31 Aralık 2005

Taklit: Mağlubiyet psikolojisi

Taklidin mantığını aradım. Bulamadım. Sonunda, taklitte mantık aranmaması gerektiğine kani oldum.

Taklidin, mantığı zehirlediği açık. Zaten, bu yüzden taklit ya. Taklitçilik bir hastalık, hem de kişiliğe arız olmuş bir hastalık. O yüzden bu hastalık, taklitçinin özgüven yokluğuna dayanıyor, bu bir. İkincisi, iddialarından arındırılmış olduğunu gösteriyor. Üçüncüsü, taklit ettikleri karşısında mağlup olduğunun tescili anlamına geliyor.

İbn Haldun'un Mukaddime'de yaptığı o muhteşem tesbit, bu ülkenin yaşadığı yüz yıllık dramın tek cümlelik özeti: "Mağluplar galipleri taklit ederler."

Mağlubiyetin de onurlusu vardır, onursuzu vardır. Onurunu yitirmeyen mağluplar, fiziken mağlup görünürler. Dişe diş mücadele etmişler, mağlup olmuşlardır. Elbet her mağlubiyetin bir çok sebebi vardır.

Onurlarını koruyanlar, mağlubiyeti içselleştirmezler. Fakat, sadece değerler için mücadele edenler, yenildiklerinde dahi onurlarını koruyabilirler. Yenilgilerinin faturasını kendi değerlerine kesmezler. Aksine, yenilgilerini bir bilinç yenileme, yani bir "tevbe" ve "istiğfar" vesilesi olarak bilirler. Sorunu, kendi değerlerinde değil, değerleriyle ilişkilerinde ararlar. O ilişkileri sağlıklı hale getirmek için, mücadele meydanından çekilip, mücahede meydanına atılırlar. Bu, mağlubiyeti içselleştirmeme savaşıdır. Onurlu mağluplar için, galipleri taklit etmek, düşman saflarına geçmekle eş değerdedir. Asıl mağlubiyet işte odur.

Onurunu yitirenler, mağlup olunca kelimenin tam anlamıyla mağlup olurlar. Onlar, fiziken galip gelseler bile mağlupturlar. Mağlubiyet onların karakteri olmuştur. Çünkü, mütecavizine aşık olan ahmak kız rolüne soyunmuşlardır.

Mağlubiyetlerinin faturasını kendi değerlerine keserler. Tez elden o değerlerden kurtulmanın yollarını ararlar. Kendilerine "ben idraki" veren o değerleri her görüşte mağlubiyetlerini hatırlarlar. Bu da onları kendi değerlerine düşmandan fazla düşman olmaya iter. Değerlerinden kurtulunca, kendilerinin de galiplerden olacağına inanırlar.

Mağlubiyetin faturasını kendi değerlerine kestikleri için, kendilerinden nefret ederler. Bu nefret, galiplere karşı marazi bir aşka dönüşür. Kendilerini gerçekleştirmek yerine, galipleri taklit etmek gibi ucuz bir yolu benimserler. Bu taklit onları galip yapmaz elbette. Sadece "maymun" yapar. Bunun anlamı, galiplerin maskarası ve soytarısı olmaktır.

Hiçbir galipten, mağlupları içerisinden başkalaşım geçirerek maskaralaşan birilerini, kendisiyle eş değerde görmesi beklenemez. Hiçbir efendi, soytarısını, kendisiyle eşit haklara sahip bir partner olarak benimsemez. Değil mi ama: Hiçbir maymun, ne kadar iyi insan taklidi yaparsa yapsın, insanlar sınıfına dahil edilmez?

Bu toprakları İslami değerlerden uzaklaştırma ihalesini üstlenen taşeron seçkinlerin psikolojisi, "mağlubiyet psikolojisi"dir. Bu marazi psikolojiyle, sadece mağlubiyeti benimsemekle kalmamışlar, hepimize benimsetmek için, bu milletin sırtında sopa kırmışlardır. Galiplerin savaşarak elde edemediklerini, onlar altın tepsi içinde sunmuşlardır. Yüzyılın ihalesinin bedeli, böyle ödenmiştir.

Mağlubiyet psikolojisi, "büyük kırılmanın" ardından, mağlubiyet ideolojisine dönüşmüştür. Mezkur kırılmadan sonra, bu topraklardaki hakim ideolojinin adını kim ne koyarsanız koysun, gerçekte onun değişmeyen tek adı vardır: Mağlubiyet ideolojisi. Bu ideolojinin sırtımıza geçirdiği deli gömleği, elimizi kolumuzu kıpırdamaz hale getirdi. Şu içinde bulunduğumuz "bir kuşa çevrilmişlik hali", bunun neticesidir.

Takvim değişikliği, mağlubiyet ideolojisinin enkazından sadece biridir. Bu pakete giren tüm diğer unsurlar gibi, bu da bir "koparma" ameliyesidir. Temelinde yatan şey, bu toprakları, ait olduğu "Müslüman zamanından" koparma kaygısıdır. Bu kaygı, öyle gösterildiği gibi "laiklik" hassasiyeti üzerine temellendirilmemiştir. Eğer öyleyse, yerine konulanın bir Papanın (Gregorius) adını taşıyan ve Hıristiyan zamanını gösteren bir takvim olmasını neyle açıklayacağız?

1519'da Jeronim de Aguilar, yıllarca Mayaların arasında kaldıktan sonra bir grup Hıristiyanla karşılaşınca "Bugün Çarşamba mı?" diye sormuş. "Evet" cevabını alınca gözyaşlarını tutamamış. Çünkü 'kafirlerin' arasında geçirdiği uzun zaman boyunca ibadetini hep doğru zamanda yaptığının göstergesiymiş bu. Ne dersiniz, bu toplumda kendi gerçek zamanını bir çırpıda bilen kaç kişi çıkar?

Müslüman zamanında, Papa Gregorius takviminin yılbaşı, hiçbir 'değer' ve 'anlam' taşımıyor. Malum medyanın köpürttüğü yılbaşı çılgınlığı, son yıllarda "Noel ayinine katılma" noktasına gelip dayandı. Ha gayret, az kaldı! Bir adım sonrası, kutsanmış şarap-ekmek kuyruğuna girmek.

Mağlubiyet ideolojisinden başka ne beklenirdi ki?
(Sami Hocaoğlu, 30.12.05, Y.Şafak)

28 Aralık 2005

İlk 100'deki Türk Şirketleri Hakkında...

Geçtiğimiz hafta içinde biz hükümet-TÜSİAD kavgasıyla meşgul olduğumuz sırada, dolaylı biçimde bu konuyla ilgili sayılabilecek bir haber gazetelerde yer aldı. İKÖ üyesi 57 ülkeyi kapsayan bir araştırma, İslam dünyasının 'En büyük 100' şirketini belirlemişti. Araştırma sonuçlarına göre, Türkiye 25 şirketle, sıralamada en çok şirketi yer alan ülke olmuştu. Bizde de zaten haber bu yönüyle öne çıktı.

Bu sonuca bakarak Türkiye’nin İslam ülkeleri arasındaki en güçlü ekonomiye sahip ülke olduğunu düşünenler olmuş olabilir. Oysa listeye giren Türk şirketlerinin bu anlamda bir özellikleri yok. Çünkü dünya ekonomisinde esamileri okunmuyor hiçbirinin.

Peki nasıl oluyor da İslam dünyasının “ilk 100” listesinde en fazla (listenin dörtte biri) Türk şirketleri yer alıyor?

Bir defa unutmamak lazım ki Türkiye dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasında yer alıyor. Ama bunda en büyük pay kalabalık nüfusuna ait. Burada dönen paranın yekûnunun yüksek olması, ülkenin ekonomik gücünü göstermiyor; dünyadaki etkisini de ifade etmiyor… Aynı şey şirketler için de geçerli.

İslam dünyasının “ilk 100” listesinde Türk şirketlerinin sayıca ağırlıklı oluşunun ikinci sebebi olarak, İslam ülkelerinin genelde batıyla mukayese edilebilir ekonomilere sahip olmayışını görmek lazım. Bir yere kadar Malezya ve Endonezya’yı saymazsanız, İslam ülkelerinde dünya ölçeğinde ciddiye alınabilir bir ekonomik üretime rastlamak imkansız gibidir. (Zaten mezkur listedeki şirketlerin ilk onunu petrol şirketleri teşkil ediyor. Bu, yeterince aydınlatıcı bir veri.) Bunun sebebi olarak, Müslümanların bugünkü dünya ekonomisinin motoru olan kapitalist zihniyeti benimseyememiş olmalarını görenler çoğunlukta.
Ama başka sebepler de sayılabilir.

NE YAPAR KOMPRADOR BURJUVAZİ?

İslam dünyasının büyükçe bir bölümünün yaklaşık iki yüzyıldır batı dünyasının politik-ekonomik sömürüsüne maruz oluşu da ekonomik zayıflığının bir diğer sebebi olmalı.

Ayrıca, İslam ülkelerinin yönetiminde olan zümrelerin, siyasi ve ekonomik iktidarlarını sürdürebilmek uğuruna batılı güçlerle işbirliği içinde oluşu var… Sözünü ettiğimiz zümreleri yalnızca Körfez emirliklerini yöneten ailelerden ibaret sanmamak lazım. “Komprador burjuvazi”yi de bunun içinde sayabiliriz. Ne yapar komprador burjuvazi? Batılı şirketlerin mümessilliğini, yani acenteliğini yapar. Onların ürettiklerini paketler, etiketler, bazen montajını yapar, içeriye pazarlamasını üstlenir. Sanayici gibi gözükenleri aslında batılı firmaların lisansıyla üretim yaparlar. Teknoloji üretmezler, Batılı firmaların ürettiği teknolojileri kullanmayı tercih ederler. Niçin böyle yaparlar? Daha kolay geldiği için. Günlük, kısa vadeli karlar peşinde oldukları için. Kendi ülkelerinin yarınına güvenmedikleri için. Başka türlü davrandıklarında (batıdan) gelecek zararı göze alamadıkları için. Kısaca söylersek, kalpleri ve zihinleri kendi ülkelerinin kimlik değerlerine uzak olduğu için.

İslam dünyasının “ilk 100” listesinde yer alan Türk şirketlerinin önemli bölümü kamuya ait. Bir kısmı da yakın zaman önce özelleştirilmiş şirketler. 25 şirketin 11 tanesi özel teşebbüsün eseri değil. Diğer (özel) şirketlerin ise “milli” niteliği yok.
Bunlar arasında ihracat yapan, yani ürettiğini dünya pazarlarına satan bir şirket bulunmuyor. (Belki Vestel’i ayırmak gerekir; ama onun da ne kadar “teknoloji üreten şirket” özelliğine sahip olduğu tartışmalı bir konu.) Hepsi iç pazara mal/hizmet arz eden şirketler. İslam dünyasının “ilk 100” listesinde yer alıyorlar, ama mesela Forbes’un ilk 100’ünde yer almaları mümkün değil. Çünkü dünya ölçeğinde büyüme istidadı ve kabiliyeti taşımıyorlar. Bu da gayrı milli niteliklerinden dolayıdır.

Çünkü komprador burjuvazi gayrı millidir.

Batının büyük şirketleri, öncelikle kendi ülkelerinin şirketleridir. Bunlar kendi ülkelerinin ekonomik kaynaklarını yağmalayıp, yabancı şirketlerin ürettiği malları kendi iç pazarlarına satmaya çalışmazlar. Bunun karşılığında toplumun farklı farklı kesimleri de, hatta kamu kurumları da bu şirketlerin başarısı için seferber olur. Fransızların Renault’su, İsviçrelilerin Nestle’si, Almanların Volkswagen’i böyledir.

Bizimkiler öyle değildir. Çünkü yalnızca almayı bilirler. Fabrikalarının arsasını devlet versin isterler; yolu devlet yapsın, limanı devlet yapsın, ama ulaşımdan da para almasın isterler. Vergi vermek istemezler, çalışanlarına ücret vermek bile istemezler. Mümkünse onu da devlet versin isterler.

“FETHULLAH HOCANIN OKULLARI”

İslam dünyasının “ilk 100” listesinde yer alan 25 Türk şirketinin en büyüğü Koç Holding.
Koç Holding geçtiğimiz günlerde önce TÜSİAD YİK Başkanı Mustafa Koç’un hükümete yönelik çıkışı dolayısıyla, sonra da Rahmi Koç’un “Fethullah Hocanın Okulları”na ilişkin sözleri vesilesiyle gündeme geldi.

Mustafa Koç’un sözleri büyük yankı uyandırdı, günlerce konuşuldu. Oysa babasının sözleri daha önemliydi, çünkü kendi zihniyet dünyalarıyla ilgili ipuçları taşıyordu.
Demişti ki Rahmi Koç: “Fethullah Hoca bu kadar okulu nasıl açıyor, biz üç tanesini zor işletiyoruz.”

Fethullah Hoca’ya yönelik bir istifham var bu sözde öncelikle; ama bir de kendi durumlarına ilişkin şikayeti var Koç’un: İşlerin zor yürüdüğünü ifade ediyor. Dışarıdan görüldüğü kadar kolay değil bu işler, diyor. Üstelik bahsettiği okulun arsasını devlet verdiği halde, vergi indirimi ve başka kolaylıklar, muafiyetler vs. sağlandığı halde hâlâ şikayet ediyor.

Fethullah Hoca cemaati –ister beğenin, ister kızın- ne de olsa bir sivil girişim. Koç topluluğu ise devletin müşfik kanatları altında büyü-tül-müş, nazenin bir çiçektir. Milli kapitalist oluşturma siyasetinin en önemli ürünüdür. Ama ne yazık ki olması istenen şeyden bambaşka bir hüviyet edinmiştir. Ne milli olabilmiştir, ne de doğru düzgün kapitalist.
Onun için biri dünyanın her tarafında bunca okul açıp işletebiliyor, öbürü “şu okul işi için devletten başka hangi imkânı elde edebilirim” diye düşünüyor.

Haksızlık mı ediyoruz? Şunu hatırlayın: Bu topluluk, vaktiyle devletten aldığı bir işletmeyi kâra geçiremediği için kısa bir süre sonra devlete geri vermişti!

Diğerleri de bundan farklı değil.

Hepsi aynı zihniyet fideliğinde yetiştirilmiş çiçekler çünkü.

İslam dünyasının ilk 100 şirketi listesinde ben bunları gördüm.

25 Aralık 2005

Bir ilim arkeologu olarak Üstad Hamîdullah

Üstad Muhammed Hamidullah 'ğâib' olalı 3 yıl olmuş (17 Aralık 2002). Geçenlerde, Erdemder'in İstanbul'da düzenlediği bir panelde, Salih Tuğ ve Suat Yıldırım hocalarla birlikte onu yâd ettik.

Üstad, kendisiyle aynı yüzyılda yaşamaktan iftihar duyduğum bir dizine insandan biriydi. Âlimdi, ârifti, zarifti. Eskiler, böylelerine "zülcenâheyn" (çiftkanatlı) derlerdi. İlim ve irfana, akıl ve kalbe birlikte malikti. Hayatıyla o, "üretmenin ilahiyatını" yazdı.

Hem hakîki, hem mecâzî anlamda garipti. İngiliz müstemlekesi bir özerk cumhuriyette (Haydarabad) doğdu, sonradan ülkesi Hindistan'ın işgaline maruz kaldı. O bir ömür mülteci olarak yaşadı ve öldü. Ne bir mülkü, ne bir vatanı, ne bir pasaportu oldu. Mülkü kitapları, vatanı dünya, pasaportu iltica tezkeresi idi. Hz. Nebi'nin ağzından: "Ve tûbâ li'l-gurabâ: gariplere müjdeler olsun".

O asıl gurbeti, kendisini anlamayanlar veya yanlış anlayanlar yüzünden yaşadı. Değil mi ki, asıl gurbet anlaşılmamaktı? O da bazılarınca hiç anlaşılmadı. Hatta o bazıları içinden, ona, isminden mülhem çarpıtma bir isim takarak "baîdullah" diyenler bile çıktı.

