaki küçük ayrıntılar daha fazla ilgi­lendirmiştir.
Sözgelimi o ilgili biriydi. Muhatabının hemen her şeyiyle ilgi­lenirdi. Ne yiyip içtiğinize kadar sorardı. Bizim evde kaç çeşit yemek çıktığını sorduğunu hatırlarım. İki çeşit dedim. Çorba ve ana yemek. Güldü ve çorba yemek sayılmaz, demek ki bir buçuk çeşit yemek yiyorsunuz elemişti.
Kendisine gelen kişi beş yaşında bir çocuk olsa bile onu din­ler ve mutlaka iltifat ederdi. Ayrılırken de kesinlikle ayağa kal­kar ve nazik ifadeyle misafirini yolcu ederdi. Nazikti ve nezake­ti sahiciydi.
Çok cömertti. Kendisi tok olsa bile "Ben şimdi yemiştim" demez, gelen misafiriyle birlikte kendisine de yemek sipariş eder ama gelen yemeği yemezdi. Ama siz bunu fark etmezdiniz, çünkü hissettirmezdi. Evinde de sofrası zengin ve çeşitliydi. Di­yet yapmasına ve az yemesine karşın başkasına ikramdan bü­yük zevk alırdı. Sigarayı bile paketinden değil, beş-altı paketi birden boşalttığı tabaktan sunardı. Birinci sigarasını da tercih ederdi. Beş bin lira değerindeki telefon makinasını tamir için eve gelen tamirciye iki bin lira bahşiş verdiğini görmüş ve şaşırmamıştım. Çünkü bu ondan beklenen bir davranıştı. Allah ka­tında kazandığı sevabını bile bağışlayacak kadar cömertti de­sem mübalağa sayılmaz. Devam eden davaları için gösterdiğim mütevazi gayretimi çok takdir etmiş, maddeten karşılanmasını mümkün görmediği bu gayret için: "Bu millete hizmetimden dolayı Allah bana eğer tırnak ucu kadar sevap yazmışsa tama­mı senin olsun" demişti. Cömertliğini bu derece yükselten baş­ka biri acaba var mıdır? Varsa bile ben tanımıyorum.
Dostluğu kavi idi. Dostları için de güç kaynağı idi. Onu kibir­li sananlar onu tanımayanlardır. Belki bazan kibirli gibi davra­narak engin tevazuunu gizlemeye çalışır ve bu yoldan riyakârlı­ğın tuzağına düşmemiş olurdu. Bunu aslında kibirli olup alçak­gönüllü görünmeye tercih ederdi. Dolayısıyla dostluğu da ona göreydi. Yani nitelikliydi. İlkokuldaki oğlum öğretmeni tarafın­dan kulak çekme cezasına maruz kalınca, bundan aynı okulda okuyan torunu tarafından haberdar edilen Üstad telefonla oku­lu ve idaresini fena haşlamış olacak ki olaydan hiç haberim ol­madığı halde okul müdürü tarafından aranmış ve defalarca özür dilenmiştim. Oysa, senin çocuğu okulda öğretmeni döv­müş, haberin var mı da diyebilirdi. O Üstad idi ve dostluğun ge­reğini en ince biçimde yapardı. Keza tedavi için gittiğimiz Cer­rahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesine, gece yarısı bulup merhum Ayhan Songar’ı ilgilenmesi için göndermişti. Ben tüm bunları onun bizlere tenezzülü olarak kabul etmiş ve cana minnet bilmişimdir. Ayrıca dostluğun bu türünü bu sayede öğrenmişimdir de.
İnsanlara hem inanır hem de güvenirdi. Saftı ve yirmi dört ayardı. Biri ona "geçen gün aldığın borcu öde" dese yanında varsa ödemeye kalkar, yoksa kendini borçlu bilirdi. Biriktiremezdi. Çünkü hemen sarfederdi.
Daima gençti. Genç kalışını çilesine, derin tefekkürüne ve ıs­tırabına bağlardı. Bu bağlamda gençliğinde gittiği Paris'in ar­ka sokaklarındaki bir mahalle tiyatrosundaki oyun onu hayli he­yecanlandırmış. Oyunda bir baba ve oğlu bilmeden aynı kıza âşık olurlar. Oyunun sonuna doğru oğlan durumu anlar ve ba­basına "utanmıyor musun, kızın yaşındakine âşık olmaya" der. Bunun üzerine babanın verdiği cevap Üstadı o kadar heyecanlanlandırmış ki, heyecandan öndeki seyirciyi kucaklamış. Baba ne demişti, diye sorduğumda "madem ki ıstırap çekiyorum öyleyse gencim" dedi demişti.
Evine ve eşine herkesten fazla hem bağlıydı hem de düşkün­dü. Kendisi için asla kullanmadığı hatırını ailesi ve çocukları için kullanırdı. Kızlarından Ayşe Hanımı tedavi için dişçisine otomobille götürüp getirmemin kendisini nasıl mutlu ettiğini görmeliydiniz. Bazen karaborsada satılan bir paket yabancı si­gara kendisine getirildiğinde içinden bir tanesini içer, sevmesi­ne rağmen kalanını eşine saklardı. Kim olursanız olun onunla tanışmaya nail olmuşsanız sizi olduğunuz ya da bulduğu yerde bırakmaz mutlaka bir başka yerlere taşırdı. Farketmeden irtifa kazanırdınız. Alttan alması için muhatabının zengin biri veya yüksek rütbeli ve ünlü olmasını aramazdı. Kim olursa olsun mağrur ve züppelik yapanlara eşet mi eşetti. Kendinden altta-kilereyse çok merhametli.
Gecenin geç saatlerinde bazan içinden gelir şiirler okurdu. Baki'den, Nef'i ve Fuzulî'den okuduğu bu şiirler için hayranlı­ğını gizlemez elini masaya vura vura “şiir diye beyim, buna de­rim ben" derdi.
En başta demiştim. Tanışmışsanız artık herşeyiniz onu ilgi­lendirir. Benim de Avukat olduğumu öğrenince İstanbul Toplu Basın Mahkemesi'nde devam eden ve karar safhasına gelmiş bir davası bulunduğunu, zaman kazanmak için girip giremeye­ceğimi gayet nazik bir şekilde ama girmemi istercesine sordu. Emriniz olur ve bunu lütuf bilirim, dedim. Hiyerarşide en yuka­rıda bulunan Üstadla doğrudan temasımın bulunmasını kendim için bir mazhariyet saydığımı da ilave ettim. 1978 senesi itiba­riyle çitmek üzere olan bu davanın serencamı tâ vefatına kadar sürmüştür.
Bilâhare oturduğu evin tahliyesi için ev sahibinin, işyeri ve Büyük Doğu yayınlarının tahliyesi için işyeri sahibinin açtığı muhtelif tahliye ve kira tesbiti davaları sebebiyle ilişkimizin hu­kuka dayanan ve benim adıma meslekî boyutu devreye girmiştir.
Burada ifade etmeliyim ki, gerek kiracı bulunduğu evinden ve gerekse işyerinden tahliye için açılan muhtelif davalar sebebiyle çektiği sıkıntılara ortak olabilmiş ve azalması için bir gayretim olmuşsa, bu benim için hayatımın en büyük mutluluğudur.
Sokrates'in Apolocya'sı okunmadan avukat olunamaz, de­mişti bana tanıştığımız ilk gün. Doğrusu ben de okumamıştım. İyi ki okumamışım. Çünkü seneler sonra okuduğum bu savun­ma ne de olsa teorikti. Peki hayata nasıl geçecekti? Kendinden başka örneği ve uygulaması yoktu bu savunmanın Sokrates'ten başka. Bir de Necip Fazıl. O Sokrates'in savunmasını hayata geçirmiş ve onu bizzat yaşayan biriydi ve benim önümdeydi. Bazan takılırdı. 0 günkü gazetede çıkan yazısını okuyup okumadı­ğımı sorar, duraksayınca da gerçi okumasan da olur, çünkü kendimi görüyorsun, derdi.
İstanbul Toplu Basın Mahkemesinde Sultan Vahidüddin ki­tabı sebebiyle açılan ceza davasına çok önem veriyordu. Yaşı­nın ilerlediğini ve içerde yatmaya takatinin bulunmadığını söy­lerdi. Bu ve açılan diğer davalar sebebiyle zaman zaman konu­muz hukuka yönelirdi. Bazan da duruşmaya kendisi de katıl­mak isterdi. Şöyle ki: Mahkemeyi aydınlatmak amacıyla Vahi­düddin davasıyla ilgili elyazısıyla kendi hazırladığı bir açıkla­mayı okumak üzere duruşmaya birlikte çıkmıştık.
Mahkeme başkanı: Necip Fazıl Bey, biz sonra okuruz verin dilekçenizi dosyaya koyalım, dedi. Siz yorulmayın, diye de ekle­di. 0 da, sözlerimin mahkemeniz üzerinde nasıl bir psikolojik etki yapacağını bizzat müşahede etmek istiyorum, diyerek oku­maya başladı. Duruşma Savcısı savunmanın yarısına doğru bez­ginlik göstermeye ve kımıldanmaya başlayınca bu Necip Fazıl'ın gözünden kaçmadı. Ben, dedi Paris'teyken işitmiştim. Çobanın biri duruşmaya kavalıyla gelmiş ve yarım sa­at çalmış. Savunmam bundan ibarettir, demiş. Siz­ler de beni, ben savunma diye burada kaval da çal­sam dinlemek zorundasınız. Çünkü iki dudağınızın arasından çıkacak hapis cezası kararı üzerine yata­cak olan benim.
Daha sonra dışarda bir hatırasını da nakletti. Bir başka davasında bir başka Savcı Bey kürsünün al­tından Mahkeme Başkanının cübbesini çekiştirerek dikkati çekmek isterken Üstada yakalanmış. Bu Savcı Bey, demiş, benimle aynı hizada olması gere­kirken, oturduğu yerin size yakınlığı sebebiyle ve yüksekliğinden dolayı bunu yapabiliyor ve ben aynı şeyi yapamıyorsam, kürsünün yüksekliği marangoz hatası sebebiyledir. Yoksa savcının yeri de benim dengimdir diyerek AİHM temsilcilerinin Ülkemize gelerek yaptıkları tesbite tâ o gün işaret etmiş.
Bu dava sebebiyle kazandığım meslekî tecrübe­ler için minnettarlığımı bildirmemden memnun kal­dı ve geçmişte yaşadığı bir davasına ait şu hatırasıyla konuya devam etti.
Büyük Doğu'nun bir sayısının kapağına o döne­min ünlü bir gazeteci yazarının resmi maymun şek­linde basılmıştı. Bu meşhur yazar uğradığı hakaret­ten dolayı Üstadı şikayet etmiş ve duruşmada özür dilenirse şikayetinden vazgeçeceğini bildirmiş. Üstad da tamam dileyeceğim, demiş. İstanbul'da şim­diki Büyük Postane binası adliye iken görülen bu da­vada dinleyicilerden bir uğultu yükselmiş. Necip Fa­zıl özür dileyecek, bu nasıl olur diye, ondan bunu beklememişler. Üstad: Tamam özür dileyeceğim. Di­leyeceğim de bundan değil maymundan, demiş. Çün­kü inancıma göre bu ve bunun gibiler için Kur’an "Onlar hayvandan da aşağıdırlar" buyurmaktadır. Onun için ben bunu ona benzettiğim için maymuna hakaret etmiş sayılırım...
Tabiidir ki dava kaldığı yerden devam etmiş. Şim­dikilerin özgüven dedikleri de herhalde bu olsa gerek. O, duruşmalardaki tavrı ile sanki yargılanan değil yargılayan biriydi. Mahkemeleri gözünde büyütmez ve hiç heyecanlanmazdı. Atmaca gibi sakindi.
Kitabın adı Sultan Vahidüddin idi. Fakat dava Atatürk'e hakaretten açılmıştı. En Atatürkçü ve Atatürk'ü en iyi bilen bilirkişilerin ittifakla kitapta hakaret ve suç unsuru bulamamalarına rağmen Mahkeme tarafsız kalamadı ve Üstad 18 ay hapis cezasına çarptırıldı. Evinin ve işyerinin tahliyesi için açılmış onlarca dava ve bir de bu mahkumiyet kararı. Benim tanıdığım 6 se­ne içinde çekilen sıkıntılara eklenen yeni sıkıntılar... Karar temyizde de onandı. Bilirkişi ra­porları suç unsuru bulamadığı için mahkumiyet kararı çeşitli zorlama ve yorumlar sebebiy­le 25 sahife yazıldı. Yazı İşleri Müdürü olan bayan, bunca yıllık meslek hayatımda idama dair kararlar bile bu kadar uzun tutulmamıştır, diye üzüntüsünü dile getirmişti. Son çare sağlık sebebiyle rapor alınması idi. Gözleri görmediği ve yürüyemediği için diyabete daya­lı verilen rapor Merhum Ayhan Songar'ın gayreti ile Adli Tıbbın onayından geçmiş ve Üs­tada altı ay izin verilmişti. Alınan ikinci altı aylık iznin içinde de vefat etti. Yani mahkum öldü. Yani nasıl yaşadıysa öylece ölmek nasip oldu. En şerefli biçimde ve pes etmeden. Su­çuna mazeret aramadan ve teammüden işlediğini haykırarak. Yanlışın, eyleminde değil ya­salarda ve onun yanlış yorumlanmasında olduğunu ilan ederek. Tıpkı Sokrates gibi savun­masıyla uyum sağlamayı istememiş, "kopuş"u her dem tercih etmiştir.
İyi ki Sokrates'in Savunmasını onu tanımadan okumamışım. Onu tanıyınca hayatındaki pratikten savunmadaki teoriye yönelmek benim için mesleki açıdan daha da verimli oldu.
Yıllar sonra aynı yaklaşımı ünlü Fransız Avukat Jacques Verges'te de bulacaktım. Gü­nümüzün ince mekanizmalarla bireye dayattığı; iktidarların meşrulaştırılmasına hizmet eden yasal düzenlemelere karşı fert olarak karşı durmanın hukuk zeminindeki güçlü tanı­mını onun duruşu oluşturuyordu.
22.09 2004
(Gerçek Hayat 20-26 Mayıs 2005)