Ona manevi gurbet yaşatanların, onu anlamadıklarını kesin ve net olarak söyleyebilirim. Onun, hepsi de "bilgi arkeolojisi" ürünü olan eserlerine, önyargı ve peşin fikirlerle yaklaşanlar, onu anlamama cezasına çarptırıldılar. O, kelimenin hem teorik hem pratik anlamında bir "arkeolog" idi. Yöntemi de, ilim arkeolojisi yöntemiydi. Onu tanıyan herkes, onun ilmiyle âmil bir âlim olduğunda müttefik. İşte tam bu noktada, şu tesbiti yapmak şart: İlimle mamul olunmadan, onunla amil olunmaz. Yanisi şu: Hayatınızı inşada ilmin elinde "mamul" (mef'ul) olursanız, sizi inşa eden ilimle "âmil" (fail) olmanız tabii bir sonuç olur.

Arkeolojik yöntemi benimseyen her âlimin, tek 'önyargısı' vardır: "hakikat". O, sadece bir kâşiftir artık. Bulduğu malzeme üzerinde, mühendislik yapmaz. Ulaştığı bilgiyi nesneleştirmez. Malzemenin "sırrına" ereceğim diye onu bir kuşa çevirmez. Mesela, malzemeyi geleneğe onaylatma ihtiyacını duymaz. "Bilginin arkeolojisi" ifadesinin sahibi Fransız düşünür M. Foucault'nun dediği gibi, "sürekliliğin peşinden koşmaz." "O ne sosyoloji, ne psikoloji, ne de hilkatin antropolojisidir." "Nihayet arkeoloji insanlar tarafından arzulanan ve istenen şeyi yeniden kurmaya kalkışmaz." "Müellifin yerine geçmez". Yani, eğer doğru anlıyorsam, ne kendini malzeme yerine koyar, ne de malzemenin sahibi yerine. O sadece "keşf" eder.

Aslında "ilim arkeolojisi", İslam ilim geleneğindeki "keşf" yöntemine, bizden yüzlerce yıl sonra bu yöntemi keşfeden batılıların taktığı bir addır. İslam ilim geleneği, bilgi elde etmeyi sadece bir "ahz" (alma) olarak görmez. Aynı amanda bir "keşf" (üzerini açma) olarak görür. El-Keşf an Menahici'l-Edille, el-Keşşaf, Keşfu'l-Ğumme, Keşfu'z-Zunun, Keşfu'l-Hafa, Keşfu'l-Mahcub, Keşfu'l-Esrar, Keşfu'l-Müşkil gibi burada saymakla baş edemeyeceğimiz "keşf" edebiyatına verilen isimleri hatırlayalım.

Hamidullah hocanın yöntemi buydu. O kitaplarındaki paragrafları numaralardı. Tıpkı bulduğu malzemeyi numaralayan bir arkeolog gibi. Tam bir kütüphane ve arşiv kâşifiydi. Tozlu elyazmalarından bir nicesi, onun akıl almaz mesaisi sonucu gün yüzü gördü. İstanbul, Şam, Kahire, Bağdat, Leiden, Darulbeyda, Tunus kütüphaneleri arasında mekik dokudu. Medeniyetimizin nadide eserlerinden bazılarını ilk o keşfetti. İmam Muhammed'in Siyeru'l-Kebir'inden sonra İslam Devletler Hukuku ve diplomasisi alanındaki uzun sessizliği, el-Vesaiku's-Siyasiyye ile o bozdu. Onlarca orijinal vesika, ilk defa bu eserle gün yüzü gördü.

Onu, bir belgenin izini sürmek için bir dedektif gibi binlerce km. yol kat ederken görüyoruz. Bazen tam bir arkeolog oluyor, Mekke-Medine'de, bir evin duvarındaki bir kayaya hakkedilmiş, Peygamber asrından kalma yazıyı okumak için didiniyor. O bu yönüyle, el-İklîl sahibi Hemdânî gibi, Eski Mısır yazısını ilk çözen Zünnun Mısri gibi, izi sürdürülememiş Müslüman arkeologların çağdaş bir mümessili sayılabilir.

Asıl söylemek istediğim şey, Hamidullah'ın, İslam Peygamberi adlı muhalled eserindeki bazı sonuçlar karşısında sindirim zorluğu çekenlerin problemidir. Mesela miraç meselesi. İşte onun için kullandığım "arkeolog" nitelemesi, tam da burada işe yarıyor. Miraç meselesinde de, buna zıt gibi görünen resim çektirme konusundaki katı tavrında da, tercih ettiği arkeolojik yöntem belirleyici oldu. Bulduklarına ve bildiklerine tabi oldu. Onları, zamana da, geleneğe de uydurmaya kalkmadı. Olduğu gibi, öylece, pazarlıksız teslim oldu.

Bu yöntemi benimseyenlerin genel tavrı, budur. Allah Rasulü'nün hayatıyla derinden ve uzun süre ilgilenenleri, bu hayat büyüler. Onlara, Allah Rasulü'nü yüceltmek için her tür olağanüstülük ve ilave mucize arayışı, gereksiz, boş bir iş olarak gözükür. İbn Hazm'ın Sire'sinde dediği gibi, "onun hayatı, en büyük mucizesidir". Yine, Allah'la bilme, tanıma ve anlama düzeyinde çok meşgul olanlar, Allah'ı isbat gayretlerine boş iş, hatta lüzumsuzluk olarak bakarlar. Yine, Kur'an'ın mesajıyla derinden ünsiyet kuranlar, Kur'an'da anlam dışı mucize, şifre, olağanüstülük vb. gibi arayışlara iltifat etmezler. Onlara göre, bu işgüzarlığa gerek yoktur. İşte Hamidullah hocanın, başta miraç olmak üzere, vardığı bazı sonuçları anlayamayanların göremediği budur.

O elde ettiği bilgiye, kendine, İslam'a ve Allah'a sadık kaldı. Ruhu şâd olsun.
(Sami Hocaoğlu, 23 Aralık 2005, Yeni Şafak)

"Havada Devrim Var"

Demokrasi mi dedin?
Al sana demokrasi!
Mısır’da İhvan…
Filistin’de Hamas…
Zimbabve’de Mugabe…
Venezüela’da Chavez…
Bolivya’da Morales…
Sandıktan çıkan, kâbusun oluyor.
Geçmiş olsun Sam Amca.
Guantanamo’dan, Ebu Gureyb’den, CIA işkence uçaklarından yükselen feryatlar senden aheste aheste çıkıyor.
Dur daha, bunlar bir şey değil.
O korkunç arsızlığın en yozlaşmış mazlum halkların bile sinirine dokunacak, teker teker bütün mazlum halkları ayaklandıracaksın.
Ve kendinden başka herkesi aşağılaman sayesinde herkes sana karşı birleşecek.
Yıl 1492…
Gırnata düşüyor, Amerika "keşfediliyor", Afrikalı köle ticareti başlıyor…
Hıristiyanlığı kabul etmiş gibi görünen –gerçekte ise Hatemul Enbiya Muhammed Mustafa’ya (sallalahu aleyhi vesellem) bağlılıklarını sürdüren- binlerce Endülüslü Müslüman, engizisyoncu hükümetin uzağında daha rahat edecekleri düşüncesiyle Amerika kıtasına göç ediyor…
Afrika’dan Amerika’ya köle taşıyan gemilerden de binlerce Müslüman çıkıyor ve bunların arasında emirler, kadılar, kumandanlar da yer alıyor…
Dinleri yasaklanan Arap kökenli Endülüs Müslümanları ve köleleştirilen Afrika Müslümanları her fırsatta bir araya gelip durum değerlendirmesi yapıyorlar…
Kısa bir süre sonra bu durum değerlendirmeleri devrim hazırlıklarına dönüşüyor…
Her dinden köleleri ve mazlum Amerikan yerlilerini ("Kızılderilileri") örgütleyerek isyan üstüne isyan çıkarıyorlar…
Tek ve müşterek slogan: Özgürlük!
Yüzyıllar boyunca sönmüyor isyan ateşi…
Bir gün savaş baltalarımızı toprağa gömmek zorunda kalıyoruz, ama yerlerini unutmuyoruz.
Yıl 2005.
Ayyuka çıkan ABD-Avrupa vahşeti, Müslüman Arap-Afrikalı-Kızılderili ittifakını yeniden gündeme getirdi.
Bu defa devrim ittifakı teşebbüsünün başını Kızılderililer çekiyor.
Venezüela’nın Kızılderili başkanı Hugo Chavez bundan birkaç ay önce dışişleri bakanı Ali Rodrigez aracılığıyla Arap dünyasına şöyle bir mesaj verdi:
"Medeniyetlerimiz akraba, fakat çok uzun bir süredir birbirimize uzak duruyoruz. Yakınlaşalım. Brezilya’da 10 milyon, Arjantin’de 1 milyon, Venezüela’da 500 bin Arap var. Latin Amerika’nın damarlarında Arap kanı dolaşıyor."
Chavez’in Afrika’ya yakınlık duyduğu, Brezilya Cumhurbaşkanı Lula da Silva’nın Afrika’ya yaptığı "Güney-Güney Dayanışması" çağrısına katıldığı da malum.
Şimdi bir başka Kızılderili, Evo Morales, Bolivya’nın cumhurbaşkanlığına seçilir seçilmez, en muteber Arap televizyonu olan El-Cezire’ye "Afganistan ve Irak’ın işgali devlet terörüdür" diye beyanat vererek, Araplarla ve genel olarak Müslümanlarla dayanışma sinyali veriyor.
Bana Bob Dylan’ın eski bir şarkısını hatırlatıyor bu gelişmeler: "Havada devrim var…"
Evet, devrim var havada.
Uluslararası bir devrimin kokusu geliyor.
Yakında devrimin kendisi de gelecek inşaallah.
Venezüela ve Bolivya seçimlerinde yakalanan anti-emperyalist ‘trend’ bütün Latin Amerika çapında yükseldiği zaman, Zimbabve seçimlerinde yakalanan anti-emperyalist ‘trend’ bütün Afrika çapında yükseldiği zaman, Mısır ve Filistin seçimlerinde yakalanan anti-emperyalist ‘trend’ bütün Ortadoğu çapında yükseldiği zaman ve hele Türkiye’miz "1 Mart Bağımsızlık Bildirgesi"ne sahip çıktığı zaman, Sam Amca’nın yerlerde süründüğünü göreceğiz inşaallah.
Bakmayı bilirsek, bunu şimdi de görürüz.
Bir avuç Iraklı direnişçinin rezil rüsva ettiği ABD, uluslararası bir ittifakla param parça edilmez mi?
"La havle ve la kuvvete illa billahi’l aliyyi’l azîm."
(Hakan Albayrak, 24.12.05, Milli Gazete)

23 Aralık 2005

Bu da benim ‘dinci İzmir’ hikâyemdir

İZMİR’e ilk kez 80’li yılların başında gitmiştim.
Birlikte yolculuk yaptığım arkadaşım ‘Fethullahçı’ idi, İzmir’de okuyordu ve kenti iyi biliyordu.
Arkadaşım beni, o dönemlerde İzmir’in dört bir yanına dağılan ‘Işık evleri’nden birine götürmüştü.
‘Işık evi’ diyorum ya...
Sakın aklınıza fena şeyler gelmesin.
Öyle Polanski babanın ünlü ‘Rosemary’s Baby’ filmindeki esrarengiz ve gizemli tarikatın yuvalandığı dehşetengiz apartmana benzeyen bir tarafı yoktu.
Tüyler ürperten bir ayin yuvası filan da değildi.
Bildiğiniz evdi işte.
Bezgin ve salaş öğrenci evlerinden biraz daha halliceydi o kadar.
Eşyalar lüks değildi; ama kalorifer vardı.
Evde ‘teyp’ vardı; ama sadece Gülen’in kasetleri dinleniyordu.
O evden iki şey aklımda kalmış:
BİR: O dönemlerde, yani 12 Eylül’ün başlarında, otobüs terminallerine asılan ‘arananlar’ listesinde ‘ünlü teröristler’in yanında Fethullah Gülen’in de vesikalık fotoğrafı bulunuyordu. Bu yüzden Gülen’in vaaz kasetleri, o evde, sanki illegal bir eylem yapılıyormuş gibi dinleniyordu. İKİ: Sabah namazı saatinde küçük evdeki ‘üstat’ abiler, herkesi ‘Şakirt kalk!’ diye dürtükleyerek namaza kaldırıyorlardı. Uykulu gözlerle sormuştum: ‘Şakirt ne demek?’ diye. Said Nursi’nin yolunu takip eden öğrencilere böyle sesleniliyormuş.
***
Ertesi gün İzmir’i şöyle bir dolaştık ‘Fethullahçı’ arkadaşımla...
İlk gençliğin yaramaz ve her şeyi denemeye hazır ruh hali nedeniyle ben bir parça şehrin merkezine filan heves ediyordum; ama arkadaşım beni İzmir’in mütedeyyin yüzüyle tanıştırmaya ahdetmişti.
Arkadaşımın İzmir mihmandarlığı şu sözlerle devam ediyordu:
- Burası Hocaefendi’nin ilk görev yeri Kestanepazarı Camii’dir. Hadi orada bir namaz kılalım.
- Ha dur bak burada bizim arkadaşların kaldığı bir ev var, oraya uğrayalım.
- Bak bu dükkánın sahibi cemaattendir. Hadi gel bir selam verelim.
- Burası Bornova... Hocaefendi’nin en son görev yaptığı yer...
Mihmandarım İzmir’deki cemaat ağırlığıyla beni bir parça sıktığını fark etmiş olacak ki, bir değişiklik yapma gayretine girdi.
Değişiklik olsun diye beni götürdüğü yer:
İzmir Yüksek İslam Enstitüsü idi...
Tahmin edebileceğiniz gibi orada da cemaatten abilerle buluştuk.
***
Şunu demek istiyorum:
80’li yılların başında...
Yani ilk gençlik günlerimde yaşadığım bu İzmir deneyiminin ardından, rahatlıkla şu saptamaları yapabilirdim:
- İzmir’in müthiş bir manevi havası var.
- İzmir ışık evleri, üstatlar ve şakirtler kentidir.
- İzmir’deki dini hava hiçbir yerde yoktur.
- Hocaefendi’nin özlemini çektiği ‘Altın nesil’, İzmir’de yetişmektedir.
Evet, ‘amatör’ günlerimde yaşadığım İzmir deneyimi, beni salakça bir yanılsamanın işte böyle etkisi altında bırakmıştı.
***
Derken bir gün...
Yani yıllar sonra...
İzmir’e yeniden gittim.
Güneşli pırıl pırıl bir gündü.
Şehrin girişinde bir lastik reklamının yer aldığı panoda şöyle bir slogan vardı:
‘Şehir güzel... Kızlar güzel... Lastikleriniz neden güzel olmasın?’
Sonra kentin fazlasıyla ‘laik’ yüzünü keşfettim.
Ve içimden şöyle fısıldadım:
Anladım ki bir şehrin tek bir yüzü yokmuş.
(Ahmet Hakan Coşkun, 23 Aralık 2005, Hürriyet)

Melih Bayram Dede ile Söyleşi

Uzun yıllardır gazetecilik yapan ve yine uzun bir süredir Yeni Şafak’ta bilişim editörlüğü yapan Melih Bayram Dede, Turkiye'de sayilarinin az oldugu Turkce bilisim kitaplarindan birinin de yazari. Kitabinin ismi İnternet. Adindan da anlasilacagi uzere bu kitap "bilginin ve bilgilenme süreçlerinin yeniden değerlendirilmesini gerekli kılan bir güç olarak ortaya çıkan internetin geçmişini, bugünün ve işleyişini ele alan bir kılavuz niteliğinde". Ben Melih Bayram Dede ile kitaplari, gelecek projeleri ve Turkiye'de ki bilisim teknolojileri konusunda sohbet ettim.

1- Yeni kitabınız "İnternet" şu an kitapçılarda satılmakta. Niye böyle bir kitap yazma gereğini duydunuz?

Kitabımın amacı, internet konusunda genel ve temel bilgi sahibi olmak isteyenlere yol göstermek. Kısaca içerikten bahsedersem, daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum. Kitap, öncelikle internetin ilk ortaya çıkışından günümüze kadar olan süreci anlatıyor. Buna internetin tarihçesi demek de mümkün. İnternet, e-posta, FTP gibi temel kavramların ne olduğu konusunda bilgilerin yanı sıra, internette karşılaşılabilecek risklere karşı da okuyucuyu bilgilendirmek istedim. Virüsler, truva atları, hack, siber savaş, nano makineleri gibi konular da bu nedenle kitabın içinde yer alan konulardan. Echelon, Gebele, Carnivore gibi bireyler ya da devletlerin iletişimlerinin takibinde kullanılan "koca kulak"lara da dikkat çekiyor kitap. Bilgi zehirlenmesi, elektronik yayıncılık, e-kitap, spam, internet etiği, internet hukuku, e-ticaret gibi konular da kitapta yer alıyor.

2- Duyduğum kadarıyla yeni bir kitap üzerinde çalışıyorsunuz. Bu yeni kitap ne gibi konuları kapsayacak ve kimler okumalı?

İkinci kitabım şu an baskı aşamasında. İçeriği hakkında bir şeyler söyleyebilirim size. Son anda bir değişiklik olmazsa, kitabın adı "ENTER Komutanım" olacak. Bu ismi seçmemizin nedeni, kitabın siber savaş, elektronik harp sistemleri ve elektronik istihbarat konularına odaklanmış oluşu. Hemen yanı başımızda devam eden Irak Savaşı'nda elektronik sistemler ve bilgisayarların nasıl kullanıldığı, Irak'lı direnişçilerin interneti yepyeni bir propaganda silahı olarak kullanışı kitapta yer alan konulardan. Bu kitabı, kimler okumalı konusuna gelirsek, teknolojinin hayatımızda hangi kritik alanlarda kullanıldığını görmek isteyen, özellikle de bireylerin elektronik iletişimlerinin nasıl gözlendiğine şahit olmak isteyenler diyebilirim.


3- Dünyadaki diğer ülkelere baktığınızda, Türkiye'de İnternet ve Bilişim Teknolojisi nerede? Neler yapılmalı?

Türkiye'de internet ağları konusunda ciddi bir altyapı sıkıntısı var. Şu anda Türk Telekom'un dışında bir genel altyapı şebekesi yok. Tüm bireysel kullanıcılar kadar, abonelerine internet erişimi satan servis sağlayıcılar da Türk Telekom'a bağımlı; çünkü herkes direkt ya da endirekt Türk Telekom'un müşterisi konumunda. Bu da ciddi riskleri beraberinde getiriyor. Geçtiğimiz yıllarda meydana gelen Cezayir Depremi nedeniyle, okyanusta bulunan bir fiber kablonun kopması bir ay süreyle Türkiye'nin dış dünyayla bağlantısını kesmişti. Yine 2004'ün son ayında meydana gelen 5-6 saatlik internet kesintisi, Türkiye'de işlerini internete taşıyan kişi ve kurumları mağdur etti. Bu kesintiyle ilgili de Türk Telekom, net bir açıklama yapmadı. Bir şeylerin üzerini örtme gayreti görüyorum. Türk Telekom Genel Müdürlüğü kesintinin ilk saatlerinde sessizliğini sürdürürken, ilginçtir, Bolu Telekom Müdürü açıklama yapıyordu, "Router (yönlendirici) arızalanmış!" diye. Ancak ilerleyen günlerde, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, "siber atak" yapıldığını, yani Türk Telekom ağlarına dışarıdan saldırı olduğunu açıkladı. Sonuçta, ne Türk Telekom ne de bu kurumun bağlı bulunduğu Ulaştırma Bakanlığı'nın açıklamaları birbiriyle bağdaşıyor. Son olarak, olaydan 10 gün geçtikten sonra Türk Telekom, arızanın kaynağını bulamadık mealinde garip bir açıklama yaptı ve konu kapatıldı. Altyapıdan sonra ikinci önemli sorun eğitim. Türkiye'de bilgisayar ve internet kullanmayı bilmeyen çok büyük bir kitle var. Her şeyden önce devlet kademelerinde çok önemli mevkileri işgal edenlerin bile bilgisayar kullanma alışkanlığı yok. TBMM tarafından kendilerine e-posta hesabı açılan milletvekillerinin çoğu bu adresleri kullanmıyor. Önemli bir bölümünün e-postalarına da danışmanları bakıyor, hatta gerekirse onların yerine cevap veriyor. Danışmanlar ilgileneceğini düşündükleri e-postaların ise çıktılarını alarak sayın vekile veriyor. Bilgisayar ekranından kendi e-postalarını okuma alışkanlığı edinmeyenlerin yönettiği bir ülkede işimiz oldukça zor. Şimdi yeni yeni ilköğretimden başlayarak bilgisayar müfredata girdi, öğrencilere yeterli düzeyde olmasa da eğitim verilmeye çalışılıyor. Ancak okullarda yeteri kadar bilgisayar yok. Bilgisayar bilmeyen, kullanmayan öğretmenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çok. Milli Eğitim Bakanlığı, öğretmenlere bilgisayar eğitimi verilmesi ve kredili bilgisayar temin edilmesi için çalışmalar yürütüyor. Umarım bunlardan olumlu sonuç alınır.


4- Charles Goldfarb'ın yazılı dünyada başlattığı ve Tim Berners-Lee'nin İnternet'e taşıdığı "Anlamsallık", "Herkese ve Her Cihaza Ulaşılabilirlik" ve "Kolaylık"' vizyonlarında bugün İnternet nerede?

Bildiğiniz gibi 1969’da IBM şirketinden Charles Goldfarb, GML (Generalized Markup Language) dilini tasarladı. Ardından 1980’de SGML (Standard Generalized Markup Language) ortaya çıktı. 1991 yılında Tim Berners-Lee, bugün kullandığımız HTML standardını geliştirdi. Bu süreçte, 1998’de ise W3C (World Wide Web Consortium) tarafından XML (Extensible Markup Language) standardı oluştu.
İnternet teknolojileri, şu anda XML'e odaklanmış durumda. XML, verilerin çeşitli platformlardan ulaşılabilecek şekilde düzenlenmesi için geliştirilmiş ortak bir standart. Web tasarımcılarını, kişisel bilgisayarlar için ayrı, cep telefonları için ayrı ya da cep bilgisayarları için ayrı sayfa hazırlama zahmetinden kurtarıyor. Ama yine de fiili olarak XML kullanımının yeterince yaygınlaşmadığını düşünüyorum. İnternet teknolojilerinin daha başındayız. Gündemde yine Tim Berners-Lee tarafından geliştirilen "Semantik (anlambilim) Web" var. Burada amaç, bilgileri bağlamlarına göre tasnif ederek kolay erişim sağlamak. Gelişmeleri heyecanla bekliyoruz.


5- Yazdığınız son yazıda devlet kuruluşlarının (Türkiye'nin Sesi web sitesi Tasarruf Genelgesi kurbanı), şirket/kurum web sitelerinin varlığına ve gücüne ne kadar önem verdiğini(?) anlatmışsınız. Sizce web sitelerinin toplumsal ve kişisel ne gibi bir önemi var?

Aslında bu soru, Türkiye'nin internet teknolojilerinde nerede olduğuyla da ilgili. Genelde internet kullanım alışkanlığı yerleşmediğinden, şirket ya da kurumlar da web sitelerine gerekli özeni göstermiyorlar. Söz ettiğiniz gibi, Türkiye'nin Sesi Radyosu'nun web sitesi bile tasarruf genelgesiyle kapatılabiliyor. Oysa Amerika'nın Sesi ve İngiliz BBC 43 dilde internetten yayınlarını sürdürüyor. Hatta daha düne kadar, Doğu bloğu ülkelerinden olan ve "düşman" bildiğimiz "az gelişmiş" (!) Bulgaristan Radyosu bile geniş bir içeriğe sahip Türkçe haber portalına sahip. Türkiye'de internet alt yapısı kadar, içeriğin de gelişmesi gerekiyor. Türkiye'de (birkaç istisna dışında) anlı şanlı gazete ve televizyonlarımız bile hâlâ Türkçe dışında dille yayın yapmıyor.
İçeriğin gelişmesinde, internet reklâmcılığının gelişmesi de büyük rol oynuyor. İnternete verilen reklâmlar arttıkça, içerik de artacaktır. Çünkü zengin ve doğru bilgilerden oluşan içeriğe sahip web siteleri, toplumun bilgilenmesinde önemli rol üstleniyorlar.
İnternette sağlıklı ve doğru bilgilerden oluşan içeriğin artması için, kurumsallaşmış yapıların bu işe girmesi gerekiyor. Hali hazırda, kendilerine "haber portalı" diyen, ancak işlerin günlük gazete sitelerinden her sabah haber aşırıp sitelerine yapıştırmak olan birçok site görüyoruz. Oysa "internet gazeteciliği" yapmaksa amaç, bu siteler kendileri haber, yorum ve röportajlar yapmalıdır. Bu haliyle taşıyıcı hizmetten başka bir şey yaptıklarını söyleyemem.

Tesekkurler

[ http://www.unbf.ca/altiustu/arsiv/2005/02/melih_bayram_de.php ]

22 Aralık 2005

Avrupa Birliği’nin Filistin halkına şantajı

Avrupa Birliği, Filistin halkına resmen şantaj yapıyor.
Seçimleri HAMAS’ın kazanması halinde Filistin’e yardımlarını keseceklermiş.
Böyle söylüyor Avrupa Birliği kurmayı Solana.
Nerede söylüyor?
İsrail’de söylüyor.
Siyonist işgal rejimini ziyaretinde söylüyor.
Lübnan ve Filistin kasabı Şaron’un misafiri olarak söylüyor.
“Hamas, şiddeti savunuyor”muş, Avrupa Birliği’nin bunu kabul etmesi mümkün değilmiş.
Peki, Avrupa Birliği niye Şaron’la iş tutuyormuş?
Filistinlilerin evlerini başlarına yıkan, terörle mücadele adı altında çoluk çocuğu öldüren Şaron’un şiddeti şiddet değil miymiş?
Filistinlilerin şiddetine maruz kalan İsraillilerin canı can da İsraillilerin şiddetine maruz kalan Filistinlilerin canı patlıcan mıymış?
Sonra, etkiyi konuşmadan tepkiyi konuşmak ayıp değil miymiş?
Hamas’ın savunduğu şiddet, İsrail’in şiddetine mukabeleden ibaret değil miymiş?
İşgale ses çıkarmayıp direnişe çamur atmak neyin nesiymiş?
Solana, bu konulara açıklık getirmedi.
“Yardımı keseriz” diye kestirip attı.
Canları cehenneme!
Alıp başlarına çalsınlar yardımlarını!
Filistin Özerk Yönetimi’nin bütçesi 2 milyar dolarmış.
Bunun yarısı dış yardımlardan karşılanıyormuş.
Dış yardımların dörtte biri Avrupa Birliği’nden geliyormuş.
Yani seçimleri HAMAS kazanırsa, Filistin 250 milyon dolar kaybedecek... mi acaba?
Hiç sanmıyorum.
HAMAS, seçim kampanyasında yolsuzlukla mücadele sözü veriyor ve ona-buna peşkeş çekile gelen kamu parasını sadece ve sadece kamuya harcamayı taahhüt ediyor.
Halka hizmet etmek için iktidara gelmeyi beklemeyen, sağlıktan eğitime kadar pek çok alanda zaten 20 yıldır faal olan ve tıpkı Mısır’daki İhvan-ı Müslimin gibi sosyal hayatın belkemiği haline gelerek Filistin halkının gönlünde taht kuran HAMAS’ın bu sözüne inanmamak için hiçbir sebep yok.
“Yolsuzlukla mücadele için hükümette yer alabiliriz” diyen HAMAS gerçekten hükümette yer alır ve rantiye hortumlarını keserse, Filistin’in ‘reel’ serveti katlanarak büyüyecektir.
Filistin Özerk Yönetimi, yolsuzlukta destan yazan bir yönetim.
Bütçeye ayrılan paranın yarısı veya yarısından da fazlası Filistin halkının ihtiyaçlarına değil, oligarşinin ülke dışındaki banka hesaplarına gidiyor.
Diyelim ki yarısı…
Öyleyse Filistin halkına 2 milyar dolardan sadece 1 milyar dolar kalıyor.
HAMAS iktidara gelip (veya iktidar ortağı olup) yolsuzluğa son verdiğinde 2 milyar doların tamamı Filistin halkının ihtiyaçlarına harcanacak.
Yani bir bakıma 1 milyar dolarlık ek gelir sağlanacak.
Pardon; Avrupa Birliği’nin 250 milyon dolarlık yardımı kesiliyordu, değil mi?
Olsun, 750 milyon dolar ‘ek gelir’ de fena değil.
Demek ki neymiş, Sayın Solana?
HAMAS’ın seçim zaferi Filistin’e 250 milyon dolar kaybettirmiyormuş, bilakis 750 milyon dolar kazandırıyormuş, öyle değil mi?
Şu Frenklerin evdeki hesapları bizim çarşılara hiç uymuyor.
[Hakan Albayrak, 20.12.05, Milli Gazete]

19 Aralık 2005

“Yer-gök Yaradan’dan bir işaret bekler”

Birkaç hafta içinde Vadi Yayınları’ndan çıkmasını beklediğimiz “Asıl Film Şimdi Başlıyor” adlı kitabıyla Türk sineması literatürünün altını üstüne getirmeye hazırlanan sinemacı-yazar Sadık Battal aslen Akhisar’lıdır, ama Van’ın yüreğinde yaşar. Van’ın yüreği ve Sadık’ın mekânı Van Aşıklar Çayevi’dir. Cenâb-ı Allah razı olsun, elimden tuttu ve beni oraya götürdü, Van’ın yüreğini bana açtı. Âşık Çağlari (Mehmet Akçay), Âşık Celali (Celal Yenitürk), Ozan Hüsamettin Ergül, Ozan Kazım Gülle ve Dengbej Bedirhan Delal ile tanıştırdı beni. Yıllar sonra Kerbelâ şairi Müştehir Karakaya ağabeyimle buluşturdu. Kelimenin tam manasıyla müşerref oldum. Ve kelimenin tam manasıyla mest oldum. Akşam vaktiydi. Rehavet çökmüştü. Yorgundum. Âşık Celali aldı sazı eline, gözlerime bakarak başladı söylemeye: “Yer-gök Yaradan’dan bir işaret bekler / Her şey bir rüzgâra bakıyor ağabey…” Sanki Yaradan’dan beklediğim işaretti bu. Öyle bir canlandım ki, bugün, bir hafta sonra bile hâla canlıyım. Muhteşem bir akşamdı. Van Âşıklar Çayevi’nden girdik, Bağdat’tan çıktık, mazlum İslam coğrafyasına gönülden bir selam gönderdik. Ve aşka, muhabbete, ille de muhabbete vurgu yaptık. Türkçe ve Kürtçe uzun havalar birbirine geçti, Dicle-Fırat havzasının bölünmez bütünlüğü ilkesinin altını çizercesine. Atları üzerinde Nureddin Mahmud ve Selahaddin Eyyubi geçti çayevinin önünden; şöyle bir durdular, baktılar, dinlediler ve gülümsediler; “Aferin.” dediler, “Budur!”
Piyasadaki “kuvayı milliyeci” kılıklı faşistlerin asla anlayamayacağı kuvayı milliye ruhunun (İstiklal Marşı’nda ifadesini bulan ruhun) gerçek adreslerinden biri olan Bölge gazetesinde muhterem üstadım Cafer Karakoç ve aziz kardeşlerim Sait Ekinci ile Bişar Ulutaş’la oturduk, o akşamın bir muhasebesini yaptık. “Van Aşıklar Çayevi iktidar olsun” dedim; “sadece Türkiye değil bütün Dicle-Fırat havzası, bütün Ortadoğu, bütün İslam dünyası bu çayevinden ibret alsın. Türk-Kürt-Arap veyahut Şii-Sünni davası güdenler bu çayevindeki havaya bakıp utansınlar. Van Aşıklar Çayevi’ndeki kavgada bile muhabbet var.”
Vanlı âşıklarla, ozanlarla sözleştik. Beraber bir proje hazırlıyoruz. Yakında İslam dünyasına güzel bir sürprizimiz olacak inşallah.
Not: Sevgili Sait Ekinci, bütün yazıları okudum, ellerinden öpüyorum.
(Hakan Albayrak, 12.12.05, Milli Gazete)