YUSUFLAR...

boş kuyulara
boş kovalar sarkıtıyorum

biliyorum

bazen

boş kuyulardan
yusuflar da çıkar

(Beyza Akyüz)

Mor Çocuk...

-Bana bir Moritanya haritası çizsene.
-Nasıl çizeyim?
-Mor çiz.

Sonra çekip gittiler. Dünya çok sıkıcıydı.


(Hakan Albayrak / Mor Çocuk)

20 Temmuz 2005

Batı

Doğuda bir baba vardı
Batı gelmeden önce
Onun oğulları batıya vardı
...
Batılılar !
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden
Doğulu olarak ölmek istiyorum ben
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :
Karşınızdakini değiştirmek
Beni öldürseniz de çıkmam buradan
Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
Fakat değişmeyecek ruhum
Onu kandırmak için boşuna dil döktüler
Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler
O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı
Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı
O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı
Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı

(Sezai Karakoç)

19 Temmuz 2005

Esintiler

Kur'an uzanarak okunmaz derler. Biz onu oturarak dahi okumayız. Belli bir seviyeyi göstererek "oradan aşağı indirilmez" derler. Biz onu, bizim bile indiremeyeceğimiz yüksekliğe asarız. Ara sıra yemin ederken aklımıza gelir, onda da işaret eder, gene indirmeyiz.
Bırakalım adam alsın, o kaneviçeli, süslü muhafazasından çıkarsın, tozunu üflesin, uzanarak okusun. Koşarak okusun. Yan yatarak okusun.
O'nu bir kez okuduktan sonra hangi Ademoğlu diz üstü yere çökmez ki?
(Çağatay Hakan)

18 Temmuz 2005

Hamdolsun

Rabbime sonsuuuz kez hamdolsun sevgili günlüğüm.
Bugün okula gittim, BAİHL'ye... Ah ne güzeldi anlatamam sana. Ne bir "yüreğimi sıkıştıracak" vardı orada ne de beni üzen başka bir şey. Serinlik vardı, esenlik vardı. Biraz yorgunluk vardı sanki sevgili günlüğüm, öyle bir savaştan ya da ne bileyim yani büyük bir etkinlikten sonra bir salonun durumu gibiydi BAİHL.
Yener hocam, İdris Bey ve tabii ki Alaaddin Koloğlu da oradaydılar. Güzel bir sohbetimiz oldu. Yener Bey hocam -çoğu zaman olduğu gibi- espritüeldi yine.
- Hayırdır Abdurrahman? Hangi rüzgâr attı seni?
- Hava da sıcak ama bilmiyorum inanın hocam, kuvvetli bir rüzgâr olmalı..