Muzafferabad “Allah razı olsun” diyor

Pakistan’ın Muzafferabad şehrinde Kızılay görevlisi olarak bulunmuş olan bir doktorla görüştüm.
Kaldırılamayan enkazların ve yerlerinden oynayan dağların altında kalan onbinlerce cesedi anlattı…
Hâlâ ulaşılamayan köyleri anlattı…
Soğuktan donarak ölenleri ve bölgeye en kısa zamanda yeteri kadar çadır ve battaniye gönderilmemesi halinde ölebilecek olanları anlattı…
Yaralıları anlattı…
Ağlayanları anlattı…
O korkunç depremin korkunç etkilerini anlattı işte.
Ama gölümüze sürur veren güzel şeyler de anlattı.
Kızılay’ın, İHH’nın, Saadet Partisi’nin, “Kimse Yok mu?” ekibinin, Deniz Feneri Derneği’nin ve bazı belediyelerimizin canla başla çalışarak yaptığı muazzam işleri anlattı…
Bu işlerin hayati önemini anlattı…
Pakistanlıların Türkiye’yi nasıl baş tacı ettiklerini, Türkiye denince nasıl heyecanlandıklarını ve cân-ı gönülden nasıl “Allah razı olsun” dediklerini anlattı…
Dedi ki:
“Yara çok büyük ve mevcut gayretler yarayı kapatmaya yetmiyor. Ama en büyük ve en etkili gayret Türkiye’nin gayreti. Türkiye olmasaydı Muzafferabad tamamen çökerdi. Halk bunu biliyor ve Türkiye’yi el üstünde tutuyor. Ömrümde bu kadar itibar görmedim. Tabii, Pakistanlıların Türkiye sevgisi köklü bir sevgi. Bir zamanlar İstanbul’a duyulan bağlılıktan kaynaklanan özel bir sevgi. Türkiye’yi hep önder olarak görmek istiyorlar, Türkiye ile hep iftihar etmek istiyorlar, onun için Muzafferabad’daki konumumuza çok seviniyorlar. ‘Bizim Türkler herkesten önce geldi (Bölgeye ilk intikal eden kuruluş İHH oldu- ha) ve herkesten çok yardım ediyor. Batılılar onlara yetişemiyor” diyerek Türkiyeli kardeşleriyle iftihar ediyorlar. Muzafferabad’da Amerikalılar da var. Birinci sınıf bir hastane kurmuşlar. En zor ameliyatlar orada yapılıyor. Fakat kimse iltifat etmiyor Amerikalılara. ‘Herkes sivil hastane kuruyor, onlar niye askeri hastane kurdu? Herhalde topraklarımızı işgal etmek gibi bir niyetleri var’ diyorlar.”
Cenab-ı Allah, Pakistan’a yardım gönderen ve gönderilen yardımları yerine ulaştıran, Muzafferabad’da şefkat ve merhamet bayrağını yükselten herkesten razı olsun.
Tarihi bir iş yapılıyor ve Cenab-ı Allah bu işi bereketlendiriyor.
Pakistanlı depremzedelere yardımın maddi ve manevi önemi çok büyük.
Kış geldi…
Önümüz kurban bayramı…
Unutmayalım, gevşemeyelim, Pakistan’a yardımı sürdürelim.
Hem de artırarak sürdürelim.
Haydi, yeni bir yardım atağı, bismillahirrahmanirrahim…
(Hakan Albayrak, 13.12.2005, Milli Gazete)

Kaybolan değerlerimizden biri

* ‘Kaybolan değerlerimiz’den bahsediyorduk. “Suya gitmek de kaybolan değerlerimiz arasındadır” dedim.
Kısa bir şaşkınlık oldu.
Şöyle ki, dedim:
Önceden, insanlar suyun ayağına giderdi. Şimdi ise, su insanların ayağına geliyor.
Bu ikisi arasındaki fark, sanıldığından daha büyük.
Biri suya “aziz”lik payesi veriyor; diğeri, alt tarafı, “iki hidrojen bir oksijen” diyor.
Çocukluğumun önemli kısmı, bir dağ köyünde geçti.
Köyün bir çeşmesi vardı ve çinko bakraçlarla suya gidilirdi. Suya gitmek, yazın güzel, kışın ise meşekkatli bir işti.
Köyün her yerinden mis gibi dereler akardı. Çeşmenin de suyu boldu. Fakat, bu bolluğa rağmen, su, idareli [dikkatli] kullanılır, asla israf edilmezdi.
Su, neredeyse damla damla, emek verilerek, özen gösterilerek harcanırdı.
Suyun sesini pek duymazdık.
Suyu kullanmak, adeta bir kültürdü.
Dedem bir maşraba suyla abdest almaya gider, suyun yarısını geri getirirdi. Şehirden gelenler ise, bir maşraba ile yetinmez, bir, hatta iki maşraba su daha isterlerdi. Sular “boş yere” akarken, dedemin sanki canı giderdi.
Şimdi, şehirlerde yaşıyoruz. “Hayat standartları” yükseldi. Artık her evde, birden fazla çeşme var. “Şarrr” sesi, evimizden eksik olmuyor.
Suya yaklaştıkça, su ile aramız açıldı.
Suya ulaşmak kolay bir işe dönüştüğünden, daha doğrusu iş olmaktan çıktığından, onu kullanmak da maharet istemez oldu.
Ancak, para sayarken, bütçe hesabı yaparken, lehimize olacak bir plan hazırlarken dikkatli oluyoruz.
Abdest alırken veya dişlerimizi fırçalarken harcadığımız suyun hesabını yapan oldu mu hiç? Banyo yaparken, bulaşık yıkarken...
Bu hesabı yapmadığımız, suya gereken özeni göstermediğimiz için, hep kabarık gelen su faturalarından şikayet ediyoruz.
Çeşmelerden kanalizasyon borularına, gürül gürül sular akıyor. Bizler, “atık su bedeli”nin faturalara yansıdığını düşünsek de, bu bedel, başka şeylere de yansıyor.
Mesela, ne evimizin, ne kazancımızın bereketi kaldı. 5.000.000.000 Eski Türk Lirası maaş alanlar bile, geçim sıkıntısından şikayet ediyorlar.
*
Su ile aramızın açılmasının başka olumsuz sonuçları da oldu. Sözgelimi, artık dere yataklarını, ev yapmak veya ihtiyaç gidermek için kullanır hale geldik.

Not: Bu yazı, kıymetli dostum Tuncay Kara sayesinde yazılmıştır...

Altı çizilen
* 1970’li yıllarda Üsküdar bakkallarında içki satılırdı. Ruhuyla buluşmaya yönelen Üsküdar, giderek kendisine musallat olan o yabancı ruhu kovdu. Anımsıyorum; annem, bir bakkala giriyor, isteklerini alıyor tezgâhın üzerine koyduruyor, birden gözleri şişelere takılıyor: “Kusura bakmayın bunları alamam.” Bakkal: “Neden teyze, ne oldu?” “Siz içki satıyorsunuz, sizden alamam.” Okuma yazması olmayan annem, renkli soda şişelerini içki sanıyor. Bakkal yemin billah ediyor ama inandıramıyor. Üsküdar sokaklarından içki kendiliğinden çekilmişti o zamanlar. Şimdiyse zorla Üsküdar sokaklarına içki sokulmak isteniyor. Eskilerin deyimiyle ‘gâvurlaştırılmak’ isteniyor.
Üsküdar munisliğin ve güzelliğin sembolüdür. O ruha dokunmayın, bırakın; kendinize benzettiğiniz yerler size dar mı geliyor? (Ali Haydar Haksal)
*
“İstanbul’un başında, öteden beri üç bela vardır: Zelzele, yangın ve belediye başkanları.” (Münevver Ayaşlı)
(İbrahim Tenekeci, 19.12.05)

Liberya’ya iade-i ziyaret

Türk-Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nden çok çok özür dilerim. İstanbul’da bir Türk-Afrika Konferansı düzenlediler, üzerinden haftalar geçti, tek satır yazmadım. Bir de “Afrikanist” geçinirim! Neyse, geç olsun, güç olmasın…
Efendiler! Afrika denince aklınıza sadece açlık, AIDS ve iç savaş geliyorsa, emperyalistlerin oyununa geldiniz demektir. Afrika denince aklınıza muazzam bir kültürel, siyasi ve ekonomik potansiyel gelmeli. Mevcut uluslararası sistemi sarsabilecek bir potansiyel. Öyle olduğu içindir ki Britanya-Afrika ve Fransa-Afrika konferanslarının ardı arkası kesilmez. Ve öyle olduğu içindir ki ABD Başkanı George W. Bush, en uzun dış gezisini Afrika’ya yapmıştır. Ve öyle olduğu içindir ki G-8 zirvelerinin değişmez gündem maddelerinden bir tanesi, Afrika’nın mustarip olduğu dertlere deva arayışıdır. Tabii ki yalandır bu deva arayışı. Emperyalistler, Afrika’nın muazzam potansiyelini kontrol altında tutmak için Afrikalıları oyalıyorlar.. “Borçlarınızı silebiliriz” filan diyerek iplerin kopmasını, Afrika’nın kendi yolunu çizmesini, Batı’dan gerçek manada bağımsızlık ilan etmesini geciktirmeye çalışıyorlar. Bu arada Afrika’nın hazinelerini bir güzel yağmalıyorlar tabii. Elmas madenlerini boşaltıyorlar, kakao piyasasındaki manipülasyonlarıyla Afrikalıların ekmeğini çalıyorlar, sonra da “USA for Africa” gibi konser-yardım kampanyalarıyla Afrika’nın hamisi rolünü oynuyorlar. Bu zokayı yutmayan, ‘Siz alçaksınız! Hümanist maskenizi indirin de yüzünüze tükürelim!’ diyen Afrikalı liderleri de demokrasi ve insan hakları havariliği marifetiyle susturmaya çalışıyorlar. Mesela Zimbabve’de yerli halktan gasp edilen toprakları işgalci İngiliz çiftçilerinin elinden alıp yerli halka iade eden Cumhurbaşkanı Robert Mugabe’yi insan haklarına saygı göstermeye (!) davet ediyor ve bu davete icabet etmediği (!) için Mugabe’yi “Afrika’nın Hitler’i” ilan edip Zimbabve’ye ambargo uyguluyorlar. Zimbabve gene iyi durumda. Ruanda’daki emperyalist tezgâh (Hutu-Tutsi savaşı dedikleri şey aslında Anglo-Amerikan emperyalizminin Ruanda’yı Fransız emperyalizminin elinden almak için kurduğu bir tezgâhtı), 1 milyon kişinin hayatına mal oldu.
İstanbul’da toplanan Türk-Afrika Konferansı’nda Afrika Birliği adına konuşan bir zat, Afrika’daki yoksulluğun sömürgecilikten kaynaklandığını, aslında Afrika’nın zengin bir ülke olduğunu, 500 küsur yıldır sömürülüyor olmasına rağmen servetinin tükenmediğini, rahat bırakılması halinde kendi kendine yeteceğini söyledi… Emperyalistler / Neo-kolonyalistler Afrika’dan ellerini çekmeyeceklerdir, ama Afrikalılar bu elleri kırabilirler. Nasıl mı? Afrika birliği davasının fikir babası kabul edilen Edward Wilmot Blyden, 19’uncu yüzyıldan sesleniyor: ‘Afrikalılar güçlerini birleştirmeli ve İslam dünyasının merkezi olan Ortadoğu ile dayanışmaya girmeli!’ Blyden, Liberya Dışişleri Bakanı olarak Osmanlı topraklarını (Mısır, Suriye, Lübnan) ziyaret etmiş ve Batılı kolonyalistlere karşı ortak bir cephe için zemin yoklamıştı. Türk-Asya Stratejik Araştırma Merkezi’nin daveti üzerine İstanbul’a gelen Afrika Birliği temsilcileri de, hiç şüphesiz, böyle bir arayış içindedir. Umduklarını bulmuşlardır inşallah.
Bu vesile ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’e bir teklifim var: Liberya’ya gidiniz, “Sayın Blyden’in ziyaretini gecikmeli olarak iade ediyorum” deyiniz, Afrika’ya ve Pan-Afrikanizm’e böyle şiirsel bir jest yapınız… Bence harika olur.
(Hakan Albayrak, 19.12.2005, Milli Gazete)

16 Aralık 2005

İmam-Hatipler...



Fatma Karabıyık BARBAROSOĞLU, 16.12.2005



Yeşil kan imam-hatipler ve üst kimliğin harcı olarak adalet

Lawrence M.Fiedman, Alman Kimliğinin kurucu ögesinin kan olduğunu anlatır, Yatay Toplum adlı kitabında. Bir defa Alman kanıyla doğan çocuk, Almanya topraklarında yaşamasa, tek bir kelime Almanca bilmese de Almandır. Ama diğer taraftan Almanya'da doğan, Almanya'da yaşayan Almanca bilen, anadilinden tek kelime (Türkçe, Arapça, Yunanca vs) bilmeyen, Alman okullarına devam eden ve Almanlar gibi domuz sosisi ve bira yiyip içen, "öteki" lerin çocuğu,meskun bir yabancı olmaktan kurtulamaz.

Almanların "Alman kimliğini" tarif ediş biçimleri ile YÖK'ün İmam-Hatip mezunlarına uyguladığı kimlik tanımı arasında birebir bağlantı kurmak mümkün. Almanya'da doğup büyüyen ve Almanlaşmış olan (Almanya da bir Müslüman olarak yaşayanları kastetmiyorum)ları değil de üç kuşak önce Ukrayna'ya yerleşmiş ve esasında Rus kültürü almış olanları daha Alman sayan "kan" a dayalı birliğin, Türkiye versiyonu değil mi YÖK'ün imam-Hatiplere uyguladığı yeşil kan baskısı. Aynı imtihana girmiş,aynı soruları cevaplamış ve bu imtihandan başarı ile çıkmış çocukları "katsayı" prangası ile mahkum etmek başka nasıl açıklanabilir?

Suçluların affedilip, eğitimine devam etme hakkının verildiği bir ülkede hiç suç işlememiş çocuklara, bir yük olarak açık Lise külfetini bile ödül olarak anlamlandıran ve bu ödüle karşı çıkmak için "harekete" geçen zihniyetin Türk kimliğine zarar verişini ne zaman konuşacağız?

Türklerin kurucu kimliğinin mayası din ya da ırk değildir. Türklerin kurucu kimliğinin mayası adalettir. Ertuğrul Gazi'nin Anadolu'da sayıca çok olandan değil de az olandan yana olması da adalet duygusu ile alakalıdır.

Feth edilmiş Kostantinapolis zaferine; Yahudi'in, devlet aleyhine açmış olduğu davayı, Fatih'in kolunu kesme hükmüyle neticelendiren Kadının adalet anlayışı eşlik ettiği için, İstanbul Müslüman şehri olmuştur.

Kimlik Almanda kan, İngiliz'de dil, Fransız'da vatan ise,Türk'de adalettir.

Özgürlüğün, tercihlerin, eğitim hakkının tartışmasının bile yapılmasının, çağdışı bir tutum olarak kabul edildiği günümüz şartlarında; MEB'lığının her çözüm önerisini düğüme çevirerek, binlerce gencin adalete inancının zayıflayacağı bir duruma mahkum etmek Türk kimliğine vurulmuş en büyük darbedir. Dindarları ve sekülerleri,Türkleri ve Kürtleri, zenginleri ve fakirleri velhasıl dairenin birbirine uzak noktasında bulunan herkesi birbirine yaklaştıracak olan adalettir. Hakimler adını bir semte, Kadıköy'e vermiş olan Fatih'in kadısı gibi adaletten öte güç tanımadıkları sürece, Türkiye burada yaşamak isteyen herkese yetecektir.

Belçika'da yılın kişisi Naime Emzil



Knack dergisinin haberine göre, hazır yemek firması Remmery’de çalışan Müslüman kadın Naime Emzil’in, çalışma saatlerinde başörtüsü taktığı için işten çıkarılmasını isteyen kimliği belirsiz kişiler, şirketin müdürü Rik Vannieuwenhuyse’yi 2004’ün kasım ayıyla 2005’in Mart ayı arasında 7 kez mektupla ölümle tehdit etti.



Naime Emzil, müdürü Vannieuwenhuyse’ye gönderilen bir mektuptan 2 mermi çıkmasının ardından işinden istifa etti. Belçika’da skandala yol açan olay üzerine, Belçika Kralı Albert’in Kraliyet Sarayı’nda kabul ettiği Naime Emzil işine dönme kararı aldı.



Knack dergisinin haberinde, ‘’Müslüman çalışanın patronuna gelen tehdit mektupları karşısında sergilediği serinkanlı davranış, saygıyı hak ediyor’’ denildi. Emzil, dergiye yaptığı açıklamada, ‘’Yılın Şahsiyeti’’ seçilmesinin türban takan bir kadının, işyerinde Belçikalı arkadaşlarıyla yanyana sorunsuzca çalışabileceğinin kabul edildiğini gösterdiğini söyledi. Tehdit mektuplarını gönderenlerin kim olduğu ise belirlenemedi.
[16.12.05, Haber7]

15 Aralık 2005

'Sonsuz ölüm'ler ve 'bin gün'lük utanç: Yenildiler!

20 Mart 2003'te Amerikan/İngiliz askerleri Mezopotamya Savaşını başlattı. Tarihi değiştireceklerdi. Batı'nın zafer tarihine bir yenisini ekleyeceklerdi. Güçlerini bütün dünyaya ilan edeceklerdi. Ortadoğu haritasını yeniden çizeceklerdi. "Yeni bir dünya" kurmanın ilk adımını atmış olacaklardı.

Birkaç hafta sonra Bağdat'a girdiler ve Saddam'ı devirdiler. ABD Başkanı George Bush, zafer konuşmasını yapmakta gecikmedi ve "Amerika'nın başardığını" bütün dünyaya ilan etti. Ancak savaşın bitmediğini, aslında yeni başladığını anlamakta gecikmediler. Kendilerini çiçeklerle karşılamasını bekledikleri insanlar, vatan ve özgürlük için beklenenden çok erken harekete geçmişlerdi.

İlk zamanlar günde birkaç saldırı yapan direniş güçleri bugün her gün yüzün üzerinde saldırılar yapıyor. Aylık saldırı ortalaması 3 bin. İlk zamanlar birkaç terörist dedikleri direnişçiler dünyanın en güçlü ordusunu rezil etme aşamasına geldi.

Yanılmışlardı... Saddam'ı yakaladılar. Bu sefer işi bitirdiklerini açıkladılar. Ardından seçimler yaptılar. Yine ikna edemediler. Yine kontrol edemediler. Yine hakimiyet sağlayamadılar. Yine yanıldılar. Direniş güçlenerek devam etti.

Kukla yönetimler kurdular. Yine başaramadılar. Hepsinde yanılmışlardı. Perşembe günü yeni bir "seçim" yapıyorlar. Yine yanılacaklar. Seçime katılan Sünniler savaşa da devam edecek.

Neler yapmadılar ki… Mezhep savaşı çıkarmak istediler. Binlerce insanı esir kamplarında tuttular. Akılalmaz işkenceler yöntemleri uyguladılar. On binlerce insan öldürdüler. Gizli işkence merkezleri kurdular. İşkence uzmanlarını Irak'a götürdüler. Tecavüzden toplu katliama kadar insan neslini aşağılayan suçlara imza attılar. Ülkeyi yağmaladılar, kültürel değerlerini çaldılar, milyarlarca dolarını kaçırdılar, bu topraklara ait ne varsa aşağıladılar. Sindiremediler. Yüzbinlerin direnişini kıramadılar.

Direnişe karşı terör örgütleri kurdular. Irak halkına karşı terör saldırıları düzenlediler. Ülkenin aydınlarını, liderlerini, bilim adamlarını öldürdüler. Öldürülen akademisyenlerin sayısı, çoğu profesör altmışın üzerinde. Öldürülen çocukların sayısı kaç? On binlerce insan şehit oldu. Bunların kaçı çocuk, kaçı kadın, kaçı yaşlı?

Bütün bu vahşet uygulamalarına rağmen başaramadılar, ülkeyi kontrol altına alamadılar. Tarihte böyle kanlı bir demokrasi görüldü mü?

Bu Irak halkının değil, Amerika'nın seçimi. Yine başaramazlarsa ellerinde tek bir kozları kalıyor: Saddam Hüseyin. Yekte tutuyorlar. Pazarlık için. Bağdat havaalanındaki görüşmede Donald Rumsfeld'in tekliflerini reddetti. Bundan sonra kabul edecek mi? Etse bile ne değişecek? "Saddam kozu" da "zafer" getirmeyecek!

Panikteler… Dünyanın en güçlü devleti, dünyanın en güçlü ordusu, dünyanın en korkulan istihbaratı, dünyanın en etkili diplomasisi başarısız oldu. İngiliz emperyal mirasına rağmen, günümüzün Lawrence'larına rağmen, bunca işbirlikçiye rağmen başaramadılar. Telaş içindeler. Zaferlerini kabul ettirmek zorundalar. Utanç içinde çekilmekten korkuyorlar. Bir şekilde itibarlarını kurtarma yolunu bulmak zorundalar.

İşgal sırasında ve sonrasında kibirden yanlarına yaklaşılmıyordu. Kimseyi önemsemiyorlardı. Hiçbir fikre tahammülleri yoktu. Nasihatleri küçümsediler. Doğru bilgileri reddettiler.

Kaybettiklerini anladılar. Önlerine gelenden yardım istemeye başladılar. Türkiye gibi bölge ülkelerini işin içine çekip sıyrılmaya çalışıyorlar. Irak'ta ilk kez dengeler yeniden kuruluyor. Bütün hesaplar yanlış çıktı.

İşgalin üzerinden "bin gün" geçti. "Sonsuz özgürlük" değil, "sonsuz ölüm"lerle dolu bin gün. Çekilecekler. Ama bir şey daha yapacaklar. Irak'ı korkunç hava saldırılarıyla yakacaklar. Binlerce insanı daha öldürecekler!

[İbrahim Karagül, 14 Aralık 2005, Y.Şafak]

Eniştem öper tabii...


Herkes haklı olarak CIA direktörü Porter Goss'un neden Türkiye'ye geldiğiyle ilgili. Oysa, "CIA Ankara'da" tablosunun şaşılacak bir yönü yok. Türkiye ABD açısından hergün adını telâffuz ettiği pek çok ülkeden çok daha önemli; Washington 1 Mart tezkeresiyle hedeflediğini, şimdi, daha başka yöntemlerle elde etmenin peşinde. Goss bunun için Ankara'ya geldi.

Beni esas şaşırtan, FBI direktörü Robert Mueller'in ülkemize gelmesi... Goss'tan iki gün önce Ankara'ya geldi Mueller, görüşmelerini yaptı ve döndü. "Bayram değil seyran değil, eniştem..." deyişimiz vardır ya, onun ziyareti tam o deyişi hatırlatıyor...

ABD'nin güvenlik yapılanması iki ayak üzerine oturur: FBI iç güvenlikle ilgilidir, CIA de dış güvenlikle... Bu görev bölümü akılda tutulursa, CIA'nin başka ülkelerle ilgilenmesi, istihbarat paylaşımı yapması doğal karşılanabilir. Ama FBI? Bilmiyorum, FBI direktörü Mueller görevi boyunca Türkiye dışında herhangi bir ülkeye resmen adım atmış mıdır? Türkiye Amerika mı ki, FBI direktörü burayla ilgilensin?

Bu FBI konusuna sinema dilinde 'flash-back' denen geri dönüşüm tekniğini kullanarak yaklaşmakta yarar görüyorum. Bu teknik, bize, "Türkiye'nin Amerikalaşması" sürecinin başlangıcıyla da ışık tutacaktır. Eğer öyle bir süreç yaşanmamış olsaydı, şimdi "CIA direktörü neden Türkiye'de?" sorusundan çok, "FBI direktörü Ankara'ya neden geldi?" sorusuna cevap arardık...

Benim bildiğim, Goss ülkemize gelen ilk CIA direktörü değil; neredeyse bütün selefleri Ankara'ya şöyle bir uğramıştır Goss'un... Kiminden haberimiz oldu, kiminin gelişi kayıtlara geçmedi... Mueller ise Türkiye'ye uğrayan ikinci FBI direktörü... İlki, Louis Freeh'ti; 2000 yılının nisan ayında Ankara'ya gelmiş ve hem yeni açılan 'FBI Ofisi'ni denetlemiş, hem de görüşmeler yapmıştı.

"Ankara'da FBI Ofisi?" şaşkınlığını gösterdiyseniz sizi ayıplarım... 1999 yılının eylül ayında Washington'a giden dönemin başbakanı Bülent Ecevit'i izleyen gazeteciler arasındaydım ve orada öğrendiğim "Ankara'da FBI Ofisi açıldı" haberinden duyduğum şaşkınlığı burada sizlerle paylaşmıştım. ABD içinde istihbarat faaliyetleri yürütmekle görevli bir birimin onbin kilometre ötedeki bir ülkede ofis açması çok garibime gitmişti çünkü. Haberi vermekle kalmadım, ardına da düştüm; öğrendiğim, 20. yüzyılın sonlarında, Ankara'nın, casusların cirit attığı bir başkente dönüştüğüydü. İkinci Dünya Savaşı yıllarının Çiçero'lu Ankara'sından daha fazla casus ilgisi çekmesi hayretten hayrete düşürmüştü beni...

Beni o zaman şaşırtan "Ankara'da FBI Ofisi" konusuyla ilgili Kulis'i hatırladıysanız, bir ayrıntı daha aklınıza gelmiştir muhakkak... FBI'ın Ankara'ya sürekli kalmak üzere 'ajan' gönderdiği günlerde (1999 yılı), bir başka ülkenin istihbaratına da çeşitli kolaylıklar sağlanmıştı: İsrail'in... 'Covert Action Quarterly' dergisi (s. 67), imzalanan bir anlaşma sonucu, İsrail'in başka ülkelerin istihbarat örgütleriyle işbirliğini yürüten 'Tevel' ve Arap ajanları yönlendiren 'Tzomet' adlı istihbarat birimlerinin Türkiye'de rahatlıkla çalıştığını belirttikten sonra şu bilgiyi de sunuyordu: Türkiye PKK mücadelesinde sağladığı yardım karşılığı Mossad'a iki de üs açma izni vermiş...

O günlerde yazdığım yazıdan şu paragrafı da okumanızı isterim: "Deneyimli İngiliz gazeteci Robert Fisk, 24 Şubat 1999 tarihli 'Independent' gazetesinde, Türkiye'nin, İran, Irak ve Suriye ile sınır bölgelerinde bulunan 'dinleme istasyonları'ndan İsrail'i de yararlandırdığını yazdı. İki ülke, elde ettikleri istihbaratı değiş-tokuş etmek üzere açık bir kanal kurmuşlar. Bar Ilan Üniversitesi profesörlerinden Efraim Inbar, Amerikan başkentindeki Woodrow Wilson Center'da verdiği konferansta, Türk ve İsrailli istihbaratçıların, Amerikan gözetimi altında, Tel Aviv'de devamlı bir araya geldiklerini de açıklamış. Inbar, güvenlik ve istihbarat konularıyla ilgili bir bilimadamı. Robert Fisk ise, Genelkurmay başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun, 'Yazısına açıklama gönderdik' dediği beş yabancı gazeteciden biri."

Amerikan istihbarat örgütlerinin Türkiye ilgisi yeni değil elbette. Bu yılın haziran ayında, Joseph J. Trento adlı bir gazetecinin 'Prelude to Terror' (Teröre Girizgâh) adlı eserinde karşıma çıkan bir fotoğraftan söz etmiştim. Trenton, o kitapta, 'İslâmî terör' diye adlandırılan olgunun CIA ile irtibatına dikkat çekiyordu. Bu arada, asıl adı David Theodore Belfield olan bir siyahî eylemciden de söz ediyordu Trento. Adam, 'İran adına' bir çok 'kanlı' eyleme imza atmış, sonra da ortadan kaybolmuş... Yeni adıyla Dawud Salahuddin, kitapta, Ortaköy Camii'ne yüzünü dönmüş bir fotoğrafıyla İstanbul'dan gülümsüyordu. Fotoğrafa düşülen tarih Ekim 1996'ıydı.

Türkiye'ye CIA ve FBI ilgisi yeni değil, bunu bilin yeter...

[Taha Kıvanç, 14 Aralık 2005, Y.Şafak]

13 Aralık 2005

Patlıcan kızartması ile genç ve dinç kalmak

Büyük ve mükellef bir sofra.

Önce iştahla yeniyor her şey.

Dondurma reklamındaki kadın gibi, iştahı harekete geçiren efekt eşliğinde tadılıyor soslu kurabiyeler.

Sanki reklam filmi çekiliyor.

Sanki iştahsız çocuklar için iştah açma seansı düzenlenmiş.

Sanki en iştahlı,en çok yiyen kadın olma yarışması var masanın etrafında.

Sanki herkes görülmeyen kameralar önünde en iyi yiyici olmanın rolünü kapmaya çalışıyor.

Ev sahibi üçüncü defa demliyor çayı.Çay yetişmiyor hanımlara.Yedikçe hararet bastırıyor,hararet bastırdıkça çaya sarılınıyor,çay içtikçe daha çok yeniyor.

Ölümüne yenen masada iki kişi rol dışı kalıyor.Biri ev sahibi,hizmet etmek için yiyeceklerin dünyasına kendini sere serpe bırakamıyor,öteki yetmiş yaşlarında bir hanım.

Yetmiş yaşlarındaki hanım deyince,gözünüzde ne canlandı?

Her ne canlandıysa,hanımefendi o resmin dışında .Benim tarifime mahkumsunuz,gözünüzün önüne getirmek için kelimelerin mihmandarlığına muhtaçsınız.

Gümüş renkli saçları var.Ensesinde toplanmış.Boynundaki tülbenti yemek yerken başına örtüyor.Sofradaki hanımların hemen hepsi tesettürlü .Ama içeri girer girmez başlarını açtılar.Gümüş renkli kadının başını sofraya otururken örtmesini yadırgadılar hemen hepsi.

Kadın gümüş renkliydi sahiden.Eteği,saçları ve çorapları.

Servis tabaklarının dibi görünmeye başlayınca, kadın toplantılarının değişmeyen maddesi geldi ortaya.

Yavaş yavaş masadan kalkılmıştı.

Tahinli kurabiyelerden dört tane yediği ile övünen kadın, eteğini çekiştire çekiştire gümüş renkli kadının yanına oturdu.Biraz önce gümüşi kadının yarım tahinli kurabiye ve bir peynirli poça yediğine hiç dikkat etmemişti."Genetik mirasınız herhalde inceliğiniz" dedi.

Gümüş renkli kadın önce anlamadı.

"Bu yaşta bu kadar dik ve ince olmanız "diyorum diye tekrarladı tahinli kurabiyelere meftun kadın.

"Sizin yaşınıza gelince insanın iştahı kesiliyordur " herhalde dedi sofra toplayanlardan birisi.

Gümüş renkli kadın arkasına yaslandı "Efendim" dedi "patlıcan kızartması sevilir değil mi?Şöyle bostan patlıcanından kalın kalın doğranmış bir patlıcan kızartması.Üzerine bol sarımsaklı,soğanlı,domatesli bir sos ne güzel yaraşır.Memleketimizdeki fırınlar güzel ekmek pişiriyor elhamdülillah.Sosa batırılmış ekmeğin patlıcanlara eşlik edişi ne hoştur değil mi efendim."

Biraz önce çok doyduğunu söyleyen hanımların yeniden iştahı kabardı.

Hepsi dikkat kesildi.

Bu yetmiş yaşındaki genç ve dinç kadın, belli ki soslu patlıcan kızartması yapmanın ve yemenin püf noktasını biliyordu.Bunca yıl hem yemiş hem kilo olmamıştı.

Herkes nefesini tuttu.Ayaktakiler oturdu.Oturanlar daha bir dinleme konumuna ayarladı bedenini.

Yetmiş yaşındaki gümüş kadın kıssadan hisse olarak cümlesini koyuverdi ortaya:

"İşte efendim ben otuz yaşımdan beri hiç patlıcan kızartması yemedim."

"Ona bakarsanız" dedi tahinli kurabiye meftunu hanım,"ben de patlıcan kızartması yemem.Hatta kızartmayı hiç sevmem."

Kısa bir sessizlik oldu.