Alaaddin Bey
- Yahu daha evlenemediniz mi? Daha bu sene mezun olanlar bile sizden daha açık gözlü. 3 Temmuz'da birini evlendirdik, hafızdı ve siz mezun olurken Hazırlık'taydı. Kendisinden bir sene önce mezun olan bir kızımızla evlendirdik. Siz niye evlenmiyorsunuz?
- Yani hocam kem küm, işte hani bilirsiniz, ne bileyim yani hocam belki de haklısınız; yeni mezunlarınız daha açık gözlüdür.
Tabii sevgili günlüğüm, içimdekileri söyleyemedim çoğu zaman olduğu gibi. Belki çok da önemli değildi zaten söylemem.

İdris Bey, getirdiğim CD'yi virus taramasından geçirdi :) daha sonra baktı içine. Şaşırdı/sevindi filan derken;
- Eee hocam ne de olsa eski öğrenciler! deyiverdim.
- Eski meyen öğrenciler, dedi.

Öyle yani. Sevgili günlüğüm, iyi oluyormuş arada bir gitmek, görmek. Ne de olsa şöyle-böyle derken yıllar geçiverdi/geçiveriyor/geçiverecek!
Okuldaki son senemi geçirdiğim sınıfım açık maviye boyanmış sevgili günlüğüm ki görebilsen, ne kadar da iç açıcı.

Yani öyle kısaca işte. Son son bir ekmek arası domates-peynir ve bir dilim de kavun yedikten hemen sonra, yıllar yılı tırmandığım "eşek çatlatan" diye de tabir edilen bayırlardan aşağı salıverdim kendimi.

Kısacası;
güzel oluyor...
18.07.05/15:40

Etraf Mutluluk Kaynıyor…

Kimine göre üstün bir başarı…

Kimine göre aya ulaşmanın verdiği hafiflik…

Kimine göre hayallerin ötesine ulaşmak…

Kimine göre şan…

Kimine göre şöhret…

Kimine göre çok para…

Kimine göre bekleyip durduğu bir şey… ama kendisi bile bilmiyor o şey ne…!



Sürekli mutsuz olduğundan bahseden son danışanımla yaptığım görüşmede aklıma geldi sizlerle de bu konuyu paylaşmak…

Seanslarda en çok bunu konuşuyoruz…

Eğitim ve kültür seviyesi farklı olsa da her insan, kendisine “mutluluk” buldurayım diye geliyor…

Düzenli terapötik ilişkiyle buluyorlar da nitekim…



Herkes kendisine bir mutluluk resmi çizmiş sevgili dostlar… onun peşinde koşturup duruyor… gün geliyor… yakalıyor… mutlu oluyor… sonra birden huuupppp… uçup gidiyor mutluluk… nereye? Başka limanlara…

Sonra başka bir hedef belirliyor kişi… onun peşinde koşturuyor uzun zaman… elinden geleni yapa yapa… sonunda kavuşacağı mutluluğu bekleye bekleye…

…yakalıyor birden… ya iyi bir işti beklediği… ya babasının mirasındaki kendi payına düşen arsa… ya annesinden kalan ev… ya yıllardır beklediği kariyer… ya o peşinden aylarca koştuğu, bir gülüşü için dünyayı feda edeceğini zannettiği sevgili…

…gün geliyor… yakalıyor… sonra ne oluyor? Geçen kısa bir süreyle gerçek mutluluğun bu olmadığını anlıyor…



Şimdi sizlere terapötik bir mutluluk tanımı yapmak lazım bence…

Nedir bu mutluluk?

Ali’nin peşinden koştuğu Ayşe mi? Ya da Serkan Bey’in beklediği mevki…?

Herkese göre başkadır mutluluk sevgili dostlar…

Herkesin kendisini göre tanımladığı bir mutluluk resmi mutlaka vardır. Kimileri bu resmin farkındadır… kimileri değildir… ama o resim herkesin zihninde vardır…

Peki bu resim herkeste varsa niçin herkes mutlu olamıyor…?



İnsanlar eğer, adına mutluluk dedikleri şeyi, gökyüzüne çıkarırlarsa… ulaşamayacakları yere koyarlarsa, yakalanması zor bir nesne haline gelir…

Hatta mutluluğu çerçevelerlerse, adını koyarlarsa daha da zorluk çekerler…

Çünkü mutluluk denilen şey, şekli şemali olan bir obje değil ki resmedilsin…!

Masa değil… kaşık değil… koltuk değil… araba değil… eş değil… nesnel ve gösterilebilir bir yanı yok… tam da bu nedenle bir yerlere, bir şeylere, birtakım süreçlere mahkum edilmemelidir…

Ve mutlulukla ilgili en çok yapılan tipik hata şudur:

İnsanlar zannediyorlar ki mutluluğu bir yakalarlarsa, bir daha hiç mi hiç onu ellerinden bırakmayacaklar… sımsıkı sarılacaklar… geri kalan hayatlarında asla üzülmeyecekler…



Bunların tamamı hurafe sevgili dostlar…

İnsan duygularıyla yaşayan bir varlıktır. Duyguların çeşitli olması, gün içinde bazılarının yer değiştirerek yaşamasından ibarettir. Bir şey gelecek diye anında öbür duygu hoooppp diye uçup bir yerlere gitmez…



Aslına bakılırsa, “Ne istiyorum?”un cevabını bulamayan insanların yaşadığı zorluktur mutluluğu yakalayamamak… çünkü kişi ne istediğini bilmiyordur. Kendisi için, hayatı için neler yapması gerektiğini de…

Sorun kendinize lütfen… hadi şöööyyyle koltuğunuza yaslanın ve sorun… ama lütfen yazının gerisini okumadan önce bu soruyu kendinize sorun…

“Kendim için ne istiyorum…?


[Burada es veriyoruz… :) ]




Cevaplar geldi mi…?

Nasıl cevaplar verdiniz kendinize…?

İyi bir iş istiyorum…? İyi bir eş istiyorum? İyi bir üniversite kazanmak istiyorum…? Hayırlı evlatlar istiyorum…? … ????

…hep geleceğe yatırım yapan cevaplar değil mi?



Peki, kaçınız hemen bir dakika sonrası için bir şey istedi…?

…guruldayan karnımı doyurmak istiyorum…

…susayan dilimi hemen ıslamak istiyorum…

…köşedeki marketten dondurma almak istiyorum…

…aşağıya parkeden arabaya şöyyyle bir göz atmak istiyorum…

…ağlayan gözlerimin sularını silmek istiyorum…

…içerde avaz avaz bağıran eşimin susmasını istiyorum…

…vs…vs…vs…

…kaçımız hemen yakın gelecek için bir şeyler istedi??