Rahmetli pederim" dedi gümüş renkli kadın gümüş renkli bir Türkçe ile, "sanki yedim" deyip sofraya gelen nimeti küstürmemek için sadece tadına bakardı.Biz de öyle alıştık efendim."

Bol soslu patlıcan kızartması ile ince ve dinamik kalmanın yöntemlerini beklerken, gümüş renkli kadının "doymadan sofradan kalkmak" ilkesini hatırlatması hepsinin canını sıktı.

Doymadan kalmak değil,ölümüne doyup ince kalmak istiyordu hepsi.Daha daha yemek ,dünyadaki bütün nimetleri tatmak,öyle çok tatmak ki ,kimseye bir şey bırakmamak.

ABD'nin yayılmacı politikasını bu kadar kolay nasıl kabul ediverdik sanıyordunuz…!

Küresel dünyanın düzenini anlamak için yiyip içtiklerimize de bakmamız gerekiyor.Sindirme kapasitemize…İştah salgılayan bedenimize.

Böyle!

Çok yemek ile adaletsizliğe ortak olmak arasındaki dengeye tanık olmak isterseniz size Leyla İpekçi'nin "Başkası Olduğun Yer" adlı romanını tavsiye ediyorum.Az yemek ile başkası olmak/olabilmek arasında, sufilerin kurmuş olduğu bağlantıyı, çağdaş bir roman aracılığı ile dile getiriş olarak da okumak mümkün İpekçi'nin satırlarını.

F.K. Barbarosoğlu, 13 . 12 . 05 - Yeni Şafak

10 Aralık 2005

Baş Sağlığı...

Mustafa AKKAD'ın Ardından...
Ürdün’ün başkenti Amman’da meydana gelen bombalı saldırıların üzerinden sadece birkaç hafta geçti. Fakat bu saldırılardan birinde ağır yaralanan ve kaldırıldığı hastanede dünya hayatına gözlerini yuman sevgili Mustafa Akkad, şimdiden unutuldu. Üstadın ölüm haberini veren basın-yayın organları bir daha Mustafa Akkad’ın adını anmadılar. Sanatçılarımız, entelektüellerimiz, siyasetçilerimiz zaten hiç oralı olmadılar. “Çağrı” ve “Çöl Aslanı” filmleriyle İslam dünyasının yüzünü ağartan yönetmen Akkad için “ustaya saygı” mahiyetinde anma programları düzenlenmeliydi. Köşe yazarları –bilhassa sinema yazarları- günlerce Akkad’ı yazmalıydılar. Hükümet veya en azından Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç, bir başsağlığı mesajı yayınlamalıydı. Ne yazık ki bunların hiçbirisi olmadı. İnanılmaz bir vefasızlıkla uğurladık sinema alanındaki en büyük kahramanımızı.
Diyeceksiniz ki: “Sen ne yaptın, ne yazdın Akkad’ın ölümü üzerine?” Cenab-ı Allah’tan rahmet dilemenin dışında ben de bir şey yapmadım, ben de bir şey yazmadım. Ben de vefasızım. Ben de suçluyum. Fakat, suçumu hafifleten (daha doğrusu hafifleteceğini umduğum) bir şey var; daha Akkad’ın sağlığında Gerçek Hayat’ta ve Millî Gazete’de üstadla ilgili ikişer yazı yazarak “Selahaddin Eyyubi” ve “Fatih Sultan Mehmet” projelerinin önemine dikkat çektim, bu projelerini gerçekleştirebilmesi için Akkad’a mutlaka yardım edilmesi gerektiğini söyledim. Birkaç ay önce bu köşede “Mustafa Akkad bizden haber bekliyor” başlığı altında yazdıklarımı hatırlarsınız:
“Akkad’ın iki filmini çeyrek asırdır tepe tepe kullanıyoruz. Televizyonlarımız her Ramazan’da, her bayramda, her Kandil gecesinde bu filmleri gösteriyor. ‘Çağrı’yı ve ‘Çöl Aslanı’nı tekrar tekrar öpüp başımızın üstüne koyuyoruz, fakat “daha?” demekten de kendimizi alamıyoruz. Daha? Mesela Selahaddin Eyyübi? Mesela Fatih Sultan Mehmet? Mustafa Akkad bu filmleri de çekmeye dünden hazır. ‘Selahaddin filminin maliyeti 70 milyon dolar. Fatih filminin maliyeti 100 milyon dolar. Parayı bulduğum anda filmleri çekmeye başlarım.’ deyip duruyor. 1993 senesinde TGRT, Akkad’ı İstanbul’a davet etmişti. Üstadın yukarıda mezkûr projelerine destek vaadinde bulunulmuştu. Hatta bu projelere Çanakkale projesi de ilave edilmişti. Akkad geldi gitti ama projeler hayata geçmedi. 10 sene sonra bir daha geldi Akkad. Türk televizyonlarına çıktı, projelerini bir daha anlattı, bilhassa Fatih filmi için Türkiye’den destek istedi… O zaman Gerçek Hayat dergisinde yazmıştım: Kültür ve Turizm Bakanlığı bir yıllık bütçesini (maaş ve kira giderleri hariç) Fatih filmi için Akkad’a versin; gerekirse bakanlık bir yıllığına kapatılsın; bu film yapılsın; yapılsın ki Türkiye ve bütün İslam dünyasına özgüven aşılansın, iyimserlik aşılansın, coşku ve ümit aşılansın… Amerikalılar “Gladyatör”ü çekiyor, “Truva”yı çekiyor, “İskender”i çekiyor, sinemada destan üstüne destan yazarak kendi insanlarını kahramanlığa özendiriyorlar; estirdikleri kahramanlık rüzgarlarıyla yeni savaşların, işgallerin psikolojik zeminini hazırlıyorlar. Biz de Selahaddin ve Fatih gibi filmlerle yeni fetihlerin psikolojik zeminini hazırlayabiliriz. Hiç değilse Ümmet-i Muhammed’in üzerindeki ölü toprağını kaldırabiliriz. Bunları yıllardır önümüze gelene anlatıyoruz. Milletvekillerine, bakanlara da anlatıyoruz. ‘Yenilgilerin acısını beyaz perdede çıkaralım. Beyazperdeden fışkıracak enerji, yenilgilerimizi zafere dönüştürebilir’ diyoruz fakat nafile. ‘Süpergüç’ Amerika Birleşik Devletleri, halkını ‘kıvamda’ tutmak için sinemaya milyarlarca dolar harcıyor, fakat biz, Fatih projesi için Mustafa Akkad’a verecek 100 milyon dolar bulamıyoruz. Bu para çöpe gitmeyecek. Film dünya sinemalarında oynayacak ve muhtemelen sermayesinden fazlası geri dönecek. Velev ki dönmesin… İstanbul’u fethetmenin muhteşem hazzını tekrar yaşamanın değeri parayla ölçülür mü? Bildiğim kadarıyla Mustafa Akkad, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve hükümetle de temas kurdu, Fatih projesi için destek istedi… Aslında tersi olmalıydı. Biz, Türkiye olarak, Mustafa Akkad’ın kapısını çalmalıydık. ‘Gel şu filmi yap, ne istersen verelim’ demeliydik. Ne yazık ki, Akkad’a müracaat etmek şöyle dursun, Akkad’ın müracaatını bile değerlendirmedik. Adamcağız yıllardır haber bekliyor. Alo, Kültür ve Turizm Bakanlığı! Alo, Tanıtma Fonu! Alo, kimse var mı orada?”
Yokmuş. Hiç kimse yokmuş. Mustafa Akkad “Selahaddin” diye diye, “Fatih” diye diye öldü. Cenâb-ı Allah ganî ganî rahmet eylesin, taksiratını affeylesin. İslam dünyasının başı sağ olsun.


[Hakan Albayrak, 05.12.2005, M. Gazete]

Dünyanın Nihilizme Sürüklenişi...


Emperyalistler dünyayı nihilizme sürüklüyor

"El Kaide terörü" denilen şey ister emperyalist istihbarat örgütlerinin işi olsun, ister ölçüsüz İslamcı gerillaların... Bu işi yapanların niyeti ister İslam ülkelerini işgale zemin hazırlamak olsun, ister İslam ülkelerini işgalden kurtarmaya... Sonuç değişmez.
Bu gidişle bütün dünya, Doğu’nun ve Batı’nın bütün ülkeleri, bütün şehirleri, bütün mahalleleri, bütün sokakları, bütün haneleri, bütün fertleri potansiyel hedef hailine gelecektir.
Geldi bile.
Korkunç bir anarşizm, hatta nihilizm, dünyayı kasıp kavuruyor. Eli kanlı bir generalle eli balonlu bir çocuk arasında hiçbir fark gözetilmiyor. İncil’e ve Kur’an’a itibar edilmiyor. Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ve savaş hukuku hiçe sayılıyor. Bir tarafta emperyalist hedefler, öbür yanda emperyalizme karşı mücadele putlaştırılarak, bütün ahlaki değerler bu putlara kurban ediliyor.
Kapkaranlık bir tünele girdi dünya. Bu tünelin ucunda bir ışık yakmak hiç şüphesiz Müslüman önderlerin görevidir. Müslüman önderler her ahval ve şeraitte itidallerini korumalı, yeryüzünün halifeleri olduklarını asla unutmamalı, ümmeti daima sağduyuya çağırmalı ve gayri müslim halklara da itimat telkin etmeli.
Dünyanın dengesi yeniden kurulacaksa, Müslüman önderlerin yakacağı adalet meşalesiyle kurulacak. Ne var ki dünya kamuoyuna yön veren Batılı fitne odakları, bu meşaleyi yakmaya çalışan Müslüman alimlere, münevverlere, siyasetçilere sansür uyguluyor. Rahmet müjdecilerine geçit vermiyorlar. Irak’ta masum sivilleri kaçırıp öldüren sözde mücahitleri protesto etmek için açlık grevine giden Cezayir İslami Selamet Cephesi lideri Abbas Medeni’nin eylemini dünya kamuoyundan gizliyorlar. Cihad kisvesi altındaki mezalimi kınayan Yusuf el-Karadavi’nin bu yöndeki fetvalarını, Cevdet Said’in "Adem’in oğlu Habil gibi ol" mesajını görmezden geliyorlar. En ağır tahriklere rağmen zalimlerin yolundan gitmeye yanaşmayan, savaş ve siyasetin ahlakla bağdaşmadığı tezini çürüten, zulme adaletle, barbarlığa medeniyetle, alçaklığa asaletle mukabele eden mübarek komutan ve devlet adamı Aliya İzzetbegoviç’in aziz hatırasını lekelemeye çalışıyorlar. İstiyorlar ki Ümmet-i Muhammed’in Hz. Muhammed’e (sav) yaraşır önderleri olmasın. Bu tür önderler bilinmesin, tanınmasın, popüler hale gelmesi. GİA’lar, Ebu Sayyaf’lar, Tekfir ve Hicret’ler, Üsame bin Ladin’ler, Zerkavi’ler temsil etsin Ümmet-i Muhammed’i. Batılılar da Müslümanlar da bu idolleri, bu sembolleri, bu efsaneleri özdeşleştirsin İslamiyet’le. Cihad denince akla çoluk çocuğun havaya uçurulması gelsin. Böylece, Batı kamuoyu "İslam tehdidi"nin bertaraf edilmesini ihtiras derecesinde arzu edecek hale getirilirken, yanlış kahramanlara yönlendirilen Ümmet-i Muhammed de bütün dünyaya ışık saçan İslam Medeniyeti’ni yeniden kurma hedefinden uzaklaştırılacak. Her şey emperyalizmin bekası için!
Peki, bu gidişin emperyalizme yarayacağı ne malum?
‘Savaşta her şey serbest’ anlayışının Müslümanlar arasında genel kabul görmesi dünyayı uzun vadede (belki de çok kısa vadede) emperyalistler için de yaşanmaz / sömürülmez bir hale getiremez mi? Ölçüsüz ve ahlaksız bir "cihat"ın bir gün New York’u, Chicago’yu, Los Angeles’i, Dallas’ı, Washington’u nükleer cehenneme çevirmesi muhtemel değil mi?
Londra’daki bombalı saldırılar kimin eseri, bilmiyoruz; ama, evet, bu tür saldırılar artık Müslümanlar tarafından da gerçekleştirilebiliyor. Ve eminim ki mücahit olduğunu düşünen pek çok Müslüman bu tür saldırıları bile mumla aratacak çok daha korkunç saldırıların hazırlığı içindedir. Ellerine nükleer silah geçsin, onu da kullanırlar.
Dünya sisteminin efendileri kendi kazdıkları kuyuya düşüyorlar.
Srebrenitsa’lar, Cenin’ler, Tora Bora’lar, Guantanamo’lar, Ebu Gureyb’ler, Felluce’ler yüzünden dünya, sadece emperyalizmin kurbanları için değil, emperyalistlerin kendileri için de cehenneme döndü. Şiddet başlı başına bir değer haline geldi. Savaşta hukuk, kanun, kural, örf, adet kalmadı. Gözü dönmüş Batı, Doğu’nun da gözünü döndürdü. Hepimiz kendimizi kaybettik, bir meçhule sürükleniyoruz.
Bu ortamda aklını ve insafını kaybetmemiş olan Müslümanlara düşen, Kur’an ve Sünnet’te çizilen ahlaki çerçevelerin çağlar ve konjonktürler üstü olduğunu önlerine gelene hatırlatarak Ümmet-i Muhammed’in barbarlaştırılması projesini boşa çıkarmaya çalışmaktır. Batı’nın sağduyulu aydınlarına ise, şiddetin bir bumerang olduğunu, dönüp dolaşıp başlangıç noktasına döndüğünü, İslam dünyasından yükselen ah’ların Batı’dan aheste aheste çıktığını, emperyalist saldırıların sadece öngörülen hedefleri değil bütün dünyayı kana buladığını kendi kamuoylarına ve hükümetlerine layıkıyla anlatmak düşüyor.

(Hakan Albayrak, 06.12.2005, M.Gazete)

07 Aralık 2005

"2002" Nedenden Dolayı (mı) Çıkmadı Bu?!

Bir defter vardı ey günlük. Görmüştüm onu. Kâh bir oğlanın, kâh bir kızın elinde...
Bir kısmı yapıştırılmıştı bantlarla, sıkı sıkı!
"Onun adına" koşturdular, kütüphanede, sokakta, organize sanayiinde...

El emeği, göz nuru oldu o defter. İçinde bir acayip fotoğraflar, yazımlar-çizimler vardı...
Biraz zorla, biraz heyecanla, biraz 'acaba'yla yazılmış metinler, görüşlerdi içindekiler...

Sonra baskıya verilmek üzere ayrıldı okuldan. Bir o matbaaya bir bu matbaaya gitti. Süründü süründü...

Ve sonra,
yıllar sonra ona ulaşmaya çalıştım.

Şimdi öğrendim ki yok olmuş. Elden çıkmış. Kim bilir hangi çöpçünün, hangi eskicinin ya da hangi çöplüğün elindedir?

Yazık mı oldu?

Belki...
(A. Yalnız, 07.12.2005, 22:02)

05 Aralık 2005

Intel'den İsrail'e işlemci fabrikası

Dünyanın en büyük çip ve işlemci üreticisi Amerikalı Intel, 3.5 milyar dolardan fazla yatırımla İsrail'de açacağı ikinci fabrikada, 45 nanometre mikroişlemci üretecek.

Fabrika, Intel'in İsrail ve dünyadaki en büyük yatırımı olma özelliğini de taşıyacak. Intel'den yapılan açıklamada, şirketin, Kiryat Gat şehrinde 3.5 milyar dolardan fazla yatırımla kuracağı ikinci fabrikanın üretime 2008 yılının ikinci yarısında başlayacağı belirtilerek, fabrikada, 45 nanometre yeni nesil mikroişlemci üretileceği ifade edildi.

Intel İsrail'in yöneticisi Alex Kornhauser, projenin, Kiryat Gat kentinde 2 bin kişiye istihdam olanağı yaratacağını dile getirerek, fabrikanın tam kapasite üretime geçmesiyle, yıllık 3 milyar dolar ihracata ulaşmasının beklendiğini bildirdi.