İşte sevgili dostlar… gelecek için bir şeyler isterken, birkaç dakika, birkaç saat sonrası için bir şeyler istemeyi hepimiz unutur olmuşuz maalesef…

Zannediyoruz ki –evet bu kesin olarak bir zan- isteme fiili devreye girince, hep uzun vadede şeyler hayal etmeliyiz…

Oysa ne ilgisi var…? uzun süre sonrasını hayal ederken, burnumuzun dibindeki ulaştıklarımızı bir türlü göremiyoruz… sanki onlar bizim isteğimiz değilmiş gibi…

Tüm bunların mutlulukla ne ilgisi var diyenler için devam ediyorum…

Çok ilgisi var… insanı ilgilendiren her bir kavramın, her bir eylemin birbiriyle hep bir ilgisi vardır zaten…

Ne istediğini bilen insanlar, “ne istiyorum”un cevabını kısa vade için de verebilen insanlar, genel profilde daha mutlu insanlar oluyor…

Çünkü yıllarca bir şeye ulaşmaları için bekleyip durmaları gerekmiyor. Kendisine vermek istediği hediyeyi veriyor ve mutluluk kavramını abartmıyor…

Diyelim ki karnı açtı… doyurdu… mutlu hissediyor kendisini… o sırada patronu azarladı… üzülüyor… mutfağa geçip bir çay alıyor eline… yudumlarken üzüntüsünü atabiliyor…

Duygular araba tekerleğinin her noktasının yer değiştirmesi gibi birbirini hızla takip eder çünkü… biri gider biri gelir…

Yeryüzünde mutlu olmak ve artık hiçbir şeye üzülmemek diye bir durum kimse için asla yoktur sevgili dostlar…

Üzüntüler ve can sıkıcı olaylar elbet olacaktır… önemli olan onlarla baş etmeyi bilmek ve yerine farklı bir duyguyu oturtabilmektir.



Ünlü bir manken hatırlıyorum… yıllarca mutluluğu aradığını söyleyip duruyordu… bir türlü mutlu olamadığını anlatıyordu her yerde…

Bir gün anne oldu…kendisiyle röportaj yapan gazetecilere söylediği cümle hala aklımda:

“Anne olduktan sonra mutluluğu tanımı değişti…” diyordu… ve ekliyordu… “Önceden daha uzaktı mutluluk… çok abartı yerlere yerleştirmişim onu… şimdi mutluluk dibimde… çocuğum gazlanınca canı yanıyor… gaz çıkarıyor… rahatlıyor… o anda dünyanın en mutlu insanı ben oluyorum… mutluluğun bir bebeğin gazında olduğunu söyleselerdi eskiden, hayatta inanmazdım…”

Buradaki espri güncel olmak… günü yakalamak… ufuklara ertelemeler yapmamak… yakını görmekle ilgili… ve dokunsallıkla… duyguyla ilgili… insan olmakla ilgili… insanın içindeki karanlığı, aydınlığa çevirebilmesiyle ilgili…

Yarım saat içinde yetişmem gereken bir konferans öncesi, bu yazıyı hazırlayabildiğim için inanamayacağınız kadar mutluyum :)


Böyle bir pencereden bakınca etraf mutluluk kaynıyor bence…

Etraf mutluluk kaynıyor dostlar… mutluluk her yere saçılmış…

Sevgiyle kalın…

(Şimdilik bu kadar yazdım ama bu konuyu ilerde detaylarıyla konuşmaya devam edelim…)

[Mehtap Kayaoğlu - 17 Temmuz 2005 - Haber7]

17 Temmuz 2005

Lütfen İki Kere İki Beş Etsin Öğretmenim, Lütfeen!..

Ne var sanki! Daha kendinizi tanıtmadan, sırtınızı bize dönüp tahtaya 2 artı 2 eşittir 4 yazıyorsunuz… hiç mi bizim tarafımızı tutmayacaksınız, hiç mi o eşitliğin sağ tarafına 5, ya da ne bileyim, 4’ten daha yumuşak, daha güler yüzlü bir rakam yazmayacaksınız?!
Konuşmak yerine kuralları hatırlatan, elini davetkârane açıp uzatmak yerine, işaret parmağını havada tehditkârane sallayan “büyüklerden” hazzetmiyoruz öğretmenim! Hele hele şu, imla kurallarını baskı aracı olarak kullanan kaprisli, kompleksli “büyüklerden”, hiç…
Kerrat Cetvelini kırıp bozalım öğretmenim mesela, olmaz mı? Onun yüzünden bir sürü azar işitiyoruz! Hem, her zaman o haklı çıkıyor. Bizim herhangi bir ihtilafta haklı çıktığımıza rastladımsa şurdan şuraya gitmeyeyim.
Örtmenim, geçen akşam bize aykırı bir tip gelmişti. Çay içerken, “bazı resmi tarihler geriye doğru yazıldıukları için kurgusaldır ve kusursuzdur” dedi. Dur size bir sorayım bakayım dedim, ne diyeceksiniz… niçin kızıyorsunuz canım?! Adam da cinsin biri, sadece sevdiği kitapları okumuş, söylediğine göre, okuduğu kitapları sevmek için ıkınmak zorunda kalmamış… sizce bir psikopat mıdır efendim?
Baktım, inceledim. Okuyacağımız kitap “tanımlarla” dolu. Onu “-dır”la veya “-tir”le biten cümle sayısı, benim evdeki bir kavanoz dolusu misketten daha fazla! Neye yarayacak bu kadar tanım?
O psikopat kılıklı herif, bana “coğrafya nedir?” diye sordu. Ben de farklı farklı coğrafyaların olduğunu söyledim. Bazılarının resimli ve kullanılmamış, mis gibi yepisyeni olduğunu; bazılarının ise yapraklarında eksiklerin olduğunu, ama daha ucuza geldiği için insana keyif verdiğini söyledim. Yapraklarında eksiklik olanların, kullanırken çok fazla dikkat etmememize imkan verdikleri için bir rahatlık sağladıklarını, bu yüzden tercih edilmeleri gerektiğini söyledim.
Bana “okula başlayınca bu fikrimden vazgeçeceğimi” söyledi…
Şu, teneffüslerle ders saatlerinin yer değiştirmeleri hususuna gelmek istiyorum. Dersleri teneffüslerde yapalım derim ben. Çünkü, teneffüslerde moralimiz yerinde oluyor genellikle. O yüksek moralle, düşünsenize, neler yapamaz insan!.. Değil mi?
Bir de, vereceğiniz eğitime gelmek istiyordum son olarak. Sizin insanları sevdiğinizden kuşkuluyum. Suratınız hep asık oluyor, dokuzu çeyrek geçe durmuş bir saat gibi, öyle somurtkan… gülmeniz bile yalancı. Sanki yüzünüz gülmek için yumuşamıyor da; yanan plastik bir top kırışıyor… neden, sahici bir gülümsemeye yetecek kadar para vermiyorlar mı size? Böyle eğitemezsiniz bizi. O sözünü ettiğim paspal kılıklı adam yine anlamadığım, ama düşündükçe hoşuma gittiğine karar verdiğim bir şey daha söylemişti. “Tek merkezli eğitim” demişti, “…tek merkezli eğitim. ee.. dur bir dakika, yazmış olacağım… cebimdeydi… hah buldum… Tek merkezli eğitim takıntısı, ileride sürü halinde dolaşmayı düşünmeyenler için ancak bir ayak bağı olabilir.” Yaa, işte böyle öğretmenim! Bu lafın manasını şimdilik her ne kadar kavrayamadıysam da, ileride işime yarayacağından adım gibi eminim. Çünkü bu sözle, benim “İki kere ikinin beş etmesi” yönündeki düşüncem arasında inceden inceye bir akrabalık seziyorum…
Bütün arkadaşlarım, eşitliğin sağ yanına 4 yazıyorlar, yaşamlarını buna ayarlayıp otomatiğe bağlıyorlar; ben ise bunu ilginç bulmaya asla yanaşmıyorum! Ekmek çarpsın ki böyle öğretmenim! N’olucak, büyüyünce Tarkan ya da İbrahim Erkal hayranı mı olacaktım, değil mi?
(Selahattin Yusuf, Sirenleri Taşa Tutun, s. 33)

16 Temmuz 2005

Gerçeklerden Biri...

_____________________________ _____________________________

Sami Yusuf'la Röportaj

Müzikte 2.YUSUF İSLAM
Birçoğunuz müzik kanallarının ‘Top 10’ listesinde bir numara olan klibini izlemiştir. Ya da şehrin ana caddelerinde dolaşırken, “Al Muallim” şarkısına kulak misafiri olmuştur.
Bu şarkıyı dinleyen herkesin ilk izlenimi tanınmış İngiliz şarkıcı Yusuf İslam’ın yeni bir albüm çıkarmış olabileceği, ama bu genç, Yusuf İslam değil. Türkiye’de ve Ortadoğu’da albümü satış rekorları kıran, klibi pop müzik kanallarında bir numara olan yeni bir müzisyen var; Sami Yusuf. 25 yaşındaki genç sanatçı İngiltere’de büyümüş bir Azeri. Bu başarıları sebebiyle Türkiye’den bütün basının görüşme talebinde bulunduğu Sami Yusuf ilk olarak Turkuaz’a konuştu. Sami Yusuf’un kendisi de Türkiye albümünün bu kadar çok ilgi görmesine ve klibinin bir numara olmasına “şok, olduk” diye yorum yapıyor. Sami Yusuf’u Türkiye’ye getiren ve Türkiye distribütörlüğünü yapan Mustafa Demirci, albümü getirirken sevileceğini düşündüğünü, ama bu tarz müziklerin dinleyici profilini aşan, her kesimden insanın ilgisini çekeceğini tahmin etmediğini söylüyor. Klibi müzik kanallarında yayınlatmak için çok zorluk çektiğini anlatan Demirci, Yusuf’un bu başarısını sesine, müziğine ve kliplerinde de canlandırdığı gibi modern Müslüman gençliğini temsil etmesine bağlıyor.

Selamun aleyküm dedikten sonra “Nasılsınız?” diye Türkçe hal ve hatırımızı soran Yusuf'un evinde Azeri Türkçesi konuşuluyormuş. Türkçeyi yüzde 80 anladığını ama konuşamadığını söyleyen Yusuf ile telefon söyleşimiz Türkçe selamlaşma ile başlıyor ve Türkçe vedalaşma ile bitiyor. Söyleşimiz boyunca İslam ve modernizmin el ele yürüdüğüne vurgu yapan genç sanatçı, 11 Eylül sonrasında İslam dünyasının ‘şiddet’ ve ‘geri kalmışlık’ sıfatlarıyla anılmasından büyük üzüntü duyduğunu söylüyor. Her fırsatta Osmanlı mirası sebebiyle Türkiye'nin onun için ayrı bir önemi olduğunu ifade eden genç sanatçı ilk sorumuzla birlikte söze Bismillah'la başlıyor.

Türkiye'de klibiniz pop müzik kanallarında bir numara oldu. Bundan haberdar mısınız?
Türkiye'deki gelişmeleri oradaki arkadaşlarımdan duydum. Bütün İslam dünyasını seviyorum. Ama Türkiye'nin Osmanlı mirası nedeniyle ayrı bir yeri var. Bu nedenle sizinle röportaj yapmak benim için bir onur. Video klibimin Türkiye'deki ve Mısır'daki müzik listelerinde bir numara olacağını tahmin etmemiştim. Çünkü biz bu albümü Batı'da yaşayan Müslümanlar için yaptık. Ve çok şükür ki albümüm buradaki Müslümanlar arasında oldukça başarılı oldu. Fakat Ortadoğu'da ve Türkiye'de bir numara olunca şoke olduk. Bu, benim için bir onur ve böyle bir lütfun içinde olduğum için gurur duyuyorum.

İnsanlar sizi ilk dinlediklerinde ilahi söylediğinizi sanıyor; ama tarzınız ilahi değil. Seküler pop ikonları arasından sıyrılmanızı ve bu zamana kadar onlara hayranlık duyan gençlerin sizin hayranınız olmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Evet, müzik tarzım ilahi formatında değil. İlahi söylemenin iyi ya da kötü olduğunu tartışmıyorum burada. Allah'ı anmak için ya da dinî konularda iyi müzik yapmak için illa ilahi söylenmesi gerektiğini düşünmüyorum. Sami Yusuf'un ünlü olmak ya da olmamak gibi bir derdi olamaz. Benim hedefim İslam için bir şeyler yapabilmek ve gençliğin aidiyetlerinden ve dinlerinden gurur duymalarını sağlamak. Şöhret Allah'ın bizler için bir imtihanı. Ben tüm bunları şöhret ya da dünya için yapmıyorum.

Amerika’daki 11 Eylül saldırılarından sonra İslam dünyasına karşı geri kalmışlık vurgusu daha çok yapılmaya başlandı. Siz klibinizde bu bakış açısını yıkmaya çalışıyor gibisiniz; ne dersiniz?
Ben bunu video klibimde vurgulasam da vurgulamasam da İslam güzellik dini. İslam dünyası son zamanlarda geri kalmışlık ve bağnazlık ithamlarıyla yüz yüze geldi. Terör eylemlerini yapanlar azınlık, onlar İslam'ın sesi değiller, İslam'ın üstün çoğunluğunu temsil edemezler. İslam bize Allah'a inanmayı ve iyi insan olmayı tavsiye ediyor. Bu, İslam'ın en temel öğretisi. İslam'ın vahşetten yana bir mesajı yok. Türkler çok iyi bir tasavvuf anlayışına sahip, dine yatkın bir yapıları var. O nedenle bu mesajları çok iyi algılıyorlar. Maalesef insanların handikaplarından biri de şu ki, detaylarda çok fazla boğuluyorlar ve İslam'ın insanlığa temel mesajını unutuyorlar.

İlk albümünüzde yer alan bütün şarkılar Hz. Muhammed'le ilgili. Bunu yaparken neyi amaçladınız?
Müslümanlar Peygamber'imizi tanıyorlar ve seviyorlar. Fakat bazı insanlar O’nun ne kadar muhteşem bir insan olduğundan çok fazla haberdar değiller. Hatta ne yazık ki bazı insanların Peygamber'imizi yanlış anladığını düşünüyorum. Oysa gayrimüslimler bile onu yüceltiyordu. O’nun insanî yönü muhteşemdi, O insanlığın en güzeliydi. Bende bunu anlatmaya çalıştım.

Ailenizin sizin İslamî bakış açınıza katkısı ne oldu?
Ailem Müslüman, fakat çok muhafazakâr değiller. Hepsi çok şükür namazlarını kılıyor. Ben ise onlara göre oldukça muhafazakâr sayılabilirim. Bir ablam ve bir ağabeyim var. Ben en küçükleriyim. Üç ay önce evlendim, eşim bir Alman. Hayat bir yolculuktur ve herkes hayatında farklı aşamalar geçirir. Öncesinde de ara sıra namaz kılmama rağmen, benim uyanışım 16-17 yaşlarımda gerçekleşti.

Bu uyanışınıza sebep olan ne?
En başta Allah'ın hidayeti. Her zaman arayış içinde olan bir insanım ve gerçeğin ne olduğunu anlamaya çalışırım. Hayatımdaki uyanış birçok sebepten kaynaklandı. Elhamdülillah dönüm noktasını 16 yaşındayken yaşadım.

Müzik eğitimi almanızda aileniz mi etkili oldu?
Babamın benim üzerimde çok büyük etkisi var. Babam her zaman benim için çok özel bir insan oldu. O, müzik bestekârı ve şu anda öğretmenlik yapıyor. Aynı zamanda benim de ilk müzik öğretmenim. Çok yetenekli bir insan, sekizden fazla enstrüman çalıyor. Klasik müzik, Arap ve Ortadoğu müziği üzerine çok sayıda çalışması var. Babam dindar birisi. Mesnevi okumayı çok sever ve Mevlana hayranı. Ben de çok çeşitli müzik kurumlarından eğitim aldım; ama müzik bilgimin temelini babam attı. Hem İslamî hem de müzik eğitimi almamda anne ve babama çok şey borçluyum.