Kornhauser, fabrikanın üretiminin, İsrail'in gayri safi yurt içi hasılasına katkısının yüzde 2 oranında olacağını kaydetti.

www.haksoz.net

04 Aralık 2005

Yeni Soykırım

YENİ HOLOKOST: Müslümanlara karşı

Dortmund Üniversitesi profesörlerinden Richter: "En büyük korkum, dün Yahudilere yaptığımız kötülükleri şu ân Müslümanlara karşı yaptığımız gerçeğidir. Yeni holokost (soykırım), Müslümanlara karşı yapılacak bu kez"diyor

* ZİYAÜDDİN SERDAR *

Gerçekten dondurucu bir gece ve Dortmund'un şehir merkezi bomboş. Taksi şoförümüz, "burada akşam, saat 10'da biter; her yer kapanır" diyor. Gecenin bu saatinde bir şeyler atıştıracak bir yer bulmak kolay değil. Sonunda bizi bir restoran'a bırakıyor. Tam postmodern bir havanın sindiği restoran'da sadece bir çift, bir köşede oturuyor. Biz de hemen yanıbaşlarındaki bir masaya ilişiveriyoruz ve yemeklerimizi ısmarlıyoruz. Almanya'nın Dortmund şehri, Kuzey Avrupa'nın sanayisinin kalbinde çıktığım bu yolculukta uğradığım ilk şehir: Londra'daki saldırılardan ve Fransa'daki başkaldırılardan sonra bir ânda Avrupa kıtasının çoğuna sıçrayan ve hızla yayılan ırkçı ayırımcılığın ve bölünmenin, korku ve nefretin boyutlarını görmek istiyorum. Yemekten sonra çiftle tanışıyoruz: Christoph Simmons, bir sigorta şirketinde çelışıyor, 40 yaşlarında. Kız arkadaşı Baneta Lisiecka ise bir Polonya göçmeni. Bizi, "yeşil metropol"llerinde, akşamı birlikte geçirmek için davet ediyorlar. Christoph'un spor arabasıyla "Dortmund'da sabah altı'ya kadar açık tek pub" olan Limette'ye gidiyoruz. Christoph, "Dortmund, küresel ekonomiye entegre olmuş çok-kültürlü bir şehir" diyor. Ve ekliyor: "Bu eski maden şehrinde şimdi yüksek tekonoloji tam bir patlama yaşıyor. Farklı ülkelerden gelen göçmenler, buraya çok iyi engre olmuş vaziyetteler. İtalyanlar, Yunanlar, İspanyollar, Polonyalılar Almanlarla tam bir uyum içinde yaşıyorlar. Burada tek problem, Türkler. Onlar, entegre olmuyorlar." Kız arkadaşı Baneta, Türklerin çoğunun kriminal olduğunu ve onlardan korktuğunu sölüyor. Christoph, hemen araya giriyor ve "Türkler, çok muhafazakârlar. Kadınları, başörtü takıyor. Kur'an, onlara, Hıristiyanları öldürmelerini emrediyor" diyor. Christoph'a, "hiç Türklerle tanıştınız mı, birlikte oldunuz mu?" diye soruyorum. "Hayır" diyor ve ekliyor: "Ama onlar yanızca kendi aralarında, birlikte yaşarlar. Hiç bir zaman pub'a gelmezler."


  • Daha sonra Dortmund'da dolaşmaya başlıyorum. Bu ırkçı tavırların yalnızca Türklere karşı geliştirilmediğini gözlemliyorum. Dortmund'da Türklerin yoğun olarak yaşadıkları bir bölgede, Orhan Nargile Cafe'den içeri giriyorum ve Almanya'da doğan Suniye Özdemir'le tanışıyorum. Bu dul kadın, belli ki çok dolmuş; hemen konuşmaya başlıyor: "Almanlar, bizden niçin nefret ediyorlar, anlamıyorum. Türklerden niçin korkuyorlar? Belki de bizi kıskanıyorlar. İşlerini ellerinden aldığımız için bizden hoşlanmıyorlar." Suniye, beni, Helmholtz Grammar School'da okuyan, yaşları 16-18 arasında değişen bir grup kız öğrenciyle tanıştırıyor. Özgüveni olan, olgun ve iyi İngilizce konuşan kızlar bunlar. Meslek sahibi olmak ve hayatta bir şeyleri başarmak istediklerini söylüyorlar. Başörtüsü takan Gülsüm, okulda öğretmenlerinin, otobüste ve sokakta insanların ırkçı tacizlerine maruz kaldıklarını, ırkçılığın her yere sirayet ettiğini söylüyor. Gülsüm'ün başörtüsü takmayan kız arkadaşı ise, "biz Almanya'da doğduk ve Alman'ız. Kendimizi türlü tacizlerden ve saldırılardan korumak için kenetliyor ve mecburen kendi aramızda, biz bize yaşıyoruz burada."


    Almanya'dan Hollanda'ya, Belçika'dan şu ân bütün dikkatlerin üzerine yoğunlaştığı Fransa'ya kadar karşılaştığım hemen herkesin Müslümanları "kara derili" diye tarif ettiklerini gözlemledim. Vardığım sonuç şu: İslamofobi, sadece bir İngiliz hastalığı değil. Farklı tezahürleri olsa da, Avrupa'nın her yerinde yaygınlaşan ortak bir sorun. Avrupa liberalizminin çatırdamasına yol açan koca bir kaya parçası. Avrupa'nın her ülkesinde göçmenlere karşı aynı hasmane tavırların köksalması, bu ülkelerin sömürgecilik tarihlerinin kaçınılmaz bir zuhuratı ve vukuatı. Almanya, milliyetçilikle ve sömürgecilikle geç tanıştı ama her iki alanda da çok kötü bir sicili var. 1880'lerde bir ulus ve güç olarak önemini ispatlamak için sömürgelerine kısa bir süre de olsa çok kötü ve zalimce davrandı Almanya. Ancak Almanya'daki etnik sorunların ve ırkçılığın kökleri, biraz daha derinlerde, Almanya'nın tarihinde ve kültürel psişesinde gizli. Bugün Almanya'yı oluşturan eyaletler, Şarlman'ın Kutsal Roma İmparatorluğu'nun bir parçasıydı. Kutsal Roma İmparatorluğu, kuşatmalarla, zor kullanarak ve İslâm medeniyeti tehdidine tepki olarak birleşebilmiş ve kurulabilmişti. Almanlar, Haçlıları büyük coşkuyla karşılamışlar ve bağırlarına basmışlardı: Haçlı ruhu, Alman kimliğinin ve bütünlüğünün oluşmasında büyük rol oynamıştı. Bugün Almanya'da Türklere karşı duyulan öfke ve nefretin, biraz liberal bir dille de olsa, aynı haçlı ruhuyla dile getirildiğini ve hortlatıldığını gözlemledim.


    NAZİ IRKÇILIĞININ İZLERİ

    Almanya'nın mevcut etnik-azınlık nüfusu, savaş zamanında Türkiye'yle yapılan ittifakın bir mirası. Gastarbeiter (misafir işçi) politikası çerçevesinde savaş sırasında harabu turab olan Almanya'nın yeniden inşasında Türklerin kitleler hâlinde Almanya'ya getirilmesi çok iyi bir şeydi Almanlar için; ama Alman pasaportu ve milliyeti verilebilecek kadar iyi bir şey değildi bu. O yüzden, Türkler, Almanya'da Alman toplumunun dışında, çeperlerinde yaşamaya mahkûm edildiler.

    Aslında bu, "ırkî arınma"nın bir başka şekilde devam ettirilmesinde başka bir şey değildi tabii ki. Şimdi, Türklere ulusal kimlik kartı verilmesinin ve Almanya'nın liberalleşmesinin gerisinde yatan şey, Nazi Almanyasının "ırkî arınma" nosyonunu yansıtan "tek Alman milleti" anlayışı mı acaba? Bu soruya, Dortmunt Ünivesitesi'nin ekonomi profesörlerinden Wolfram Richter, "korkarım ki, evet" diye cevap veriyor. Profesör Richter, "Almanların Türklerden nefret etmesinin pek çok nedeni var" diyor. Ve bunları çarpıcı bir dille şöyle açıklıyor: "Türklerin Türk marketlerden alış-veriş yapmaları gibi sosyal faktörler; Türk kadınların başörtüsü takmaları gibi kültürel faktörler; yaşlı kuşakların Almanca konuşamamaları gibi dil sorunları, Almanların Türklerden nefret etmelerine yol açan temel nedenler. Türkler, burada Almanya'ya, Alman kültürüne yabancı bir topluluk olarak görülüyorlar. Tabiî bir de 'Anadolu gelini sendromu' var: Almanya'daki Türkler evlenmek için Anadolu'ya gidiyorlar ve orada evlenip, eşlerini de Almanya'ya getiriyorlar. Ama Almanların Türklerden nefret etmelerinin ve iğrenmelerinin en temel nedeni, o bildiğimiz eski-tip ürkütücü ırıkçılık biçimi. Korkarım ki, tarihten almamız gereken dersi yeteri kadar alamadık biz. En büyük korkum, dün Yahudilere yaptığımız kötülükleri ve iğrençlikleri, şu ân Müslümanlara karşı yaptığımız gerçeğidir. Yeni holokost (soykırım), Müslümanlara karşı yapılacak bu kez." Alman sınırından Hollanda'nın içlerine, genç bir nüfusa sahip, canlı bir kültür şehri olan Eindhoven'a doğru rotamızı çeviriyoruz. Müslümanlara duyulan öfke ve nefretin burada da çok belirgin olduğu gözleniyor. Üstelik Eindhoven'da topu topu sadece 5 bin kişiden oluşan çok az bir Müslüman nüfus var ve hemen hepsi, kentin Woensel bölgesinde, gözden uzak, gizlenmiş bir vaziyette hayatlarını sürdürmeye çalşıyor.

    Bir taksiye atlayıp oraya doğru yol alıyorum. Taksi şoförü, bayan ve bir hayli çenebaz biri: "Bu bölge çok tehlikeli bir bölge. Sizi öldürebilirler. Kelleniz koltukta dolaşacağınızı peşinen söyleyeyim size" diyor bana. Üstelik erkek arkadaşı Fas kökenliymiş; dahası, erkek arkadaşının fotoğrafı, cep telefonunun ekranındaymış! Bu kadar yakın olmasına rağmen "Faslıların çoğu pis insanlar; kriminal tipler. Ülkemizi mahfediyorlar" diyor. Bayan şoförümüz, bizi, seks-shop'ların yoğun olduğu "kırmızı bölge"nin hemen yanıbaşındaki Fas kökenlilere ait bir bar'ın önünde indiriyor. Safrak Bar & Cafe'den içeri giriyoruz: Sigara dumanı her tarafı kaplamış; göz gözü görmüyor. Bar'ın bir köşesinde yaşlı bir grup domino ve kâğıt oynuyor. Bize ismini vermek istemeyen, bar'ın uzun boylu, agresif görünümlü Fas kökenli sahibi, "Hollandalılar bize saygılı davranmıyorlar. Çok kaba ve kötü davranıyorlar. Bizim kendilerinden ayrı olduğumuzu düşünüyorlar. Ne yapalım; ayrıysak ayrıyız" diyor.

    Hollandalıların Müslümanları "kendilerinden farklı ve ayrı bir güruh" olarak görmeleri, onlardan nefret etmeleri, hiç de şaşırtıcı değil. Hollanda'nın, İngiltere kadar uzun ama gerçekten barbar, zulüm, kan ve katliam dolu bir sömürgecilik tarihi var:

    Hollanda'nın bu sevimsiz sömürgecilik tarihindeki başköşeyi işgal eden parıltılı tacın incisi, şu ân dünyada en büyük müslüman nüfusa sahip olan Endonezya'ydı. Açe bölgesinde yaşanan uzun İslâmî başkaldırı, sömürgeci Hollanda'nın Açe halkına karşı yürüttüğü uzun savaşın bir mirasıdır: Hollandalı sömürgecilerin hiçbir zaman kazanamadıkları ama sona da erdirmedikleri kanlı bir savaş bu. Hollandalıların burada uyguladıkları o berbat kölelik sistemi ve insanları köle gibi zorla tarlalarda çalıştırmaları, sömürgeci efendilerle sömürülen yerli halkı daha başından birbirinden ayırmış ve nefret tohumları ekmişti. Hollandalılar, tahakküm kurdukları sömürgeleştirilen halkları öteki olarak konumlamakta, kendilerinden ayırmakta ve her bakımdan bu halkları kendilerine bağımlı kılarak boyundurukları altına almakta bir hayli mâhirdiler.

    LİBERALİZM DE IRKÇI
    Sonra... Eindhoven'ın bir başka bölgesine geçiyoruz... 30'lu yaşlarda, enformayon teknolojisi danışmanlığı yapan Cemal Tushi isimli biriyle görüşüyoruz. "Bize, hâlâ sömürgelerindeki köle-tebaalar gibi davranıyor Holandalılar" diyor ve ekliyor: "Hollandalılara göre hepimiz, bütün Müslümanlar, terörist." Cemal Tushi, Eindhoven'da doğan, Eindhoven'da büyüyen ve yaşayan, doğal olarak mükemmel Holandaca konuşan, eğitimli ve birikimli biri; ama iş bulmakta zorluk çeken, çalıştığı işe ise gönülsüz, ite kaka giden Fas-kökenli bir Hollandalı. "Ne kadar birikimli ve doanımlı olursanız olun, genç bir Faslıysanız, iş bulma umudunuz hayaldir." diyor. Öyle anlaşılıyor ki, iş-görüşmelerinde, gündelik ilişkilerde o dillere destan, öve öve bitirlemeyen Hollanda liberalizmi bir ânda buharlaşıveriyor. Yine Cemal Tushi'ye kulak kabartalım: "Özellikle iş görüşmelerinde, sizin ne türden bir Müslüman olduğunuzu soruyorlar. 'Namaz kılıyor musun? Camiye gidiyor musun?' diye soruyorlar. Cevabınız evet'se, yandınız, dolayısıyla işiniz yaş demektir."Demek ki, o dillere destan Hollanda liberalizmi ve hoşgörüsü, sadece Hollandalılar için, özellikle de fahişeler ve uyuşturucu bağımlıları için geçerli; ama Müslüman göçmenler için geçerli değil.

  • (* New Statesman and Society yazarı )
    (Yeni Şafak, 03.12.05)

  • Ahmet Taşgetiren, yeniden...