Doğulu olup Batı'da yaşayan bir ailesiniz. Geleneklerinizi sürdürüyor musunuz?
Elbette. Gelenek ve kültür bildiğiniz gibi çok önemli iki konu ve İslam'ın parçası. Bir Müslüman, kültürünü sevmeli ve onu devam ettirmeli. İslam, kültürü yok etmek için gelmemiştir. Sadece İslam'a ters olan şeyleri dışlamıştır. Zaten kültürlerin ve geleneklerin çoğu İslam'la çelişmez. Her toplumun kendi gelenek ve kültürü vardır. Bence İslam dünyasındaki bu çeşitlilik İslam için harika bir zenginlik.

Çocukluğunuz İngiltere'de geçti. Doğulu olmanız sebebiyle herhangi bir sıkıntı yaşadınız mı?
Müslüman arkadaşlara ve çevreye sahip olmamak buradaki çocuklar ve gençler için gerçekten çok büyük bir sorun. Ben hakiki arkadaşlara ancak ilkokuldan sonra rastladım ki, o zaman 13-14 yaşlarındaydım. Daha önce tanıdığım Müslüman yoktu. Fakat şimdi Manchester'da ve Londra'da çok büyük bir Müslüman cemaatimiz var. Avrupa'nın olumsuz yönleri olduğu kadar olumlu tarafları da var. Doğu insanı bazen iyi noktalara bakmıyor ya da bakıyorsa bile görmüyor. Aslında burada ortam çok İslamî. Mesela burada yasal sistemi ve refah devletini oluşturmak için mezhep imamlarından Ebu Hanefi'den yararlanılmış. İngiltere'de çok fakir insan göremezsiniz. Burada yaşayan insanların yüzde 99'u genellikle orta sınıf ve hayat tarzları birbirine çok benziyor. Bunun dışında negatif şeyler de var elbette burada. Mesela, televizyon izlerken gördüğünüz şeyler, müzik adına yapılanlar gibi. Elhamdülillah ben bunlardan çok etkilenmedim.

Doğu'dan Batı'ya göç edenlerin çocukları genellikle aidiyetlerinden utanıyor. Siz, Doğu kültüründen beslenen; ama Batı'nın medeniyetinden yararlanan bir Müslüman imajı çiziyorsunuz. Bu sorunu nasıl aştınız?
İkinci jenerasyonun kimliklerinden utanç duyduğu iddiası abartılıyor. Bu tip konular genellikle aile yapısıyla ve çocuğa verilen terbiyeyle alâkalı. Kendi tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim ki, Allah İslam'ı göndererek Doğuluları onurlandırdı. Bizler Batı'nın sahip olduğu güce sahip değiliz şu an, Batı kadar nüfuzumuz, paramız ve gücümüz yok. Eğer imanımızı güçlendirirsek vallahi inanıyorum kesinlikle, Allah bize rahmetini yağdıracaktır. Ve eski zamanlardaki onurumuza kavuşacağız. Endülüs ve Osmanlı dönemlerinde olduğu gibi. Onurun, haysiyetin ve kutsallığın İslam'dan geldiğini görmeliyiz. Gençliğin bunu anlamasını sağlamak benim hedeflerimden biri. Benim yeni albümümün adı işte bu nedenle "My Ummah" (Ümmetim). Sebebi şu: Biz gençlere harika bir ümmet olduğumuzu ve müthiş bir dinin mensubu olduğumuzu hatırlatmak istiyoruz.

Gelecek planlarınız ve İslam dünyası için mesajınız nedir?
Din kardeşlerim için söyleyebileceğim şey İslam'la gurur duymaları. Bunun iki tane ayağı var; biri ruhanî diğeri de pratik tarafı. Yani bizler uygulamamız ve anlamamız gereken bir kaderin parçalarıyız aslında. Ben Peygamber'imizin döneminin ihtişamının geri gelmesini istiyorum ve inanıyorum ki geri gelecek. Artık gençlik gerçekten çok geniş görüşlü. Çoğunlukla dinleriyle gurur duyuyorlar, ülkelerine gelen moderniteyle yüzleşiyorlar. Modernizmin iyi yönlerini seviyorlar. Moderniteyi yakalamak için dinden uzaklaşmak gerekmiyor. Dini devre dışı bırakıyorsanız ve ondan utanıyorsanız bu yanlış. Din moderniteyle birlikte el ele gidiyor aslında.

Müzik kariyerinizde gelmek istediğiniz nokta nedir?
Eğer Allah bana uzun ömür verirse, her zaman Peygamber’imizi ve Allah'ı anlatan müzikler yapmak istiyorum. Ben bir pop şarkıcısı değilim, bunu Mısır'da da çok kez dile getirdim. Benim telefon numaramı isteyen bayanlar oldu, onlara da söyledim; ben pop şarkıcısı olmak istemiyorum. Ben dinim için bir şeyler yapmak istiyorum. Müzikle mesaj vermek için müzik eğitimi aldım. Biz müzikle normal şartlarda asla ulaşamayacağımız insanlara ulaşmaya çalışıyoruz. Pop şarkıcılarını dinleyen insanların artık beni dinlemesini istiyorum. Yolumuzun başarılı olacağına da kesinlikle inanıyorum. Allah'ın ve bizim saygımızı hak eden insanlara saygılı olmalıyız. Ve İslam'ın emirlerini hakkıyla yerine getiren bir Müslüman olmalıyız. Allah ve Peygamber yolunda hizmet etmek istiyorum, bu yolda yaptığım her şeyden gurur duyuyorum.

SAMİ YUSUF
Dünyanın sayılı müzik okullarından Londra'daki Royal Academy of Music'ten ders alan ve birçok enstrümanı çok erken yaşta çalmaya başlayan Sami Yusuf, Londra'ya yerleşmiş Azeri kökenli bir ailenin en küçük oğlu. 1980 doğumlu Yusuf, üç ay önce evlendi. Kendini İngiliz Müslümanı olarak tanımlamlayan Yusuf, ilk albümü “Al-Mu’allim”in ardından şimdi de “My Ummah” (Ümmetim) albümünü hazırlıyor. Daha önce bir kaç kez Türkiye’ye gelen ve Türkiye’yi çok sevdiğini söyleyen Yusuf, eylülde İstanbul ve Ankara’da konser vermek için “kendimi evimde gibi hissediyorum” dediği Türkiye’ye tekrar gelecek.

Zaman - 03.07.2005 GÜLİZAR BAKİ - ELİF KURU

Ezan


Evet. Bazı "koca kafalı"larımızın birtakım iddialarının aksine bu da oluyor; ezan istenmiyor!
Peki ezan nedir ve ne değildir?
Ali Bulaç 16 Temmuz 2005'de bu konuyu işlemişti makalesinde...

Kuşadası’nda yörenin sakinleri olmayan tatilciler, günde beş kere okunan ezanın kendilerini rahatsız ettiğini söyleyip jandarmadan ezanın yasaklanmasını istemişler. Hakikaten çok garip ve üzücü bir olaydır bu! Ezanla ilgili bazı bilgileri hatırlamakta yarar var:
«Ey imân edenler, cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ı zikretmeye koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.» (62/Cuma, 9). Ayette geçen «Namaz için çağrı», namaz vaktinin geldiğini bildiren ezandır. Kur’an-ı Kerim’de «ezan» kelimesi ‘bildiri’, ‘ilam’ anlamında kullanılır (9/Tevbe, 3). «Nida» anlamında ezan, bu ayetten başka 5/Maide, 58. ayette geçer. «Müezzin» seslenen, çağıran kimse demektir (5/A’raf, 44; 12/Yusuf, 70).
Ezan, hicretin birinci yılında, Mescid-i Nebevi’nin yapımı bittikten sonra emredildi. (Ebu Davut, Salat, 27-28). Ezan okumanın amacı namaz vakitlerinin bildirilmesi ve Müslümanların namaza çağrılmasıdır. Kaynakların verdiği bilgilere göre, namaz vakti geldiğinde, mü’minlerin namaz için toplanmalarını sağlamak amacıyla çeşitli yöntemler düşünüldü. Çan çalınması, boru öttürülmesi, ateş yakılması veya bayrak asılması gibi. Ancak bunların hiçbiri kabul görmedi. Çan Hıristiyanların, boru Yahudilerin, ateş Mecusilerin taklit edilmesi demekti. Rivayete göre Abdullah b. Zeyd b. Sa’lebe ve daha sonra Hz. Ömer, rüyada namaza nasıl davet edileceğini görmüş, onlara ezan öğretilmiştir. Abdullah b. Zeyd, rüyasını Peygamber Efendimiz (sas)’e anlatınca, o da Bilal-i Habeşi’ye namaza çağrı için olan ezanda okunacak cümleleri ikişer, ikamette ise birer kere okumasını emretti. (Buhari, Ezan, 1; Müslim, Salat, 1; Ebu Davut, Salat, 17). Şekil itibarıyla ezanın, dinin vaz’ında hiçbir rolü olmayan bir insanın, bir sahabenin gördüğü rüyanın referans alınarak tespit edilmiş olması anlamlıdır. Ezan, Abdullah b. Zeyd’in gördüğü rüya üzerine Sünnet’le emredilmiş, Kur’an tarafından teyit edilmiştir. Ezan İslam’ın en önemli şiarlarından biridir. Peygamber Efendimiz (sas) ezan ve müezzinle ilgili şöyle buyurmuştur: «Namaz vakti geldiğinde, içinizden birisi sizin için ezan okusun. En yaşlınız da imam olsun.» (Buhari, Ezan, 17-18; Nesai, Ezan, 8). «İmam cemaate kefildir, müezzin güvenilir kimsedir.» (Ahmed bin Hanbel, Müsned, ll, 232). «Müezzinler, kıyamet günü, insanların sevabı en çok olanlardır.» (Müslim, Salat, 14).
Ezanla Allah’ın birliği, Peygamber Efendimiz’in risaleti ve namaza çağrı üzerinden ahiret inancı teyit edilmekte, mü’minlere hatırlatılmaktadır. Ezan aynı zamanda bir özgürlük ve kurtuluş çağrısıdır. «Felah (Hayya ale’l-felah )»ın tekrarı bunun teyididir. İlk ezanı İslamiyet’ten önce siyahi bir köle olan Habeşli Bilal’in okuması anlamlıdır. Şüphesiz Bilal’in sesi güzeldi, ama özgürlüğe susamış insanların da simgesiydi. Ezanı ilk defa onun okuması baskı altında yaşayan, özgürlükleri ve onurları elinden alınan insanlara İslamiyet’in cemilesi, ezanı ilk okuyan kişi üzerinden özgürlüğe ve insan onuruna göndermede bulunmasıdır.
Ezan günün her saatinde ve hatta her anında İslam’ın mesajını tekrar eder, bizim kulaklarımızın işitmediği ancak varlıkta Allah’ı tesbih eden her şeyin donmuş melodiler halindeki seslerine, müziklerine eşlik eder. Böylelikle daimi olarak gökkubbe bu ilahi çağrı ile yankılanır. Doğudan batıya doğru birbirini takip eden namaz vakitlerini bildirmek üzere müezzinler günün yirmi dört saati boyunca bu çağrıyı tekrar etmekte, biri diğerine devretmektedir.
Ezan, Arapça sözleri ve bilinen tertibiyle okunmalıdır. «İslam hukukçularına göre bir şehir halkı toplu olarak ezanı terk edecek olursa bu şehir halkına karşı mücadele edilir. Bu konuda bilginler arasında tam bir ittifak vardır.» (Bkz. İslam Ansiklopedisi, TDV, Ezan maddesi.)
Böyle bir hükme sebep teşkil eden husus, tarihsel olarak ezanın aynı zamanda hükümranlığı, bağımsızlığı ve bir toprak parçası üzerinde yaşayan insanların özgürlüğünü temsil etmesidir. Bu çerçevede yerine göre hiç namaz kılınmayan mescitlerde bile ezan yüksek sesle okunmuş, okutulmuştur.

Bahar, örtüleri kaldırınca

Milliyet gazetesi yazralarından bir bayanın yazısından kısa bir kesitmiş bu yazı. Tesettürlü "birtakım" bayanlardan yola çıkıp bir "şeyler" anlatıyor!


Onlar gardırobun önünde düşünedursunlar, bahar geldi aniden. Cemreler patır patır düştü, bu sene yaza, az kalsın baharsız geçiliyordu. Bu sebeple olacak, türbanda bahar modası da, "rol modellerini" beklemeden sokaklara döküldü.
Her ne kadar türbanı bağlama biçimleri tarikatlara göre değişse de, sanırım giderek kişiselleşiyor bu mesele. Zira öyle sanıyorum ki hiçbir tarikat tavsiye etmez, sivri topuklu pembe çizmeleri, arkadan yırtmaçlı dar etekleri, bol makyaj eşliğinde derin dekolteli gömleği?
Siz de bugünlerde görüyor musunuz seksi "örtülüleri"?!Şahsen benim hoşuma gidiyor. İnsanca zaafların tutucu emirlere karşı zafer kazandığını; nihayetinde kadınlığın örtülerin dışına taşıp kendini gösteriverdiğini izlemek hoşuma gidiyor.
Başa bir namus bağı gibi bağlanan ve örtünmeyen kadınları dolaylı olarak "namussuz" olarak işaretleyen türbanın baharın da etkisiyle, bütün gövdeye giyilenlerin yanında bir "otantik aksesuvara" dönüşmesinden memnunum. Kadınlığın tatlı halleri yanında türbanın küçülüp küçülüp bir saç süsü haline gelivermesinden... Benim hoşuma gidiyor bu insanlık macerasını izlemek de acaba türbanları yüzünden okullarına giremeyen kızların içi acıyor mudur bu "aksesuvarlaşma sürecinde"? Ya da acaba kara çarşaflılar "seksi türbanlıları" kendilerince "namussuz" sayıyor mudur? Onlar "eksik mümine" olarak mı görünüyorlardır acaba daha "kapalı" olanların gözüne?
Gazetelerde hep öyle resim vardır; parkta sevgilisiyle el ele yürüyen türbanlı kız, ağaçların arkasında sevgilisiyle konuşan türbanlı kız... "Yakaladık" hınzırlığıyla çekilmiş fotoğraflar.
Yürüyecek tabii, öpüşecek elbette, pek tabii el ele tutuşacak.
Çünkü nihayetinde insanlık, üzerindeki bütün "örtüleri" atıp özgürleşecek, koşacak, sevişecek, dans edecek. Öyle bir bahar gelecek ki, bütün örtüleri "aksesuvar" edecek...

15 Temmuz 2005

iBRAHiM

İbrahim, içimdeki putları devir
Elindeki baltayla
Kırılan putların yerine
Yenilerini koyan kim

Güneş buzdan evimi yıktı
Koca buzlar düştü
Putların boyunları kırıldı
İbrahim, güneşi evime sokan kim

Hazana durmuş bahçelerin
Solgun aydınlığında gül
Düşmüş çilelerin son yaprağı da
Kucağına gül

Bin nemrut yüklendi omuzlarına
Bir Nemrut'un ocağını
Bin uşakla harlasalar ateşi
Yine dönüşür İbrahim'e gül

Yanmaktadır, yakılmaktadır
Kor olmuştur yürekler
Yeter ihya için bir selamın
Bağdat ile Şam'a gül

14 Temmuz 2005

İki Röportaj

Röportajların her ikisi de Esra Elönü tarafından yapılmış. Peki kimlerle?

Mustafa Cihat'la...

Alper'le...

13 Temmuz 2005

Yüreğini Yokla Ey Dost!

Dur dostum, dur ve bak etrafına...

Ne görüyorsun?

Orada, karlar üzerinde yırtık pabuçlarıyla okula giden çocuklar var. Önlüksüz, deftersiz, kitapsız...

Orada dağ yollarında doğuran anneler var...

Orada annesinin memesinden süt yerine kan emen bebeler var...

Orada, gözleri hep bir iş umudunda sönen, evine her akşam ekmeksiz dönen, yüreği utanç mengenesine sıkışmış babalar var...

Orada çocuklarını avutmak için tenceresinde aş yerine taş kaynatan anneler var.


Orada kapısını soğuk rüzgarlardan başka kimsenin çalmadığı, açmadığı garipler var...