    02 Aralık 2005

    Bir 'Öykü'

    - I -
    Çocukluğu Şenlikköy-Florya'nın sakin ikliminde geçti. Şenlikköy İlkokulu'nda ilk gün ve ilk ders, torpilin ve adam kayırmanın resmi kayıtlı kaldı hafızasında. Daha ilk gün, ilk derste, kulağı çekilen bir kız öğrenci olmak, okul hayatını belirleyen temel renk oldu. İlk gün ilk derste öğretmen tahtaya Hürriyet yazmıştı. Evlerine Hürriyet gazetesi giren öğretmenin ahbabının kızı, hemen okudu bu kelimeyi. Belli ki, öğretmen onun için kurdeleyi evvelinden hazırlamıştı. Derhal göğsüne iliştirdi. "Tercüman yazsaydınız, ben de okurdum" diye itiraz etti küçük kız. Öğretmenin cevabı şiddetli bir kulak çekme oldu.Şenlikköy İlkokulu'nda başlayan öğrencilik hayatı Beşyol Baraka İlkokulu'nda yağmurun saçlarına düştüğü, güneşin kızdırdığı başının isyan niyetine burun deliklerinden kan olarak çıktığı günler arasında sürdü. Burnu kanamaya başladığında bütün okul seferber olurdu.Öğretmeninin adı Anet idi. Ardahanlı bir ailenin kızı Anet Kaya. Henüz hayatında Ermeni kelimesinin çağrışımları yoktu. "Neden sizin adınız Anet?" diye sorardı öğretmenine. "Neden senin öğretmeninin adı Anet?" diye soran büyüklerinin sorusunu ödünç alıp. "Ben bir film kahramanıyım" derdi kuzgunî saçları beline dökülen öğretmen. Hiç sınıf başkanı olmadı; şimdi okullarında seçim propagandası yürüten çocuklarına inat. "Herkes kendisinin başkanıdır" derdi anarşist ruhlu, henüz 19 yaşındaki öğretmen. Belki de Anet öğretmenin attığı maya tuttuğu için, iktidarın diline hep uzak kaldı.Orta 1. sınıfta Türkçe öğretmeninin sürekli kulağını çeke çeke yara yapmasından dolayı, arkadaşları tatil yaparken, o kulağından tedavi gördü. Mevsim yazdı. Kulak kepçesindeki zedelenen sinirlerin ömür boyu kendisini bırakmayacağını henüz bilmiyordu. "Sizin anlattıklarınız bizim evdeki kitaplara hiç uymuyor" dedikçe, kulağındaki yara hiç kapanmadı. Ağzından çıkan her sözün bedelini on üç yaşından itibaren daima ödedi. Lise yılları sağ-sol çatışmasının iyice arttığı yıllardı. Ülkücüler sosyalist, sosyalistler ülkücü diye tehdit etti onu. Hiçbir zaman siyasî bir düşüncenin fanatiği ol(a)madı.İstanbul'da başlayan lise hayatı Afyon Lisesi'nde tamamlandı. Öğretmenleri ona "İstanbul'dan gelen kız" lakabını taktı. Sınıfın üçte biri muhtelif tıp fakülteleri için sabahlara kadar çalışırken; İstanbul'dan gelen kız bir an önce mezun olup yedek köy öğretmenliği yapmanın hayallerini kurdu. Ya köy öğretmeni olacaktı ya da bir bankada memur. İstanbul'a asla dönmeyecekti. Döndü. 1980 yılında İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü, üniversite eğitiminin ilk durağı oldu. Neyse ki artık sorduğu sorular hiç kimseyi sinir etmeyecekti. Yanılmıştı tabii.Felsefe okumak, tesettürlü bir baş olarak felsefe okumak herkesten ve herşeyden kopmak demekti. Dindarlar felsefe okuduğu için, felsefeciler dindar olduğu için eşiğin öbür tarafını geçilmez kılmak uğruna her şeyi yaptılar. Yüksek lisans öğrencisi iken Fazilet Kız Lisesi'nde öğretmeniğe başladı. İnsanın uçarak yürüyebileceğini tecrübe etti. Öğretmenlerin kanadı vardı. Çabuk kırıldı kanatları. Neden kırıldığını hiç anlayamadı.Doktorasını tamamladı 1994 yılında. Doktora imtihanında bir kez daha, sorular soran ve başkalarının sorduğu sorulara hazır cevabı olanların asla istenmediğini gördü. Savunma imtihanında tam dört saat kaldı. Her soruya cevap verdi. Cevap verdikçe başka sorular soruldu. Sonuç kendisine "Siz daha iyilerine layıksınız, ama kaldınız" diye tevdi edildi. Yirmiye fırlamış tansiyonunu fark etmedi. Çünkü jüride güzel insan; şefkati ve sabrıyla hoca olan Ümit Meriç vardı. "Benim gözümde doktorsun" dedi. Jüride kendisine en uzak durması beklenen hoca, Ayhan Aktar, "Sizi tanıdığıma memnun oldum" dedi. Dışardan gelen hocalar olumlu, fakültedeki hocalar olumsuz not verdi. Aynı jüri, ikincisinde bu defa sorgusuz sualsiz onu doktor ilan etti. "Eksiklikler tamamlanmış", ilave dipnotlar düşülmüştü çünkü. Yirmiye fırlamış tansiyonun bedelinin ne denli ağır olduğunu jüri üyesi hocalar hiç bilmediler. Hayatında hiç torpil aramadı. Hiç rüşvet vermedi. Menfaat için kimseye boyun eğmedi. Kamusal hayatın bütün kapıları kapalı kaldı. Umursamadı. Yaşamak ile yazmak arasında bir köprü kurdu. Ama hâlâ içinde, gidemediği köylerin ışıl ışıl bakan çocuklarının yangını tütüyor. Her öğretmenler günü içinde bir yangın!Sanki yapması gereken şeyleri yapmıyormuş gibi bir suçluluk. Bir kaç yıl öncesine kadar 24 Kasım'da sokaklara çıkamazdı. Fakir bir öğrenciye sarılıp kalakalmaktan korkardı. Bir çocuğun bedenine karışıp orada hapis kalmaktan...Bu yazıyı öğretmenler gününde sokağa çıkabilecek kadar gönlünü eskitmiş olduğu için yayınlıyor.
    - II -
    Her şey eskiyor da, insanın rüyaları eskimiyor. Kan ter içinde uyanıyorum okula geç kaldığım rüyalarda. Ya öğrenci olarak geç kalıyorum, ya öğretmen olarak.Hiç kimseyeler "yetiştin, vaktinde geldin" demiyor. Kapıları açan da yok.Oysa hep hazırdım.Kapının öbür tarafında.
    (Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Anlayış Dergisi, Kasım 2005, s. 82-83)

    23 Kasım 2005

    Her insan, başka bir insanın imtihanıdır

    Allah'ın kat kat şan ve şeref sahibi kılarak yarattığı insan, yaşadığı dünyada her an imtihan halindedir. İnsan etrafındaki binlerce şeyden imtihana tabi tutulmakta, kendi nefsiyle, Rabbi ile, başka insanlar ile ve eşya/evren ile ilişkilerine göre ya imtihanı alnının akı ile tamamlamakta ya da kaybederek hüsrana mahkûm olmaktadır. Bu imtihan alanlarından her biri tabii ki ayrı bir öneme sahiptir. Bunlar içerisinde her an karşılaştığımız ve ilişki kurmak zorunda olduğumuz hemcinslerimiz olan başka insanlarla iletişim kurarken bazen zorluklarla karşılaşabiliriz. Özellikle grup çalışmalarında çokça karşılaşabileceğimiz kıskançlık ve bunun getirdiği büyük bir hastalık olan hasedi yenmek zorundayız. Yoksa bu hastalık iki tarafı da yiyip bitiriverebilir. Hem haset edenin kendine, hem de haset edilene zararı olan bu hastalığın tedavisinde insanın; Allah'ın kendi için takdir ettiği haklara razı olarak başkalarında gözü olmadan sürekli kendine ve kendi iç dünyasına bakarak bu sorununu çözebilir. O halde bu konuda önemli olan bazı noktalara dikkat etmelidir. Bu noktalardan bazıları şunlardır:
    İmren, ama kıskanma: Bulunduğumuz ortamda bizlerden daha iyileri olabilir. Daha kabiliyetli, daha başarılı, daha becerikli insanlar bulunabilir. Bunlara karşı kıskançlık yapıp hasede saplanacağımız yerde onlara imrenmeliyiz. Ne de güzel bir insan, ne de güzel beceri ve huyları var diye imrenip, onlar gibi olmaya çalışmalıyız.
    Yarış et, ama çelme takma: İnsan hep bulunduğu ortamın en iyisi olmaya çalışabilir. Yaptığı işin en güzelini yapmaya, ortaya koyduğu şeylerin hep en iyi olmasına gayret edebilir. Ama burada unutulmaması gereken bir şey var ki; o da, başka insanların da bizim ortaya koyduğumuz çabaların aynısını ortaya koymaya haklarının olduğunu bilmemizdir. O halde bu yarışta tek olmadığımızı bilmek, başka yarışmacıların da varlığını kabul etmek zorundayız. Böyle olunca da adil bir yarışma ortaya koyup, kimseye çelme takmadan hak eden kazansın demek durumundayız.
    Eleştir, ama karalama: Bazen yanımızdaki insanların bazı tavır ve davranışlarını, düşünce ve fikirlerini eleştirebiliriz. Eleştiri her insanın yapacağı bir haktır. Ama bu hakkın bizde tecelli edebilmesi için öncelikle şu noktalara dikkat etmek zorundayız:
    1- Eleştirdiğimiz o insana gıyabında dua edebildik mi? O şahsın ortaya koyduğu yanlışlığın düzeltilmesi yönünde fiili bir eylem yapabildik mi?
    2- Yapılan eylemin sebeplerini düşünebildik mi? Tüm eylemlere bir polis gözü ile bakıp hep şüpheyle, her şeyin altında bir şeyler mi aradık, yoksa hüsn-ü zan ile iyi bir nazar ile olayları değerlendirmeye mi çalıştık?
    3- Eğer ortada bir yanlışlık varsa, bu yanlışta benim payım yok mu diye hiç kendimize sorduk mu?
    Bunları yapabildikse yapıcı eleştirilerde bulunabilir, ama asla karşıdakini karalama, küçük düşürme, şahsiyet ve onurunu rencide etme gibi bir hale düşmemeliyiz.
    İyiyi alkışla, ama asla dalkavukluk yapma: Eleştiri yaparken nasıl itidali elden bırakmamamız gerekiyorsa, birini överken de aynı dengeyi korumak zorundayız. Hiç kimsenin nefsinin firavunlaşmasına asla vesile olmamalı, karşıdakini gereğinden fazla yüceltip, toplumun başına bela etmemeliyiz. İyiyi görmeli ve onu alkışlamalı, ama asla o iyi hatırına sahibine dalkavukluk yapmamalıyız.
    ? Hizmet et, ama bedel isteme: Özellikle sosyal ve gönüllü çalışmalarda hizmet ehli olmak, iş olunca en önde, ganimet zamanı ise en arkalarda olmaya çalışmalıyız. Bu tarz çalışmalarda bedel istemek ya da beklemek çalışmanın bereketini azalttığı gibi, sahibine de hiçbir fayda sağlamayacaktır. Hizmeti balığa yapıp; ecri ve mükâfatı ise Halık'tan bekleyebildiğimiz anda rahmetin bizi kuşatacağını unutmamalıyız. En güzelini yap, ama taltif bekleme: Eğer yaptıklarımızı Allah için yapıyorsak, O (c.c.) mutlak gören, bilen ve işitendir. O'nun bir işe vâkıf olabilmesi için bizim özel bir gayret ortaya koymamıza gerek yoktur. Bunun için biz her ne yaparsak en güzelini yapmaya çalışmalı; kimseden maddi bir beklenti içerisine girmediğimiz gibi, taltif ya da medh edilip, göklere çıkarılıp alkışlanmak da beklememeliyiz. Yaptığımız salih amel ne kadar az duyulursa, Rabbimizin vereceği ecrin o kadar fazla olacağını bilmeliyiz. Bu dünyada iyiliğine karşı ödül alanlarla, iyiliğine karşılık hiçbir şey almayan eşit olur mu?
    Tabii, tüm bu güzellikleri ortaya koyabilmenin de bir yolu var. O da ne biliyor musunuz?
    İhlas? ah.. İhlas
    (M.Emin Yıldırım, Vakit)

    19 Kasım 2005

    Helâl Gıda Damgası

    Yıllarca bu ülkede, sayıca azınlıkta oldukları halde meşru olmayan yollardan elde ettikleri imtiyazlarını kullanarak büyük çoğunluğun ensesinde boza pişirdiler. Laiklik ve özgürlük adına mûslüman mahallelerinde bağıra bağıra salyangoz sattılar (satamadılar da "salyangozum kaymak, alan yok mu...!" diye bağırdılar). Maksat müslümanları sindirmek veya öfkelendirip suç işleterek zaten daraltılmış özgürlüklerini yeni kanunlar ve uygulamalarla biraz daha daraltmak. Çok partili demokrasi dönemine geçilince, halk önce yalnızca oy vererek tepkisini gösterdi, sonra çocuklarını okutma imkanı buldu, okuyan Anadolu (muhafazakâr ve orta veya dar gelirli ailelerin) çocukları, oluştururan eşit fırsattan yararlanarak üniversitelerde (akademisyen olarak da) üst düzey bürokraside ve siyasette yerlerini aşılmaya başladılar. Sessiz çoğunluğun çocuklan bazen sessiz, bazen sesli olarak haklarını, bastırılmış özgürlüklerini kullanmaya başladılar. İmtiyazlılar "başlannı örtenlerden rahatsız oluyoruz, bunlan açın" dedikleri zaman haklı oluyorlardı, muhafazakârlar "parklarda, umuma açık mekanlarda biracılar kafa çekip sağı solu rahatsız ediyorlar, bunlara karşı tedbir alırısın" dedikleri zaman -imtiyazlıların ölçütlerine göre- haklı olmaları gerekirken ölçüt değişiverdi, "hak, hukuk, özgürlük, laiklik" gibi ilkeler kullanılarak yaygara koparıldı koparılıyor.
    En son yaygara "helal gıda damgası" üzerinde koparılıyor. Bu konu ortaya atıldığından bugüne yüzlerce yazı yazıldı, lehinde olan az, aleyhinde olan çok; bu ikinci nevi yazılar da konuyu, kendi dar hududu içinde ele almıyor, meseleyi "laiklik ve karşıtlığı, şeriatçılık, rejimin tehlikeye düşmesi" gibi aslında ilgisiz ama daha çok ses getirebilecek alanlara kaydırıyorlar.
    Yeni Şafak'ta Sami Hocaoğlu (M. İ.) kardeşimiz yazdı, Türkiye'deki domuz çiftliklerinde yılda 3 milyon kg. civarında et üretiliyor, toplam kırmızı et tüketimi yaklaşık 6 milyon kg., demek ki, bunun yansı domuz eti ve bu etler bazı büyük marketlere, yemek fabrikalarına, belki bazı kasaplara gönderiliyor. Türkiye dünyaya açılıyor, artık ticaretin ve malın ülkesi yok, her yerden her şey alınıp satılıyor. Bu durum karşısında, isteyen insanların inançlarına uygun yiyecekleri bulup gönül huzuru ile yiyebilmeleri (aynı zamanda islam ülkelerine gıda ihracında kolaylık sağlanması) için bir tedbir teklif ediliyor; deniyor ki, TSE, mesela Diyanet'in ilgili birimi gibi bir merciden rapor alarak etlere "helal" damgası vursun. Bakın buna nasıl bağnaz, tektipçi, tahammülsüz, demagokça, edep ve saygı sınırlarını çiğneyen tepkiler veriliyor (iki köşe yazarından iki örnek):

    "İçki yasağı koyan AKP'li belediyeler çoğalırken şimdi "helâl ürünler" numarası çıktı. TSE'ye din eğitimi görmüş militanlar doldurmanın kur¬nazlığını yakında ağzımız açık izleyeceğiz."

    "Tüy diken konu ise TSE gıda üretilirken 'helal mi haram mı?' diye Diyanet işleri yetkilisi ile kontrole gidecekmiş. Türkiye'de üretilen gıdalar Islami' usulde yapılmışsa 'Helal Gıda' standartı verilecekmiş. TSE Başkanı Kenan Malatyalı'nm gazetede resmi de var. Kravatlı, bıyıksız, medeni bir adama da benziyor!"

    "Türkiye Bir İslam ülkesi değil çoğunluğun Müslüman olduğu bir ülke' deyin; Türk Müslümanı helali haramı üstüne yazmadan 70 yıldır ayırıyor!' deyin. Böyle yapmazsanız sizden sonra gelen TSE Başkanı, din görevlisi ile birlikte fabrikaların montaj hattından 'helal otomobil' seçmeye kalkar, ulu kitabımız çevrenin temiz tutulmasından da bahsediyor!"

    Teklif, bu ülkede yaşayan bütün insanlara "illa da helal olanı yeyin" demiyor, İslam'a göre "haram" olanlara "haram" damgası basılmasını istemiyor, yalnızca et vb. gıdaları alırken şüpheden kurtulmak isteyen dindar müslümanlara bir hizmet sunuyor, bunun başkalanna ne zararı var? Bu soruya cevap vereyim: "Yanlarında inancı gereği başını örten, namaz kılan, sakal bırakan, oruç tutan. .. Birini gördüklerinde rahatsız olanlar gıdaların üzerinde helal damgasını görünce de rahatsız oluyorlar; çünkü bu olursa, bu ülkede dindar müslümanların da din özgürlüğünden yararlanarak yaşadıkları, var oldukları, var olacakları anlaşılıyor; başka bir ifade ile "hala yok edilemedikleri, dipdiri durdukları" ortaya çıkıyor.
    "Yahudilerin böyle bir uygulamaları var ve bu, bütün dünyada geçerli" diyeceksiniz, ama olsun, onlar müslüman değil, "dindar, dini bütün müslüman olmayanlar bin yaşasın!", onlara bir diyecekleri yok, onların derdi "dindar, dini bütün müslümanlar" ile ilgili.

    (Hayreddin Karaman, 18-24 Kasım 2004, Gerçek Hayat)