Yaşlılar, dullar, yetimler, yatalak hastalar var.

Doktorsuz, ilaçsız, mezar sessizliğindeki evlerinde kuşatılmış bir nice insan var orada...

Çöplüklerde ekmek arayanlar var...

Dur ve bak etrafına...

Isınamayanlar, aylarca et görmeyenler, bir lokma ekmek için çamurlara bulananlar var orada...

Gör onları...

Önce gör!

Görmezsen mes'ulsün çünkü...

Bir beldede açlıktan ölse bir kişi, tüm şehrin insanları sorumlu tutulur onun ölümünden... diyor Allah'ın Rasulü...

Gör, çünkü "komşusu açken tok sabahlayan bizden değildir" diyor.

Gör ve ağla, Ömer bin Abdülaziz gibi:

"Ümmet içindeki açların, fakirlerin, hasta olup ilaç bulamayanların, sırtına giyecek elbisesi olmayanların derdine düşen, Ömer bin Abdülaziz.

Boynu bükük yetimlerin, yalnızlığa terkedilmiş dul kadınların, hakkını arayamayan mazlumların, küfür ve gurbet diyarlarındki Müslüman esirlerin acısını yüreğinde duyan,

Kendisini, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışmaya takati olmayan muhtaç yaşlılardan, aile efradı kalabalık olan fakir aile reislerinden sorumlu hisseden...

Ömer bin Abdülaziz gibi ağla ve sor:

"Ya yarın hesap gününde Rabbim bunlar için beni sorguya çekerse, Rasûlüllah bunlar için bana serzenişte bulunursa ben nasıl cevap vereceğim."

Çünkü sorulacaksın!

Gör ve ulaş Fatih gibi kuytu sokaklarına şehrin...

Yıkılmış hanümanları bul, mahcub gönüllere var, vakıf vakıf tutuştur sönmüş ocakları...

Bezmi Alem, Gülnuş Sultan ol, kanat ger, fukara hastacıklara, sebil ol, susuzluktan dudağı çatlamışlara...

Gör onları, çünkü "Beni kalbi kırıkların yanında ara" diyor Rabbin!

Rabbine bir yakınlık bulmak için gör!

Gör ve paylaş!

Paylaşacak neyin varsa...

Mal, mülk toplayıp, üstüne oturanları kınıyor Yaratan...

"Yazıklar olsun" diyor toplayıp toplayıp sayanlara...

Karunlaşanlara yazıklar olsun!

Malını mülkünü putlaştıranlara!

Karunlaşanlar yerin dibine geçiyor Kur'anımıza göre...

Elini sıkıp yalayanlara yazıklar olsun!

Yetimi itip kakanlara...

Muhtaçlara hor bakanlara...

Yazıklar olsun!

Unutma:

Bir melek iner her gün göklerden

Dua eder paylaşanlar için... "İhsan et Rabbim, yenisini ihsan et" diye...

Ve bir melek yönelir Rezzak-ı Aleme, "telef et nesi varsa cimrilik edenin, telef et!" diye seslenir.

Kefenin cebi yok unutma...

Paylaş!

Hiç olmazsa tebessümünü paylaş!

Bir tebessüm bırak geride. Yüreklerde...

Cömertliğinden iz kalsın!

Sevinç taşı insanların yüreğine, ümid taşı!

Ekmeğini paylaş...

Sofranı paylaş!

Rızkı veren pay ayırmış sofrandan.

Mahrum için, yetim için, esir için, yolda kalanlar için, borçlu olanlar için, can pazarına çıkanlar için...

"Hepiniz fakirsiniz" diyor Yaratan...

Her şey bir varmış, bir yokmuş O'nun nazarında...

Yunus gibi bakarsan şayet

Mal da yalan mülk de yalan

Gel biraz da sen oyalan...

Sadece fakirler değil...

Herkes fakir... Sen, ben, o

Yaratan'ı unutmazsan!

Yaratan'a bak, kendine bak!

Bir kader tablosundan başka nedir yaşadığın?

Hayat imtihanında iki insan;

Ya sen muhtaç olsaydın, ve muhtaç sen olsaydı!

Paylaş ki yüreğin büyüsün.

Fakirliğe düşeceğim diye korkmadan paylaş.

Paylaş ki Rabbin "sevilenler" kervanına katılasın!

Ver!

Ver çünkü,

"Ver" diye sesleniyor Yaratan...

"Ver" diye sesleniyor Kur'an...

Ver çünkü, "Ver" dedi sana her şeyi veren... Nefes alıp vermeyi, görmeyi, tutmayı, tebessüm etmeyi... Canını, malını... şu nur yüzle bebeleri... şu bağ bahçeleri... şu saray yavrusu evleri, apartmanları, gökleri, yeri...

Kapat gözlerini, ne kadar fakirsin, gör!

Bir göz alabilir misin zenginliğinle, ya bir kalb, ya bir akıl, ya bir hafıza...


Nasıl bulursun eşinin ismini, nasıl tanırsın çocuğunun yüzünü, hafızan silinirse?

Ver çünkü "Allah bu dünyaya zayıfların duası sebebi ile yardım eder"diyor Rahmet Peygamberi...

Ver ve güzel ver!

Çünkü

"Sadakaları Allah alır" diyor Kelam-ı Kadim!

Sadakaları Allah alıyor, sakın unutma!

Yaratan'a vermek nasıl olursa öyle ver...

Edeble ver. Şükranla ver. Gözlerinin içi gülerek ver. Yüreklere sevinç taşıyarak ver.

Hakk'ın rahmet nazarına ma'kes olarak ver.

Sağ elin verdiğini sol elin duymayacak kadar...

Sadaka taşlarının o eşsiz nezaketi içinde...

Yağmur gibi ver, güneş gibi ver, toprak gibi ver...

Kibirsiz ol verirken..

Başa kakmadan ver!

Mihnet yüklemeden!

Aşağılamadan, hor görmeden ver!

Kendini onun yerine koyarak ver... Duygularını paylaşarak ver!

Allah'ın lütfunu paylaşan iki kul gibi ver.

Malının içinde saklanmış hakkı iade eder gibi...

Arınma duygusuyla ver!

Paran arınsın, buğdayın arınsın, malın mülkün arınsın, yüreğin arınsın!

Bir Müslümanın yufka yüreği ile kuşatırcasına ver!

Şefkatle, sevgiyle, çağlayanlar gibi ver!

Bir mü'minin edebi içinde ver!

Rabbin buyruğuna bütün kalbinle katılırcasına ver.

Yarım hurma ile olsun ateşten korunurcasına ver.

Sevdiklerinden ver.

Severek ver!

İyiliklerle, güzelliklerle, Rabbin rahmeti ile buluşma niyetiyle, yüz aydınlığı için ver, gönlünde sevinç pırıltıları ile buluşmak için ver...

Kazalara belalara zırh olsun diye ver.

Kurtlanmış fasulyeyi verme, çürümüş domatesi, kokmuş eti, atılacak elbiseyi verme...

Seni iğrendirecek olanı verme...

Yarın senin sofrana konulacak olanı, üzerine giyeceğin şeyleri ver...

Verdiklerin ahiret azığın olsun...

Cennet sofrana konsun.

Erteleme ver!

"Erteleyenler helak oldu" diyor Kutlu Önder'in...

Yarın verecek zamanın olmayabilir...

Bak nasıl da göçüp gidiyor ansızın kafileler...

Dağlar gibi malı mülkü bırakarak...

"Kısa bir süre ver Rabbim" diyeceğin anlar gelecek, "sadaka verecek kadar, iyiler defterine geçecek kadar bir süre ver..."

Oysa ecelde pazarlık yok.

Dar zamana bırakma hesabı, kitabı...

Derle, toparla, denkleştir ve gönder göndereceklerini...

Bak etrafına bir...

Gör...

Görmemekten sorumlusun.

Ver

Vermemekten sorumlusun...

Altına ve gümüşe kul olanlar helak oldu...

Unutma!

Ahmet TAŞGETİREN - Altınoluk Dergisi, Kasım 2003